Performans
15 Mart 2019 Öykü

Performans


Twitter'da Paylaş
0

Bayanlar baylar, bugünün son gösterisinde karşınızda olmaktan gurur duyarım. 

Tanışmıyoruz, biliyorum, evet. Bu zaten benim ilk gösterim aslında ve son olmasının da herkes açısından büyük yararı var. Zira gördüğünüz ve az sonra daha fazlasını göreceğiniz gibi berbat bir oyuncuyum; hatta işin doğrusu oyuncu bile değilim ama bu tartışılabilir bir şey tabii. Yok, hayır! Dünya kocaman bir sahne ve hepimiz orada rolümüzü oynuyoruz gibi gebeş bir lafı tekrarlamayacağım elbette. Aforizmalar zamanı değil şimdi, o götümün kenarı aforizma kitaplarının da tuvalet kağıdı kadar değeri yok ayrıca; ki, benim durumumda ve şu anda tuvalet kağıdı denilen şey de ihtiyaç listemizin en sonlarında bile kendine yer bulamaz herhalde. 

Bayanlar baylar, size mutlaka neşeli bir akşam ve kahrolası pazartesi sabahına iyi bir başlangıç sunacak olan beklediğiniz kişinin yerine benim burada bulunmam, kaderin bir cilvesi filan değil elbette. Kader ve cilve kavramlarının bu fasılda yeri de yok zaten; sizi temin ederim ki şu anda tamamen benim tarafımdan planlanıp yaratılmış, son derece iradi bir durumla karşı karşıyasınız. Önceden tasarlamış olduğum bu durumda, sizin pozisyonunuz, en kötü niyetle ‘maruz kalmak’ daha gerçekçi yorumla ise ‘değişik bir deneyim yaşamak’ sözcükleriyle anlatılabilirken, şüphesiz işin asıl yükünü ben çekiyorum. Ama bu da biraz işin doğasında var değil mi? Neticede sahnede olan benim ve sizin bütün bu olup bitenler ve olup bitecekler karşısındaki pozisyonunuzun daha ‘pasif’ olması, sahneyle koltuklar arasında yüzlerce yıldır kurulmuş bulunan ilişkinin bir sonucu. Dolayısıyla, benim tarafımdan icat edilmemiş olan bir ilişki biçiminden sorumlu tutulmam doğru olmayacaktır sanırım. Ayrıca, işin sonuna geldiğimizde, eminim ki sizler de bu ‘pasif’ pozisyondan ziyadesiyle memnun kalacaksınız; en azından bunun garantisini verebilirim şimdilik.   

Oyuncuların en büyük sorununun ellerini koyacak yer bulamamak olduğu söylenir ya, meslekten biri de olmadığımdan bu benim için çok daha büyük bir problem, biliyor musunuz? Hakikaten, insan buraya çıkınca fark ediyor; kollarımız ne kadar da uzun! Darwin bu konuda bir şey söylemiş midir bilmiyorum ama bu gereksiz fazlalık cidden çok rahatsız edici. Somut bir iş yapmadıkları sürece iki yanda öyle boş boş sallanıp duruyorlar ve ne yapsam nereye koysam diye düşünüp duruyorsunuz; üstelik silueti de büyük ölçüde bozuyorlar böylece. Şükürler olsun ki, şu anda, sağ elimde bir silah var ve bu ayrıntı –-inandırıcılığına bağlı olmaksızın– en azından teatral düzeyde durumu büyük ölçüde kurtarıyor. Namlusunu kendi şakağıma dayamış olmam, biliyorum, biraz tedirginlik yaratıyor, huzursuz kıpırdanmaların şimdiden başladığının farkındayım ama en azından böylece sağ elimi işlevli kılmış oluyorum ve diğer elimle –kuşkusuz Hamlet’in abartılı oyunculuk üzerine yaptığı uyarıları atlamadan!– konuşmamı destekleyen küçük bazı hareketler yapabiliyorum. Ayrıca, itiraf etmem gerekir ki, bir demir parçasının şakağıma yapışık durması, onu belli bir açıyla orada tutma zorunluluğum, benim bakımımdan da sıkıntılı bir durum ama yine de namlunun tam o noktada bulunması gerekiyor. Çünkü az sonra –duvarda asılı şu meşhur tüfek gibi– kendi fonksiyonunu yerine getirmesi için bulunması gereken yer orası... 

Aranızdan bazılarının, hatta çoğunun, belki de tümünün onu bir aksesuar sandığını biliyorum. Bu varsayım, benim esas gösteriden önce sahne alarak ortamı ısıtmakla görevli bir uvertür olduğumu zannetmenizle tamamen tutarlı görünüyor. Böyle düşünüldüğünde durum eğlenceli de sayılabilir hatta. Ayrıca bu, bir yanından bakılırsa iyi bir çözüm aslında. Az sonra gazetecilerin sorularını yanıtlarken, hatta pazartesi sabahı işyerinde arkadaşlarınızla konuşurken bile “öyle sanmıştım” diyebilirsiniz ve emin olun “öyle sanmak” –sadece bu akşam için söylemiyorum, genel olarak da– hayatımızı hep kolaylaştıran bir şeydir; iç sıkıntımızı temizler biraz, sorumluluğumuzu azaltır... Milyonlarca insanın yüzlerce yıldır yaptığı şeyden söz ediyoruz; yeni keşfetmiş değiliz yani! Belki, modern zamanlarda buna eklediğimiz şey ‘kamera şakası sanmak’ gibi bir yeni ve hoş ayrıntıdır ki, e olsun, o da aynı işe yarar!

Öte yandan bayanlar baylar, sizlere sunduğum, sunacağım performansın eşsiz olduğunu da takdir etmenizi beklerim doğrusu. Üstelik bu fiyata! Gerçi, biletleri önceden ve bu sahnede şu dakikalarda sunulması gereken başka bir gösteri için zaten almış bulunduğunuzdan benim cebime bir şey girmeyecek. Olsun! Bu, yine de yapılan işin değerini azaltmıyor; ayrıca, tam bu noktada pek bayat bir espri yapmama izin verin lütfen: Kefenin cebi yok! Tamam, bayat bir espri, biliyorum, söyledim de zaten ama niye anlamıyorsunuz, ortamın biraz yumuşamasını istiyorum. Bu tür şeyler, sahne tedirginliği içinde olan beni de biraz rahatlatıyor. Birkaç gülüşme oldu bakın, bu iyiye işaret; birkaç cep telefonun kayda geçtiğini de görebiliyorum buradan. Güzel. Alışıyoruz birbirimize. Bu arada, sahnede olmanın müthiş bir hâkimiyet duygusu verdiğini de yeni fark ediyorum; bir uçtan bir uca bütün salonu görebilmek, her kıpırtıyı fark etmek muhteşem bir duygu. Hâkimiyet derken, arkalarda bazılarının salonu terk etme girişiminde bulunduğunu da görebiliyorum ve doğrusu bunu pek uygun bulmuyorum, önermiyorum da. Her ne kadar gösterimin kimseye zarar vermeyeceği yönünde taahhütlerde bulunmuş olsam da, elimdeki bu küçük görünen şeyin etkili menzilinin yüz elli metreye kadar ulaştığını ve kendisini kullanma eğitimine sahip olduğumu hatırlatmam gerekiyor. Hoş şeyler değil bunlar. Sahneyle koltuklar arasındaki karşılıklı saygıyı zedeleyen davranışlardan kaçınmak herkes için en iyisi bence. 

Bu arada, bayanlar ve baylar, tam yeri gelmişken, en ön sırada oturanlar da dahil olmak üzere hijyenik açıdan endişelenmenizi gerektiren bir durumun söz konusu olmadığını da özel olarak vurgulamam gerekiyor. Bu konuda hiçbir tereddüt yaşamanızı istemem. Uzun uzun yaptığım hesaplamalara göre, patlama anında, namlu açısına da bağlı olarak, beynim ya da işte kafamın içinden dışarıya o anda ne tuhaflıklar fırlayacaksa –ki bunu ben de müthiş merak ediyorum– işte bütün o şeyler, daha şu sol tarafımdaki bordo renkli perdeye kadar bile ulaşamadan hızı kesilip yere düşecektir. Müsterih olmanızı öneririm, bu hesaplamalar kesindir, en azından gerçeğe çok yakındır. Dolayısıyla, filmlerdeki abartılı efektlere de çok aldırış etmemenizi tavsiye ederim. Nesnelerin, merminin itişiyle başlayan ilk hızı, öyle sanıldığı gibi sonsuz filan değildir; ki bu arada –-kalın kafalılık üzerine kötü bir espri yapmak istemiyorum ama– kafatası gibi çok sert bir tabakanın da parçalanması gerektiğini düşünmelisiniz. Aranızdan kaçının askeri bir deneyime sahip olduğunu bilmiyorum ama sıradan insanlar olarak siz de takdir edersiniz ki, dokuz milimetrelik bir merminin bile, özellikle çok yakın atıştan ötürü hızını da tam alamamışsa, yapabileceklerinin ve kudretinin bir sınırı vardır. Yani o ilk hızın öyle metrelerce sürmesi teknik açıdan da çok mümkün görünmüyor. Kaldı ki, yine ön sıradaki hanımefendi ve beyefendiler için tekrarlıyorum, nesnelerin yönü de zaten o tarafa doğru olmayacaktır. 

Geçerken bir başka endişenizi de gidermeyi borç bilirim; sahnesini geçici bir süreliğine devraldığım şahsın sağlığından kaygı duymanız gerekmiyor. Bu devir-teslim işleminin tamamen gönüllülük esasına dayalı barışçıl bir işlem olmasını ben de çok arzu ederdim doğrusu ama bütün diğer etkenlerin yanında sırf sanatçı kaprisinin bile bir sıkıntı yaratabileceği yönündeki tahminimden ötürü kendisi şu anda kloroform kokuları içinde, elleri ve ağzı bağlı olarak kuliste duruyor. Onun için zor bir durum olduğunu biliyorum ama düğüm denilen şey de, her mantıklı yurttaşın takdir edeceği gibi, çözülsün diye atılmaz. Yine de bir tek konuda rahat olabilirsiniz, kendisine gösterilmesi gereken saygı tarafımdan gösterilmiştir ve hatta kaba yerlerinin yerde uzun süre kalmaktan dolayı ağrımaması için bir minder temini yoluna bile gidilmiştir. 

Yeniden konuya dönersek, her şey olup bittikten sonra bu işin kahrını temizlikçilerin çekecek olmasının beni çok utandırdığını sözlerime eklemeliyim. Ama söz konusu işin, yani benden çıkacak olan o sıvı, katı ve yarı-sıvı bütün o şeylerin temizlenmesi işinin dönüp yine bizzat benim tarafımdan yapılması, bunu yapabilecek kudret ve zindeliğe o andan itibaren sahip olmam, bu durumda ihmal edilebilecek kadar zayıf bir olasılık gibi duruyor. Bu, ömrü boyunca kendi işini kendi görmüş biri olarak benim için üzüntü verici ve az önce gişelerin önünde sigaramı yakmak için ateş istediğim orta yaşlı beyin bu temizlikçilerden biri olması üzüntümü iki katına çıkarıyor. Kısa süren sohbetimiz sırasında salonun müdürü ve ücret politikaları hakkında zikrettiği sözler ise şu anda konumuza dâhil değil, onlar -bir kötü espri daha- benimle birlikte mezara gidecek! Yine de işini kolaylaştırmak, yardımcı olmak umuduyla kendilerine birkaç tavsiyede bulunmam gerekirse, bu konuda ilk söyleyebileceğim şey, üstünde “yüzey temizleyici” yazan sıvı deterjanların böylesi hallerde tamamen yararsız olduğudur. Bu alışılmadık durumda daha kesin çözücülerin kullanılması yerinde olur gibime geliyor. Herhangi bir deneyimim olmamakla birlikte, örneğin içimden dışıma çıkacak nesnelerin kaçta kaçının yağ olacağını kestiremediğim için şu ünlü ‘yağ çözücü’lerin yerine, bildiğimiz geleneksel çamaşır suyu türlerinin daha kesin çözüm olacağını en azından varsayım olarak ileri sürebilirim. Ama sonuçta, adı üstünde bu da bir varsayımdır ve gerçekliğe tam denk düşüp düşmediği ancak az sonra anlaşılabilecektir.      

Hadi ama! Asmayın suratınızı öyle. Telefonlarını çıkarıp kayıt yapanların sayısının durmadan arttığını görüyorum mesela buradan. Bu iyi bir şey; bir normalleşme işareti olarak çok anlamlı buluyorum. Sonuçta, eşsiz bir deneyim yaşadığınızı inkâr edemezsiniz. İnsanlık için küçücük, benim içinse kocaman olan bu sıçrayışı gerçekleştirmemiş olsam, şu dakikalarda içi boş da olsa zekice kurulduğundan kuşku duyamayacağımız espriler ardı ardına üstünüze püskürtülecek ve siz kasıklarınızı tuta tuta kahkahalar atacaktınız. Ben buna da saygı duyuyorum bakın; şu anda içeride bağlı bulunan şahsı küçümsediğimi ya da kıskandığımı düşünmenizi istemem; yalnızca aradaki farkı vurguluyorum. Benim yaptığım şey, çok kısa bir süreliğine de olsa, şu anda burada bulunan dört yüz yirmi sekiz kişiye, (sayıyı biliyorum evet, listeye baktım çünkü) yaşamlarının bundan sonraki sürecinde ciddi yer kaplayacak bir deneyim armağan etmek. Alışılmadık bir performans. Hepsi bu kadar! 

Bu arada, arkalarda sayıları gitgide çoğalan güvenlik elemanlarının artan bir telaşla kıpırdandıklarını, muhtemelen yakalarındaki alıcılardan daha fazla yardımcı kuvvet talebinde bulunduklarını görüyorum. Ah, bakın o ‘son anda’ atraksiyonunu ben de çok severim biliyor musunuz? Çaktırmadan arkadan yaklaşıp aniden fırlamak ve sonra alkışlar arasında flaşların patlaması filan iyidir tabii ama benim de bu kadar önemsediğim bir organizasyonu berbat etmemi beklemiyorsunuzdur sanırım. Dikkatli gözlerin ilk bakışta fark edeceği gibi, sırtımı duvara doğru vermiş durumdayım ve iki yanımda hayli büyük boş alanlar var; yani iyi niyetinden asla kuşku duyamayacağım herhangi bir görevlinin benim iznim olmadan yaklaşabileceği bir zemin bırakmamış olduğum açıkça ortada. Sizlerle olan ilişkim ise, zaten gördüğünüz gibi yüz yüze bir aktör-seyirci klasiğini oluşturuyor ve seyirci kimliğinizi terk etmeden sahnedeki performansa herhangi bir müdahale girişiminde bulunma saygısızlığını göstermeyeceğinizden eminim. Seyirci kimliğinin terk edilmesi ise sahnenin bir parçası olmak anlamına gelir ki, Schrödinger ne derse desin, silahın söz konusu olduğu yerde bunu yapmak hiç akıllıca değil. Bunu bir tehdit gibi algılamayın ama üzerinde bu kadar çalıştığım bir gösterinin kesintiye uğratılmasına izin vermeyeceğim yeterince açık olmalı.

Tamam, silah sesinin –özellikle alışkın olmayanlar için– rahatsız edici olacağını kabul ediyorum, panik yaratıcı bir durumdur bu, evet. Gözlerinizi de kapatabilirsiniz ayrıca ama bunu pek az insanın yapacağına inanıyorum, onlar da ne kaçırdıklarını asla bilmeyecekler. Bu işte bir ‘illüzyon’ olduğuna, şakağıma bir tür oyuncak dayadığıma, sonunda bu ‘numaranın’ noktalanıp herkesin rahat bir soluk alacağına inananlar, zaten gözlerini açık tutacaklardır ki, ben en çok onlara, ezici çoğunluğu oluşturan o gerçek seyircilere güveniyorum. ‘Bu işteki hileyi çözme’ iddiasına sahip olarak bütün detayları durmadan yeniden yeniden gözden geçirenleri ise şüphesiz çok önemsiyorum ve şu anda bile bazılarınızın gözlerindeki o cüretkâr iddianın pırıltılarını görebiliyorum. Asıl eşsiz deneyim kuşkusuz onlarınkisi olacak! Onlardan bazılarının her şey olup bittikten sonra bile buraya kadar gelip ortalıktaki kırmızılığın sentetik boya ya da salça gibi organik bir nesne olup olmadığını bizzat kontrol etmeleri, hatta bundan bile emin olmayarak tadına bakma girişiminde bulunmaları benim için beklenmedik bir gelişme olmayacaktır. 

Ve nihayet, bu aşamanın da geçilmesinden sonra –ki iflah olmaz şüpheciler bu aşamayı asla geçmeyeceklerdir– işler şu malum ‘sebepler’ noktasına vardığında, geriye dönüp izlemekten ciddi zevk alacağım bir kargaşanın oluşacağını tahmin edebiliyorum. Bir yandan da haksızlık tabii… Sebep sonuç ilişkisine çocukluklarından beri iman etmiş bulunan insanlara, ciddi bir mantıksal örgü sunamadan çekip gitmenin hayal kırıklığı yaratacağını biliyorum. Böylece oluşan boşluğun en uç varsayımlar için verimli bir toprak olduğunu da biliyorum. Ölümcül ve umutsuz bir hastalık, işsizlik, çaresiz bir aşk, vs. vs… Ha ha ha, turp gibiyim oysa! İki buçuk saat önce işyerinin servisinden cebimdeki maaş zarfıyla indim ve buraya çıkabilecek kadar yalnız olduğum da kesin! Daha çok uzun süre evrendeki sınırlı oksijeni sizin gibi ve sizin kadar tüketme kabiliyet ve imkânına sahibim; bir kez dünyaya getirilmiş olduğum için buna hakkım da var üstelik. Mesele şu ki, bu sözünü ettiğimiz soluk alıp verme işi, sonlu bir şey! Büyük bir sır değil belki ama mademki sahnedeyim, buraya yakışır şekilde teatral bir dille söyleyebilirim ki, insan kalbinin durma hali de var! Bayanlar baylar, evet, insan kalbi duruyor, durabiliyor. 

Bu kadar işte! Size yeter mi yetmez mi bilmem, umurumda da değil zaten, bana yetiyor ve yetti. Götümüze bir şaplak atıldıktan sonra pürtelaş başladığımız soluk alıp verme işinin bir gün bitecek olması ve bizim bunu önceden hiç bilmeyişimiz yeterince korkunçken, o şaplakla aynı organımıza pamuk sokulması arasındaki macerayı neden ve hangi gerekçeyle anlamlı bulduğumuz sorusu bana yetiyor. Ben bu boşluğu pekâlâ doldurabiliyorum diyenleriniz de olabilir, hatta muhtemelen hepiniz öylesinizdir, aferin size! Ama bu benim gösterim, sahnede olan benim ve söylediklerimle yaptıklarım tamamen bana ait. 

Önünüze yeterince trajik ve gösterişli bir sebepler manzumesi koyamadığım için inanın ben de çok mahcubum. Ama zaten sorunun bizzat kendisi de bu: Bu görmüş olduğunuz ve saniyeler sonra bitişine de tanıklık edeceğiniz hayatın sürdürülmesi ya da başka bir zaman ve yerde, başka bir biçimde sona ermesi arasında hiçbir ciddi fark bulunmuyor.

Trajik bir sebepten daha trajik olan şey çünkü, sebebin bizzat kendisinin yokluğudur.   

Ve bu sebepsizlik hali, artık size aittir. Onunla ne yapacağınıza kendiniz karar vereceksiniz.    

Benim açımdan sorun, köklü bir biçimde çözülmüş bulunuyor. Değişik bir çözüm yolu için geriye dönüp durumu yeniden gözden geçirmem ise mümkün değil biliyorsunuz... 

Kendinize iyi bakın lütfen.   

Perde iniyor, gösteri bitiyor. 

Bayanlar baylar… Kulaklara dikkat!

Elveda… 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR