Renan Koen, toplumdaki düşünsel farklılığın sağlam bir hoşgörüye ve çağdaşlığa dayanmasıyla kavganın, bölünmenin, savaşın, vahşetin, soykırımın olamayacağını haklı olarak dile getiriyor. Önemli olanın karşısındakini ötekileştirmeden ona dost elini uzatmasıdır, diyor.
16. yüzyılın başlarından itibaren Afrika’dan getirilen zenciler pamuk tarlalarında bir köle gibi Amerika’da yüzlerce yıl çalıştırıldılar. Bazıları çok kötü koşullardaki başka işlere zorla gönderildiler. Ayrıca Kızılderililer bilinçli bir soykırıma uğratıldılar. Her iki halkın da hiçbir siyasi ve sosyal güvenceleri yoktu. Sadece renkleri siyah ve kızıl diye uğramadıkları hakaret, soykırım ve vahşet kalmamıştı… Yaşanan bir iç savaş sonrasında bu rezil durum büyük ölçüde yok edildi. Ancak Amerika’da 1960’lara kadar siyahların ezildiğini söyleyebiliriz.
Martin Luther King’in 1963’te yaptığı konuşmadan bir alıntı yapalım:
“Bir hayalim var. Gün gelecek, bu ulus ayağa kalkıp kendi inancını gerçek anlamıyla yaşayacak. Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır."
Amerika kadar İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda gibi ülkelerin sömürgelerinde de benzer kıyımların ve ayrımcılığın yaşadığını biliyoruz. Bu uygulama bir devlet politikası olsa bile sonuçta siyasi erkin isteğiyle gerçekleşiyordu.

Tarih boyunca bazı siyasal ve dinsel liderlerin kendi ırkını/inancını üstün görme ve bunu zorla kabul ettirme anlayışı sonucunda katliamlar yaşanmıştır. Aslında bu ilkel düşüncenin altında kendi toplumunu bu doğrultuda yönetmek isteği de vardır. Böylelikle “öteki” olarak kabul ettiği tüm insanları yok edilmesi gereken zararlı bir hayvan gibi görmesi söz konusudur. Kişide “ben” egosu tavan yaptığında, psikolojik ve sosyolojik anlamda toplumu yönlendirilecek bir sürüye benzetir. Onlar bundan böyle kendi emirlerini sorgulamaksızın yerine getirecek birer robottur artık. Siyasal ve dinsel anlamda yarattığı travmatik bu sürü güdüsü de kendine benzemeyen (ırksal, dinsel…) herkesi yok etmeye hazırdır.
İnsanın ilkel dürtülerini en azından törpülemek ya da tamamen ortadan kaldırmak için sanatla uğraşmak son derece önemlidir. Söz gelimi, müzik, resim, tiyatro, edebiyat, şiir, heykel, opera, bale gibi çeşitli sanat dalları insanın ruhunu eğitir, dinlendirir ve onu iyiye/güzele yönlendirir. Bu değerlendirmeyi ve aktiviteyi yapacak olanlar arasında ilk sırada sanatçılar vardır. Bir sanatçı çağının kaygılarını dile getirmekle birlikte, bu kaygıları düzeltmeye yönelik etkinlikler yapmalıdır ya da katılmalıdır. Sanatçı sadece sanatıyla ilgilenmemelidir, sanatçı ayrıca toplumlar arasında iyi niyet elçisi olarak görevler de almalıdır.
Dünyaca tanınmış bir piyanist olan Renan Koen, her türlü ırkçılığa karşı çıkmanın en etkili yolunun “pozitif direnç” olduğunu söylüyor ve ekliyor: sanat tüm insanları birleştirir! Kitabın özü ve yazılma nedeni bu tez üzerine kurulmuş. Yahudilerin binlerce yıllık işkence, katliam, Engizisyon Mahkemeleri ve Toplama Kamplarının yarattığı acı deneyimleri merkeze koyarak, bu tür acıları yaşayan her ırkı ve inancı da kitaba dâhil etmiş. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir insanın ırksal özelliği, ten rengi, konuştu dil ve inancı, yaşadığı coğrafya onun yazgısı değildir... Kitapta bunları çarpıcı örneklerle görüyorsunuz. Özellikle kişinin eğitimi, kültürü ve sanata olan bakışı yetersiz olduğunda, günlük yaşamında en küçük bir olayda bile saldırgan olabilir. İnsanın soru sormadan, öğrenmeden ve anlamadan yapacağı her davranış ilkeldir, hatalarla doludur. Renan Koen, insanın ruhuna müzikle ışık tutuyor, ona aydınlık ve hoşgörülü bir dünyayı gösteriyor. Müziğin sanatsal etkinliği bir yana, toplumlar arası dayanışmayı yaratması da işin bir başka boyutudur. İnsanın hoşgörüden yoksun olması durumunda savaş, kavga ve dram karşımıza gelecektir. Kitabın tamamında tüm bunlar incelikli bir anlatımla sergileniyor, herkesin anlayacağı bir dille açıklanıyor. Kitabı okurken ırkçılığın tarihsel kökeni ve insan üzerinde yarattığı saldırganlığın boyutlarını da görüyorsunuz. Bir örnek verelim:
“1349’da Basel’de 600 Yahudi direğe bağlanarak yakıldılar, 140 çocuk zorla vaftiz edildi, kentin kalan Yahudileri kovuldu. Şehrin sinagogu, kilise haline getirildi ve Yahudi mezarlığı tahrip edildi.” (s.37)
İspanya’dan kovulan yaklaşık 200.000 Yahudi 1492’de Osmanlı’ya sığınmıştır. Burada olabildiğince rahat ve özgür yaşamışlardır. Ancak kitabın belki de en ilginç bölümlerinden birinde, Martin Luther’in önce Yahudi yanlısı olması, sonra da Yahudi karşıtı olmasıyla ilgili alıntılar var.
“Yahudiler, Rabbimizin kan bağıdır; et ve kandan iftihar etmek eğer uygunsa, Yahudiler bizden daha çok Mesih’e aittir. Bu nedenle, değerli Papistim, beni bir kâfir olarak taciz etmekten yorulursanız, bir Yahudi olarak beni aşağılamaya başlamanız için yalvarıyorum.”
“Bu nedenle, sinagoglarının olduğu her yerde, saf bir zafer, kibir, yalan, küfür ve Tanrı’ya ve insanlara hakaretin en kötü şekilde uygulandığı şeytanlardan başka hiçbir şey bulunmadığını bilerek, Yahudilere karşı tetikte olun…
Talimatım, sevgili prensler ve lordlar, içinizden yönetiminde Yahudiler olanlara - öğütlerim sizi memnun etmiyorsa, daha iyi öğütler bulunmanız yönündedir, böylelikle siz ve biz Yahudilerin dayanılmaz, şeytani yükünden kurtulalım diye, deli Yahudilerin Rabbimiz İsa Mesih’in şahsına, sevgili annesine, tüm Hristiyanlara, tüm otoriteye ve kendimize karşı böylesine özgürce ve kayıtsız kaldıkları yalanlarda, küfürde, karalamada ve lanetlerde Tanrı’nın önünde suçu paylaşanlar haline gelmemiş oluruz. Onlara koruma sağlamayın, güvenli seyahat izni ve bizimle paylaşımda bulunmalarına izin vermeyin... Bu sadık öğüt ve uyarı ile vicdanımı arındırmak ve temize çıkarmak istiyorum. Size samimi tavsiyemi iletiyorum: Önce onların sinagoglarını veya okullarını ateşe verin ve yanmayan her şeyi çamurla örtün, böylece kimse bir daha asla bir taş veya kor bile göremesin. Bu, Rabbimiz ve Hristiyan âleminin şerefine yapılmalıdır ki, Tanrı bizim Hristiyan olduğumuzu görebilsin, Oğlunun ve Hristiyanlarının bu tür halka açık yalanlara, ve küfürlere göz yummayacağını ve bunları hoşgörü ile karşılamayacağını görebilsin.” (s.43) Böyle bir değişim nedenlerini psikoloji ve sosyolojide aramak gerekiyor…
Renan Koen, toplumlar arası müzikle direnişi anlatırken bir yandan da önemli olanın, insanın düşünce özgürlüğü ve yaşam hakkı olduğunu savunuyor. Sanatın dolayısıyla müziğin etkisinin insan ruhuna olan olumlu yansımasını, hoşgörüyü yaratmasını, karşılıklı iletişimi ve dayanışmayı anlatmasını tarihsel örneklerle tanık oluyorsunuz. Fransız Devrimi her türlü dinsel ve siyasal baskıya haklı bir karşı çıkıştır. Avamın korunması, düşünce ve inanç özgürlüğü de bu kapsam içinde yer almıştır. Akıl, bilim ve sanatın yüceliği ile insanın özgürleşeceği savunulmuştur. Kitapta bu tarihsel gerçekler titizlikle doğrulanıyor ve mercek altına yatırılıyor. Şunu da önemle imleyelim: kitap boyunca Hristiyanlık dini hedef gösterilmiyor. Hristiyanlığı kasıtlı olarak kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayan ve uygulamaya koyan din adamları ile siyasilerin hataları yansıtılıyor.
Renan Koen, Romanya’dan başlattığı müzikle direnişi, dünyanın her tarafında sanatı seven gençleri yanına alarak sürdürüyor. Piyano eşliğinde verdiği konserler ile katıldığı tüm sergilerde/fuarlarda/konferanslarda/seminerlerde ırkçılığa karşı duruşunda bu görüşü savunan herkesi buna davet ediyor. Müziğin evrenselliğinde insanı sakinleştiren, hoşgörülü olmaya yönlendiren, toplumları birleştirici özelliği olan ve ötekileştirilmeyi kabul etmeyen bu anlayışı besteleriyle anlatmaya çalışıyor. Toplumda “öteki” olmanın yaratacağı olası sonuçları tarihsel gerçeklerle açıklıyor. Geçmişte bir kıvılcımın yarattığı soykırımların bir daha yaşanmaması ise sanatın evrenselliğinde birleşmenin önemini imliyor. Gelecek nesilleri şimdiden bu doğrultuda eğitmenin, onları sanatla buluşturmanın ve birbirlerine karşı hoşgörülü olmanın yollarını anlatmaya çalışıyor. Yaptığı besteler ile müziği sevdirmek kadar, toplumlarının karşılıklı dayanışma içinde olmasının önemini anlatıyor. Kitabı okurken kulağınıza klasik müziğin eşsiz tınıları geliyor sanki…
İnsanlık tarihinde kölelik, zorbalık ve ideolojik baskılar sonucunda kişilerin dinsel inancı başlı başına bir sorun olmuştur. Yaptığı ibadet biçimi, okuduğu kutsal kitap, gelenekleri ve bayramları toplumlarda bir bölünme olarak algılanmıştır. Özellikle Yahudiler bundan çokça mağdur edilmişlerdir. “Yahudi gibi olmak, sakıncalı ve riskliydi" (s.22). Kitapta salt antisemitizm ve soykırım teması bulunmuyor. Bunun yanı sıra, özellikle Orta Çağ ve Yeni Çağ dönemlerinde Avrupa’nın ve Rusya’nın çoğu yerinde hoşgörü yoksunluğu sonunda yaşanan dramlar da sergileniyor. Soykırımın ve ötekileştirmenin belirli bir coğrafyası olmadığını biliyoruz. Uygun koşulların oluşmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıkan dinsel ya da siyasal liderlerin yüksek egoları bir anda toplumu kışkırtmaya yönelmektedir. 1979’da İran Devrimi sonrası bir milyondan fazla insan cinsel tercihleri, siyasi inançları, devleti eleştirmeleri nedeniyle acımasızca idam edildiler. Uganda, Afganistan, Güney Afrika Cumhuriyeti gibi yerlerde de belirli dönemlerde ayrımcılık ve soykırımlar yaşanmıştır.
Renan Koen, toplumdaki düşünsel farklılığın sağlam bir hoşgörüye ve çağdaşlığa dayanmasıyla kavganın, bölünmenin, savaşın, vahşetin, soykırımın olamayacağını haklı olarak dile getiriyor. Önemli olanın karşısındakini ötekileştirmeden ona dost elini uzatmasıdır, diyor.
Tarih boyunca çeşitli soykırımlar
Kitap bazı tarihsel konulara da değiniyor. MS 325’de gerçekleştirilen 1.İznik Konseyi sayesinde Hristiyanlık bir devlet dini olmuştur. Bu sert tartışmalarda paganlar ve Ariusçular çok önemli eleştiriler yapmışlardır. Ancak sonuçta Konstantin kararını verir ve Hristiyanlık tüm ülkeyi kapsayan resmî bir din olarak kabul edilir. Böyle olunca da başta Yahudiler olmak üzere, paganlar, bazı yerel inançlar bundan büyük zarar görmüştür. Bu durum öylesine genişler ki, Yahudiler farklı renkte giysiler giymeye zorlanırlar. Bu ilkel anlayış daha sonraları Nazi döneminde kollarına taktıkları sarı yıldızla bir kez daha ortaya çıkacaktır. Ancak bu kadarla değildir kuşkusuz. Birkaç yüzyıl sonra bu ilkelliğin içine Müslümanlar da katılır ve iş iyice yoldan çıkar artık.
“1099’da Kudüs’te Yahudilerin canlı yakılması. Haçlılar Kudüs’te Müslümanları toplu olarak öldürdü, Yahudileri de merkezi bir sinagogda zorla toplayarak ateşe verdi. Kaçmaya çalışanları yanan binaya geri yolladı. 80-90 bin Yahudi, Roma Katolik Haçlılar tarafından katledildi.” (s.29)
İkinci Dünya Savaşı döneminde ötekileştirme zirveye çıkmıştır. Milyonlarca Yahudi, Çingene, eşcinsel, siyah ırka sahip insanlar acımasızca katledildi. Kitapta “Theresienstad Getto ve Toplama Kampı” ve “Auschwitz Toplama Kampı” üzerine önemli belgeler, anılar, değerlendirmeler bulunuyor. Ayrıca Türk kökenli Yahudiler, Ruanda’da yaşanan katliamlar da kitabın içinde önemli bir yer tutuyor.
Hangi coğrafyada olursa olsun, o toplumun dinsel inancına ait olmayan herkes kâfir/zındık/tehlikeli/günahkâr… kabul edilir. Bu tespit totaliter ve teokratik rejimler için geçerlidir. Dinsel inancın ve/veya kendi ırkının üstünlüğünü savunmak başkalarına saygısızlıkla beraber kısa sürede bir soykırıma dönüşmüştür. Renan Koen, hiçbir din ayırımı yapmadan sadece müziğin evrenselliği içinde tüm bunları sıralıyor ve bu ilkellikten kurtulmamız gerektiğini söylüyor. Renan Koen, bir kadın duyarlılığıyla birlikte sanatının gücünü de yanına alarak insanların barış ve dostluk içinde yaşamaları gerektiğini besteleriyle önümüze getiriyor.
“Zira akıcı bir tempoya sahip ve bir yorumcu olarak üzerimde bıraktığı his, bestecinin hangi felaket karşısında olursa olsun insanın umut ve inançla dolu olması ve hayattaki hedefini son nefesine kadar en iyi şekilde yapması için çaba sarf etme arzusu içinde olması gerektiği idi.” (s.257)
Nefret… Acı… Dram…
Renan Koen, kitabında nefretin tarihsel geçmişini sorguluyor: Avcı-toplayıcı döneminde başlayan kişiler arasındaki ayırım ve kavganın bugünlere evrimleşerek geldiğini sağlam bilgilerle anlatıyor. Öfkeyi, nefreti, ötekiyi ve şiddeti bir psikolog gözüyle tanımlıyor.
“Zararlı olarak gördüğümüz kişi, gruplar, oluşumlar, aslında gerçekten zararlılar mı? Yoksa bu, temel hislerimizin çarpıtılmış halleri ile günümüzde yaşamaya devam eden düşüncelerimizin bize bir oyunu mu? Çarpıtılmış hislerimiz ile yaşamaya mahkûm değiliz. Onlardan özgürleşebilir, insanlığı daha sevgi, anlayış dolu bir dünya için evrimleştirebiliriz.” (s.25)
Toplumlardaki önyargılı tutumları, davranışları ve bu doğrultudaki bakış açısının bir süre sonra soykırımlara vardığını örneklerle belgeliyor. Aslında toplumsal histerinin ilk ortaya çıkışı ilkel dürtülerle gerçekleşmiştir. Başkasının yemeğine, malına, ailesine, parasına göz koymanın sonucunda bir tür açgözlülük olarak tanımlanabilir. Kendinin olmayanı zorla gasp ederek alıp ve bunu zaman içerisinde bunu büyüterek genişletmektedir. Sözünü ettiğimiz zorla sahip olmanın süreç içerisinde görüntü olarak değiştiğini görüyoruz. Başkasının malına ve mülküne el koymak için toplumu kandırmaya yönelik yalanlar üretilmiştir. Günümüzde bu yalanların en önemli göstergesi medya organlarıdır. Siyasal ve dinsel erkin medyayı kullanarak kendi ürettiği yalanlar sayesinde farklı olanı ötekileştirip soykırıma varacak eylemlerde bulunmaktadır.
Yahudi tarihinde MÖ 586’da Babil Sürgünü ile başlayan soykırım yüzlerce yıl devam etmiştir. Kitapta bu sürgün ve sonrasında gelişen tüm dramatik olaylar kronolojik bir cetvelle anlatılıyor. Bu sürgün ve soykırım olaylarının temelinde öngörü yoksunluğu, ilkel bir biçimde yansıyan nefret ve ötekileştirme davranışlarının vahim sonuçları bir arşiv değerinde sıralanmış. İnsanların en temel haklarından biri olan inanç ve ibadet özgürlüğü üzerine yapılan baskılar sonucunda neler yaşandığı gözler önüne seriliyor. Kuşkusuz bu kadarla da değil. Sözünü ettiğimiz bu ilkel baskıların günümüze kadar gelmesinin kaçınılmaz sonuçlarını da okuyoruz. Öte yandan, 21. Yüzyılın uzay çağı olduğunu anımsarsak böyle bir ilkelliğin günümüz dünyasına yakışmadığını söyleyebiliriz. Renan Koen de bu konuya eğiliyor ve bir sanatçı duyarlılığıyla müziğin eşliğinde böyle bir ilkelliğin karşısında dimdik duruyor…
Avrupa’da Fransız Devrimi sonrasında kısmen bir laiklik ve hoşgörü ortamı kurulmuştu. Özellikle Fransız ve Alman felsefeciler/aydınlar/yazarlar sayesinde kişi hakları önem kazandı. Böylelikle süreç içerisinde “öteki” kavramı yerine birlikteyiz anlayışı öne çıktı. Ancak bunun tüm Avrupa’yı sarması kolay değildi. Aynı dönemde Charles Darwin’in evrim teorisi ve Türlerin Kökeni adlı kitabı birçok tartışma yaratmıştı. Sadece güçlü olanın hayatta kalacağı düşüncesi, siyasi ve dinsel olduğu kadar ırksal anlamda da yeniden önem kazandı. Darwin’in bir doğa bilimci olarak ortaya koyduğu tezi ne yazık ki siyasal bir evrimle kökten değiştirildi…
“Kont Joseph Arthur de Gobineau, 1855 yılında “ırkların eşitsizliği” hakkında bir kitap yazdı. Kitap beyaz ırkların, siyah ve sarıdan üstün olduğunu ve Aryanların beyaz ırklar arasında üstün ırk olduğunu iddia ediyordu.” (s.59)
Kasıtlı ithamlar… Suçlamalar…
Benzer kitapların ve siyasal/dinsel söylemlerin çoğalmasıyla toplumlar yeniden ilkel bir ötekileştirme amacına yöneldiler. Avrupa’nın birçok yerinde Yahudi karşıtı eylemler, boykotlar, açıklamalar, kanunlar günlük bir olay haline geldi. Siyon Protokolleri, Dreyfus Olayı, 1882 Mayıs Kanunları ve daha birçok benzeri gelişmeler birbirini izledi. Dreyfus olayında ünlü yazar Emile Zola’nın Suçluyorum başlıklı yazısı tüm ırkçılığa karşı bir meydan okumadır.
Renan Koen, yazdığı bu kitapla Emile Zola’nın Suçluyorum makalesini besteliyor ve ırkçılığa karşı olan herkesle paylaşıyor.
Renan Koen, toplumlar arasında yaşanan şiddeti ortadan kaldırmak için soruyor ve yanıtlıyor:
“İşte bu kitapta; bir nefret örneğinin nasıl başlayıp hangi çarpıtmalarla geliştiğini, şiddete dönüştüğünü ve en nihayet hastalıklı bir eyleme dönüşüp, sistematik bir şekilde öldürme tasarımının gerçekleştirilmesini, daha sonra ise bunun inkârı ve çarpıtılmasını yazdım.” (s.19)
Not: Eser, Türkçe ve İngilizce olarak iki farklı kitap şeklinde yayınlanmıştır.
Pozitif Direnç, Renan Koen, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayıncılık AŞ / İstanbul , Temmuz 2021, 288 sayfa






