Rosa Luxemburg kapitalist düzeni alaşağı etmeye yeminli işçi sınıfının özverili bir savunucusu, adeta destansı bir figürdü. Genç yaşlardan itibaren sosyalist meseleler üzerine eğildi ve Marksizm konusunda derinleşti. Leo Jogisches ile birlikte Polonya ve Litvanya Sosyal Demokrat Partilerini kurdu. 1890’lı yılların sonlarına doğru revizyonist tartışma gündeme geldiğinde Luxemburg, Eduard Bernstein’ın reformizmine verilen en iyi yanıtı, Reform ya da Devrim’i yazdı.
Takip eden birkaç on yıl süresince ekonomi alanında uzmanlaşan Luxemburg, uluslararası Marksizm kapsamındaki bir dizi kuramsal tartışmaya katkı sağladı. Başlangıçta Alman Sosyal Demokrat Parti’den ve ortodoks Marksizmden yana olsa da 1910 yılında kendini parti sözcüsü Karl Kautsky ile anlaşmazlık içinde buldu. O tarihten itibaren Ağustos 1914’te dünya savaşı çıkana ve tarihsel bir krize yol açana kadar partinin yönetim kademesiyle sürekli çatışma halinde oldu.
Önde gelen çoğu yoldaşının aksine Luxemburg savaşa kesin surette karşıydı ve bu konudaki tavrını açıkça ortaya koymaktan çekinmedi. Sırf bu yüzden, burjuva militarizmi konusunda onunla aynı düşünceleri paylaşan ve kısa bir süre sonra en yakın mücadele arkadaşlarından biri olacak Karl Liebknecht gibi hapis cezasına çarptırıldı. 1918 yılındaki Kasım Devrimi’nden sonra serbest kalıp proleter mücadele içindeki yerlerini alsalar da her ikisi de 15 Ocak 1919 tarihinde, Sosyal-Demokrat hükümetin emrine istinaden Freikorps tarafından öldürüldü.

Elbette Luxemburg mükemmel değildi. Her şeyden önce Kapital’in ikinci cildindeki Yeniden Üretim Şemaları’na yönelik eleştirilerinin dayanağı hatalıydı. Daha da ötesinde dönemsel kriz kuramı yetersiz tüketime dayanıyordu ve Henryk Grossman gibi kuramcılar Luxemburg’u bu konu üzerinden epey eleştirdi. Ama yine de o, Lenin’in Paul Levi’ye yanıtında belirttiği gibi her zaman bir “kartal” olarak kaldı:
"Tam olarak bu duruma uyan müthiş bir Rus fablı vardır: “Kimi zaman kartallar tavuklardan çok daha alçak bir seviyede uçabilir ama bir tavuk asla bir kartalın ulaştığı irtifaya ulaşamaz.” Rosa Luxemburg Polonya’nın bağımsızlığı konusunda yanıldı; 1903 yılındaki değerlendirmesinde Menşevizm hakkında yanıldı; sermayenin birikimi kuramında yanıldı; 1914 yılında Plehanov, Vandervelde, Kautsky ve ötekilerle birlikte Bolşeviklerle Menşeviklerin birleşmesi gerektiğini savunurken yanıldı; 1918 yılında hapishanedeyken yazdığı bazı hususlarda yanıldı (ki bunların çoğunu serbest kaldığı 1918 sonlarından 1919 yılı başına kadar büyük ölçüde düzeltti). Fakat bütün bu yanılgılarına rağmen o bir kartaldı – bizler için her zaman bir kartal olarak kalacak. Şu an dünya üzerinde bulunan bütün Komünistler onun hatırasını yaşatmakla kalmayıp aynı zamanda biyografisiyle birlikte diğer eserlerinin de yayımlanması Komünistlerin dünya çapında yeni nesiller yetiştirmesine fayda sağlayacak – nitekim Alman komünizminin bu hususta bir hayli geciktiği aşikâr ve verdikleri ağır kayıplar bu durumu ancak bir nebze olsun hafifletebilir. “4 Ağustos 1914, Alman Sosyal Demokrasisi bu tarihten beri kokuşmuş bir cesettir.” İşte Rosa Luxemburg ismi, sırf yapmış olduğu bu saptamayla bile tüm dünyadaki işçi hareketinin hafızasına kazınacak. Ve elbette işçi sınıfı hareketinin arka avlusunda eşelenen, gübre yığınlarının arasında debelenip duran Paul Levi, Scheidemann, Kautsky ve onlarla aynı soydan gelen tavuklar, bu olağanüstü komünist kadının yanılgıları karşısında anca gevezelik edeceklerdir. Zira her insan, ancak kendisidir."
Rosa Luxemburg ve Rus Devrimi
Son zamanlarda Luxemburg’un fikirlerinden, özellikle de Lenin ile olan polemiklerinden alıntılar yaparak belli kanılara varmak oldukça moda. Fakat kuramsal olarak Luxemburg’a yapılan bu dönüş, genellikle onun gerçek düşüncesi hakkında herhangi bir fikri olmayan ya da özverili militanlığından hiçbir şey öğrenememiş olanlarda rastlanan bir eğilim. Luxemburg’un özgürlük ve demokrasi hakkındaki bazı formülasyonları büyük ölçüde manipülatif saiklerle ve keyfe keder bir yöntemle yorumlanıyor. Oysa bu ifadelerin Luxemburg nezdindeki karşılığı devrim bilincini geliştirmeye yönelik birer katalizör görevi görmelerinden ibaret. Ama kimi dönek sosyalistler ve aydınlanmış burjuva, bunları proletaryayı kapitalist zihniyete çekmek ve egemen sınıfça dayatılan siyasal/ekonomik yapıya entegre etmek için kullanıyor.
Luxemburg’un polemiklerini II. Enternasyonal’den kaynaklanan en haysiyetsiz ve işe yaramaz komünizm karşıtlığı için paravan olarak kullanmanın ilgi gösterilecek bir yanı yok. Öte yandan Lenin ile Luxemburg arasındaki polemiklerin ve partiyle proletarya diktatörlüğünün Rus deneyimince onaylanmış temel problemlerinin bir ürünü olan bu aynı malzemeye başka bir yönden bakmak çok yerinde ve verimli olacak.
Nitekim ikisi arasındaki anlaşmazlığın temelinde, günümüz uluslararası işçi hareketinde bir benzerini gördüğümüz aynı fikirler yer alıyordu. Başlangıçta asıl tartışma, parti örgütlenmesi ve demokratik merkeziyetçilikti. Zaman içerisinde derinleşti ve Lenin döneminde görüldüğü haliyle işçi devletinin, daha doğrusu proletarya diktatörlüğünün doğası üzerine süregiden bir tartışmaya evrildi. Neyse ki şu an kuram olmaktan çıkarak gerçeğe dönüşen ve tarihte büyük bir iz bırakan bu diktatörlük meselesiyle onun en hassas araçlarından olan parti süreçlerine ilişkin çok daha net fikirlere sahibiz çünkü elimizde Marksizmin iki büyük kuramcısının polemikleri ve Rus proletaryasının deneyimine yönelik eleştiriler var.
Bir şeylerin kendiliğinden meydana gelişinin işçi mücadelesinde nasıl bir rol oynadığı herkesçe bilinse de değişime olan bu yatkınlık mücadelenin sürekliliği, birliği ve elle tutulur bir hale gelmesi için tek başına yeterli olmaz. Çok daha kapsamlı ve bütünleşik bir sınıf bilinci oluşturabilmek için nelere ihtiyaç duyduğumuz aşikâr: herkesin kendine düşen görevler konusundaki bilinçli tutumu, şahsi ego ve menfaatlerin üstesinden gelme eğilimi ve nihayetinde inisiyatif almanın beraberinde getirdiği dayanışma ruhu. Bütün bu gereklilikler açısından bakıldığında uluslararası proletaryanın attığı adımlar hani neredeyse kapitalist örgütlenmenin tarihsel evrimiyle eş değer.
Fakat bu durumu dışarıdan gözlemleyenler sınıf bilincinin mücadele ve örgütlenme yoluyla kazanıldığını genellikle fark etmezler. Örgütlenememiş ya da bir şekilde siyasete yabancı kalmış kitleler kendi sınıflarının sorunları karşısında duyarlılık geliştiremez ve mücadele konusunda isteksizlik gösterir. Nihayetinde mücadele dediğimiz şey her zaman bir güç ve örgütlenme problemi olmuştur. Örgütlenmeyse kendi içinde disiplini, hiyerarşiyi, tepeden başlayıp tabana yayılan bir otorite kullanımını gerektirir. Bu meseleyi kitle örgütlerinden siyasi partilere, siyasi partilerden de her şeye muktedir olan idari aygıtlara doğru düşünürsek olgu daha da belirgin bir hal alır.
Bürokratik rejim vebası temas ettiği her şeyi yozlaştırır. Lenin bu durumun daha en baştan farkındaydı ve partiyi başında uyumlu bir merkez komitenin bulunduğu, profesyonel devrimcilerden oluşan sağlam bir ağın kontrolündeki demokratik merkeziyetçiliğe dayalı bir örgütlenme mücadelesi olarak tasarladı. Ne var ki tarihin bilinci bir aygıtı, ortasında olduğu olayların biricik kahramanı olarak algılanan bu yapılanma beraberinde otoriterliği, tepeden inme siyaseti, makam hırsını ve oportünizmi getirdi.

Luxemburg gibi Büyük Alman Sosyal Demokrasisini birebir deneyimleyenlerse komplolara odaklanmak yerine işçilerin kapsamlı kitleler halinde örgütlenmesine, işçi haklarına ve demokrasi olmaksızın özgürlüğe ulaşmanın imkânsızlığına odaklandılar. “Dirilmek için yaşam okulundan başka yok yoktu.”
Luxemburg’un işçi hareketine duyduğu sonsuz güven ve onların yaratıcı bir potansiyelle desteklenen siyasi mücadelesine olan inancı, Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütsel Sorunları’nda yer alan aşağıdaki alıntılardan anlaşılabilir:
"Düzenlemelerin yer aldığı bir el kitabı sayesinde ancak ufak bir azınlığı ya da özel bir çevreyi idare edebilirsiniz. Tarihi akımlarsa ancak incelikli bir biçimde kelimelere dökülmüş paragraflar sayesinde topluma nüfuz edebilir.
Bizzat devrimci hareketin kendisi tarafından yapılan hatalar en zeki Merkez Komitenin yanılmazlığından bile daha verimlidir."
Mass et chefs’te ise şöyle yazar:
"Sosyalist hareketin kuşkusuz en baskın eğilimlerinden biri kitlelerin güvenilir, bilinçli ve şeffaf birer lidere dönüşmesidir. Bu da burjuvazinin bildiği haliyle liderliğin ve yönlendirilen kitlelerin, yani sınıf egemenliğine temel teşkil eden tarihsel yapının ortadan kalkması demektir."
Lenin de bundan farklı bir görüş öne sürmez. İşçi hareketine olan güveni en az Luxemburg’unki kadar sarsılmazdır ama bunun tek başına her şeyi değiştirmeye yeteceği mitine inanmak yerine devrim mücadelesinde kitlelere yol gösterecek, vazgeçilmez bir rehber olabilecek merkezileşmiş bir parti ihtiyacını ortaya koyar.
Şu an yaptığımız şey, şu an bu fikirlerden hangisinin doğru olduğunu sormak değil. Bilakis savaş sonrası döneme gidiyor ve devrim fikrinin en güçlü olduğu dönemde bile kendisine ideal bir rehber yaratamayan Alman proletaryasının ideolojik aygıtlar ve örgütlenme bakımından yaşadığı diyalektik çelişkiye dikkat çekiyoruz. Sonuçlar ortada: Spartakist Hareketin devrim girişimi kitlelerde karşılığını bulamadığı için Ocak 1919’da başarısız oldu; Berlin komünistlerince 1921’de çıkarılan ayaklanma bastırıldı; Spartakist çekirdeğin bir ürünü olan Alman Komünist Partisi, oportünizmle kendinden geçen uluslararası merkezi yapıya boyun eğdiği için çok sayıda başarısızlığa imza attı.
Luxemburg hakkında polemik yapanların sessiz kaldığı ama onun devrimci ruhuna keyif veren yegâne şey Bolşevik Parti’nin zaferiydi. Partinin elindeki araçlar nesnel koşullarla uyum içinde hareket etmesine olanak sağlamış ve bunu yaparken de ayaklanan büyük işçi kitlelerinin menfaatlerine sıkı sıkıya bağlı kalmıştı. Fakat aynı diyalektik çelişki belli bir süre sonra Bolşevik Parti’de de yaşandı. Üstelik figürler aynı figürlerdi, söylemleri aynıydı, silahlanma yöntemleri aynıydı ama ellerindeki imkânları Rus proletaryasının menfaatlerini savunmak için değil, devlet kurumlarını muhaliflerden korumak için kullandılar. Gelinen nihai noktada devlet kapitalizminin bu korkunç biçimi sosyalizm olarak etiketlendi.
Çünkü hiçbir eylem yukarıdan aşağıya ya da aşağıdan yukarıya doğru tek taraflı olarak planlanmaz. Örgütlenme içerisinde her iki kısım da birbiriyle aynı seviyede karar alma yetisine sahiptir – öyle olmalıdır. Çünkü bir organizasyon ancak bu şekilde karşılıklı uyum ve bağlılık içinde işleyebilir ve gelişebilir. Çalışma, gönüllülük ve değişime olan yatkınlık gibi kavramlar tek başlarına yetersizdir. Aynı şekilde kim bilir hangi lider ya da Merkez Komite tarafından içi boşaltılarak sınıf mücadelesine itilen işçi sınıfının devrimci kopuşu gerçekleştirme görevini – kendi tarihsel bağlamına karşıt bir biçimde – günün birinde parti-demiurge’ye delege edebileceği fikrine dayanan taktikler de yetersizdir.
Aslında parti kendi hareketinin her aşamasında ve her durumda bunu öncelikle sınıfsal hareket bakımından yorumlar ve ona uyumlu hale getirir. Aksi halde parti kendi görevi bakımından başarısız olmuş demektir ve nihayetinde devrim, sadece anlam yoksunu bir kelime olarak kalır. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse parti iradesinin, tıpkı Bolşevik Devrimi’nde olduğu gibi yukarıdan aşağıya, başlangıçta bu iradeyi yaratan ve onun hayata geçmesine olanak tanıyan sınıfın muazzam gücüne doğru hareket etmesi gerekir.
Luxemburg’un işçi demokrasisi fikrinin temeli özgürlüktür. Otorite ve diktatörlük gibi meseleler ona göre bu bağlamda değerlendirilmediği takdirde karşı karşıya kalacağımız şey, devrimci idealizmle ve sınırsız siyasi özgürlük fikriyle çatışan bir tiranlıktır. Tabii burada bahsedilenin burjuva demokrasisi değil, proletarya diktatörlüğü içindeki demokratik unsur olduğunu söylemeye gerek yok. Luxemburg Rus Devrimi’nde şöyle yazar:
"Sınıf egemenliğinin yıkılması ve sosyalizmin inşasıyla sosyalist demokrasinin başlaması eş zamanlıdır. Bu tam da sosyalist partinin iktidarı ele geçirmesiyle başlar ve proletarya diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Evet evet, bir diktatörlük. Ne var ki, bu diktatörlük demokrasiyi ortadan kaldırmaz, aksine demokrasiyi katı bir biçimde uygulamaya başlar."
Luxemburg, idealizmle sınırlarmış gibi göründüğü düşüncesini Leninist bir somutlukla izah eder:
"Fakat bu diktatörlük sınıf adına karar alan ufak bir azınlığın değil, bizatihi sınıfın eylemlerinin bir sonucu olmalı, işçi sınıfının aktif katılımından ileri gelmelidir."
İşte Luxemburg’un işaret ettiği diktatörlük tamamen demokrasinin uygulanmasıyla ilgilidir ve ancak emekçi kitlelerin siyasi bakımdan eğitilmesiyle ortaya çıkabilir.
Soyut olarak kendi anlamları dahilinde ele alındığında elbette otorite ve özgürlük birbiriyle olabildiğince çelişkili kavramlar. Bu açıdan bakıldığında diktatörlüğün yegâne anlamı, farklı düşünenlerin özgürlüğünü reddeden, otoriter ve şiddet yanlısı bir olumlama oluşu. Üstelik diktatörlük, kendi içerisinde doğan bu farklı düşüncelerin kaynağını her zaman kendi desteklediği ve savunduğu menfaatlerin karşısında yer alan bazı menfaatlerin savunucusu olarak görür. O yüzden otorite ve özgürlük, diktatörlük ve demokrasi arasında, daha doğrusu toplumla onu yönlendiren organlar arasında katılıma dayanan bir karşılıklılık ilişkisi olmalı. Böylesi bir ilişkiyse ancak artan bir bilinç ve bilgi birikimiyle mümkün.
"Tarihsel sürecin nesnel mantığının onu gerçekleştirenlerin öznel mantığına dönüşebilmesi için bilinç dışının bilinçli hale gelmesi gerekir." (Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütsel Sorunları)
Parti ve sınıf arasında gözlemlenen diyalektik ilişkinin bir benzeri burada da karşımıza çıkar. Parti tarihsel işlevini yerine getirmek istiyorsa kuram ve deneyim biriktirerek kendine bir iktidar potansiyeli yaratmalı ve devrimin itici gücü olarak sınıf içerisinde faaliyet göstermeli. Sebebi ne olursa olsun bu diyalektik gelişim çizgisinde yaşanan bir bozulma, bileşenlerden herhangi birinin ön plana çıkmasına neden olur ve Rus deneyiminden de gözlemlediğimiz üzere dejenerasyona yol açar.
"Zorunluluğu bir erdem olarak kabul ederek ölümcül koşullarca kendilerine dayatılan bütün usulleri kapsamlı bir kuram içerisinde mutlak kılmak ve bunları sosyalist yöntemin bir modeli olarak uluslararası proletaryaya önermek istiyorlar." (Rus Devrimi)
Luxemburg’un devrimci iyimserliği ve sezgisiyle Lenin’in eşsiz öğretisini uzlaştıran proletarya diktatörlüğü, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin gelecekte insanlığa yeni bir deneyim sunacak. Her zamankinden çok daha aktif ve katılımcı bir işçi demokrasisi sayesinde otoriteyle özgürlüğün iç içe geçtiği bir senteze tanıklık edeceğiz. Bu durum, tarihsel bir deneyim olarak çoktan ölmüş olsa bile, ne pahasına olursa olsun ölmek istemeyen uluslararası kapitalizmin etrafında yoğun ve kin güden bir süngüler ormanı oluştuğunda çok daha korkunç ve katı bir hal alacak. Troçki’nin de belirttiği gibi:
"Mevzu bahis, tıpkı savaşta olduğu gibi devrimde de düşman iradesini kırmaktır. Fakat ortaya konan mücadelenin yoğunluğu hem içerdeki hem de dışardaki koşullara bağlıdır. Yenilgiye uğrayan sınıfın direnişi ne kadar vahşi olursa teröre yönelme baskısı da o kadar artar."
Luxemburg bu tarz düşüncelere karşı çıkmadı ama ona göre mücadele için kullanılan araçlara devrim açısından meşruiyet sağlayacak olan şey, onları kullanacak olan proletaryanın bilinciydi. Ve bu bilinç ne denli doğrudan ve kararlı olursa sosyalist bir toplum inşa ederek onu hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlara karşı koruma mücadelesi de denli gerçek olurdu. Stalin, Kruşçev ya da Togliatti, adı ister trajedi olsun ister maskaralık işte bu kişisel diktatörlerden ve onların aygıtlarından kaçınmanın yegâne koşulu bu.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






