Şafak Pala • Yunus Gibi
11 Mayıs 2018 Ne Haber

Şafak Pala • Yunus Gibi


Twitter'da Paylaş
0

“Artık siz ona yasaklısınız.” Oysa hep yasaklı olmamak adınaydı yaşamdaki inadım. Odada iki polis daha var. Bakışlarını üzerimde hissediyorum. Bu odada olmak rahatsız ediyor beni. Hep bu rahatsızlık yüzünden işin bu kadar uzaması. Devletle ilgili her işi hep sona bıraktım. “Yapılacak hiçbir şey yok Cihan Hanım.” Rutubet kokusuyla karışmış bir tuvalet kokusu burnumda. “Bir şans daha verilemez mi?” Kadın bir komiser karşımda. Alışkın olduğum bir durum değil. İsmi yazıyor üniformasında. Sevil Komiser. “Sevil Komiserim vali ya da emniyet müdürüyle görüşsem.” Koku midemi bulandırıyor. Sanırım yalnızca ben duyuyorum bu kokuyu. Sevil Komiserin gözleri de odadaki diğer polislere kayıyor. “Keşke yapılacak bir şey olsa.” Başını sallıyor iki yana, bakışları iki adamın arasındaki sözde sofraya takılıyor. Birinin masası. Üzerine gazete serilmiş. Gazetede tutuklu yazarın fotoğrafını görüyorum. Kadının gözlerinin üzerinde domates çekirdekleri. Gidip temizlemek geçiyor içimden. Yapamam. Domatesle gözlerine mil çekilmiş yazarın. Her yana saçılmış zeytin çekirdekleri, ekmek kırıntıları. Bir çekirdek gazetenin dışında. Telefonun yanına kadar savrulmuş ekmek kırıklarıyla birlikte. Peynir taneleri, peynir suyu yazının başlığının üzerinde. Sulanmış yazılar. Alıp dertop etmek istiyorum gazeteyi. Sevil Komiser de ortamdan rahatsız, duyumsuyorum rahatsızlığını. “Bir çay içer misiniz Cihan Hanım?” diyor gözleri yemek artıklarında. Teşekkür ediyorum ve "Zamanınızı almayayım,” diyorum. Gülümsüyor ve çay söylüyor. Polisler hâlâ bana bakıyor. Ne geçiyor acaba akıllarından? Kadın halinle bu işe kalkışırsan böyle ağzına yüzüne bulaştırırsın, diye düşünüyorlardır. Güzelce, etine dolgun bir kadınsın. Giyin, kuşan, gez. Eline bile yakışmaz. Onların söyleyeceğini de ben söylüyorum kendime. Bayılırım başkalarının adına düşünmeye. Hem başkalarının adına hem kendi adıma düşünürüm. Böylece bütün sıkıntıları da yüklerim sırtıma. Harcadığın emek, çaba bunun için miydi Cihan Hanım? Oysaki baban, onu senin üzerine geçirmek için nasıl da uğraşmıştı. Değer bilmezsin sen! Adliyeye girmişti kendinden emin. Sen yine o gri duvarları gördüğün gibi heyecanlanmıştın. Kaçıp gitmek istemiştin oradan. “Cihan diye bir kadın ismi duymamıştım hiç.” “Evet ben de kendimden başka bir kadında duymadım.” Yüzünde en ufak bir değişiklik olmadan güvenlik şeridine doğru yürümüştü. Yanıp sönen ışıklar, tiz uyarı sesleri. Bütün adliye ona bakıyordu. Ben küçüldükçe bakışlardan, o devleşiyordu yanımda. “Satın, isteklisi çok olur.” Sen değerini anlamazsın demek mi bu? Bu işlerden anlamadığın belli, bulaştırmışsın ağzına yüzüne. Güvenlikteki polisler pek önemsememişlerdi babamı. Ağır adımlarla ama kendinden emin yürümeye devam ediyordu. Kamburu hafif çıkmış, elleri arkasında. Başındaki kahverengi beresini kaşlarına kadar indirmişti. Ela gözleri iyice düşmüş gözkapakları altından neredeyse görünmüyordu. Çatılmış kaşlarına baktıkça ürküyordum. Sanki dünyayla görülmemiş bir hesabı vardı ve o gün, o adliyede görecekti bu hesabı. Kendisini karartmıştı iyice ama kır sakalları üzerinden yanakları pespembe görünüyordu. Polis sırıtmış, küçük bir çocukla konuşur gibi, “Dur bakalım dede. Tabancan mı var yoksa?” demişti. Bıyık altından gülüyorlardı hepsi. “Aile yadigârı, para için satacak değilim.” Polis masadaki gazeteyi içindeki çöplerle birlikte topladı, buruşturdu ve çöp kutusuna attı. Ellerindeki ıslaklığı görebiliyorum. Gözlerimi kaçırıyorum ıslaklıktan, çöp kutusunda görünen gazeteden, gazetenin peynir ve domates suyu yüzünden yırtılmış görüntüsünden. Tek zeytin çekirdeği hâlâ telefonun yanında. Babam dikmişti polise gözlerini ve elini ani bir hareketle cebine sokmuştu. Deri kılıfındaki tabancayı sert bir hareketle çıkarmıştı cebinden. “Kılıf da güzelmiş.” Nemli eller deri kılıfın üzerinde geziniyor. Yıllanmış deri kılıfın içinde tam görünmüyordu tabancası. Gözlerini polisin gözlerinden ayırmadan, kılıfından çıkardığı tabancayı masaya bırakmıştı. Polisler oldukları yerde kalakalmışlardı. Babamın tabancayı koyuşundaki rahatlık onları rahatsız etmişti. Polisin elleri üzerinde gezinsin istemiyorum. Kalkamıyorum yerimden. Sevil Komiser gidip alıyor tabancayı adamın elinden. Kendi masasının üzerine koyuyor. Diğer iki polis hareketleniyorlar. Benimle konuşan şimdi ben yokmuşum gibi davranıyor. "Biz çıkıyoruz," diyor Sevil Komisere bakıp. O da olur anlamında başını önüne doğru sallıyor. “Bir yakınınızın üzerine geçirebilirsiniz tabancayı.” “Peki bir süre sonra tekrar üzerime geçirebilir miyim?” Durum umutsuz, Sevil Komiser başını iki yana sallıyor yine. “Son arandığınızda gelseydiniz hiçbir sıkıntı yaşanmazdı ama artık mümkün değil. Yasa açık, bir daha bu tabancayı üstünüze alamazsınız.” “Oysa benim için ne kadar değerliydi.” Değerli olsa özen gösterirdin. Gelirdin zamanında işlemlerini yaptırırdın. Devletin işleyişi böyle, devlet babanın. Kurtulamadın değil mi kurallardan, yasaklardan? Kaçtıkça üzerine gelir işte böyle. İyi kasılıyordun tabancam var diye. Al işte tabanca. “Başka bir tabancayı alabilirsiniz üzerinize. Yalnızca bu tabancaya yasaklısınız.” Beni rahatlatmaya çalışıyor Sevil Komiser. “Eşinizin üzerine geçirebilirsiniz belki.” Nasıl bir şey bu anlamıyorum. Öğrendiklerim yetmiyor bu hayatta. Hadi kasıl bakalım. Aile yadigârı de, benim de. “Peki sizi de meşgul etmeyeyim, madem durum böyle, bir yol bulmaya çalışalım.” Tabancaya uzanıyorum. Kadın elini koyuyor tabancanın üzerine. “Üzgünüm,” diyor, “burada kalmak zorunda.” Yenilmiş duyumsuyorum kendimi. Oysa bu tabancanın benim olması duygusunu seviyordum. Güç veriyordu bu bana. Babamın bütün adliyeye kafa tutmasıyla aynıydı benim gözümde bu tabancaya sahip olmak. Kaybettim. Şimdi böyle bakakalırsın altın aslana. “Peki, öyle olsun. Nasıl bir yol izleyeceğiz bu durumda?” “Cihan Hanım, bugün bir tek polis kalmadı burada. Başbakanın eşi geldi, kadınlarla ilgili bir proje yürütüyormuş, herkesi oraya çektiler. Ne yazık ki başka bir gün geleceksiniz. Bir rapor tutulacak, birkaç iş daha var.” Gülümsüyor Sevil Komiser. Bir kadın dayanışması mı, bilemiyorum. “Bizim işimiz de böyle işte. Çocuklar bir haftadır doğru düzgün uyumadılar.” “Bu iş yüzünden mi?” diyorum inanmaz gözlerle. Bir şey demiyor, kaşlarını kaldırıyor, boynunu büküp gülümsüyor. Ne güzel bir kadınmış aslında, uzun boylu, beyaz tenli. Doğru düzgün bakmamışım bile yüzüne, gözleri bal köpüğü renginde, saçıyla aynı renk gibi. İnce uzun parmaklarıyla deri kılıfından kavrıyor tabancayı. Kılıfı kavradığı kısmın rengi daha bir koyulaşmış. Babamın el izi. Babamın elleri geliyor gözümün önüne. Biçimli parmakları. Sağ eliyle gevşek kavrardı kabzayı. Parmağında şövalye yüzüğü. Heykelsi bir duruş. Sanki bir yeri işaret eder gibi. Diğer eline geçiriyor tabancayı. Kılıf da bal köpüğü renginde. Koyulaşmış derinin üzerinde geziniyor parmakları. Çekmeceyi açıyor, siyah kadife bir kumaş çıkarıyor. Sarıyor tabancayı ve çekmecesine koyuyor. “Cihan Hanım, emanetiniz bende. Gelin eşinizle, işlemleri yapalım, tabanca yine sizin olur.” Söz bitiyor, çay bitiyor. Kalkıyorum yerimden. Teşekkür ediyorum her şey için. Tokalaşıyoruz. Sıkıca kavrıyoruz ellerimizi. Deri kılıftaki kadar olmasa da bir iz bırakıyoruz birbirimizde. Eşim evirip çeviriyor tabancayı elinde. İyice sinir oluyorum. Sehpanın üzerinde tabancanın ruhsatı duruyor. Onun adı yazıyor üzerinde. Sinir oluyorum kendime. Kendimi öldürmek geçiyor içimden. Aslında ölmüş gibi duyumsuyorum, öyle işte. Babam ölür ölmez nüfus kâğıdını almıştı devlet elimizden. Oysa hatıra olarak saklayabileceğimi sanıyordum. Ne salakmışım. Sanki hiç yaşamamış gibi bu dünyada. Elimden kayıp gitmişti nüfus kâğıdı. Bu dünyadan da silinmişti böylece. Aldılar silah ruhsatımı elimden. Oysaki bir kimlik istediklerinde bile onu gösterirdim. Bırakırdım usulca masanın üzerine. Tabancam var, heyyt! Al sana baba yadigârı. Evinde kocanın üzerinde. Al sana. Kendi soyadımı kullanacağım, ben olacağım… “Bak hayatım aldık işte. Yine sende.” Cevap bile vermek istemiyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Bir devir kapandı. Duymazlığa geliyorum. Televizyona bakıyorum. Bir kadın kasım kasım kasılıyor. Onlarca kişiyle birlikte yürüyor. Mutlu Kadınlar, Mutlu Aileler projesinin son toplantısı başkentte yapılmış. Kadın örgütleri tepki gösteriyormuş bu projeye. Polisler kadınları engellemiş. Eşim tabancayı çıkarıyor kılıfından. Bu sahneyi görmek istemiyorum. Sanki suç onun. Tabancayı kavrıyor kabzasından. Oturuşu değişti mi ne? Hırsımı kumandadan çıkarıyorum. Basıyorum başka bir kanala. Gazetedeki yazarla göz gözeyiz, üzülme ben seni anlıyorum, der gibi bana gülümsüyor. Beraat etmiş. Açıklama yapıyor durumuyla ilgili. Haber değişiyor birden. Basıyorum yine kumandanın düğmesine. Bir belgesel programı karşımda. Bu sefer de bir yunus gülümsüyor bana. Genç adam uçsuz bucaksız ufka doğru bakıyor. Ufuk çizgisi denizle birleşmiş. Ela gözleriyle ufuk çizgisini seçmeye çalışıyor. Sabahın erken saatleri. Kimseler yok ortalıkta. Ayağının altında akıp giden kum tanelerine bakıyor bir an. Bir ses duyuyor. Tiz, incecik, denizden. Sağ elini kabanının içine doğru götürüyor. Hardal rengi has deri kılıfı bir el hareketiyle açıyor, kavrıyor silahı. Sağ yüzük parmağında bir şövalye yüzüğü var. Tabancanın üzerinde de bir altın aslan. Sabah güneşi daha bir parlatıyor aslanı. Yine aynı sesi duyuyor. Denizden geliyor ses. Başını çeviriyor sese doğru. Neredeyse kıyıya kadar gelmiş bir yunus balığı gülümsüyor adama. Adam da gülümsüyor. Dört el silah sesi bütün sahilde çınlıyor. Denizin üzeri kıpkırmızı kan oluyor o anda. Adamın yanakları daha bir kızarıyor, gülümsüyor ufka doğru. Ben de gülümsüyorum o yunusa. Yunusların özellikleri anlatılıyor belgeselde. Yüzlerinde hep gülümseyen bir ifade var ne güzel! Bence dünyaya, mutluluğu duyumsatmak misyonuyla gelmişler. İçerisi çok sıcak, yüzüm alev alev yanıyor. Yanaklarım babamınkiler gibi pespembedir şimdi. Devlet baba, Yunus Peygamber, kadın yazar, aile, sülale, güç, para, kadın hakları, aile planlaması, altın aslan, kazanmak… Kaybettim ben! “Beş yıl rahatız tatlım,” diyor eşim. Cevap vermiyorum. Ne tatlısı ya? “Beş yıl sonra antika olacak zaten. Belki o zaman mevzuat da değişir.” Hâlâ elinde evirip çeviriyor tabancayı. Ben de hâlâ ekrandaki yunusa gülümsüyorum. Antikaya hiç merakım yok aslında. Biriktirmeye, saklamaya. Eskilerin kokusu ağırdır. Ve yalnızca kokusu değildir ağır olan. Öyle ağırdır ki eskileri taşımak; hem duymazdan hem görmezden gelirsin çoğu zaman. “Canım,” diyorum yüzümde bir yunus gülümseyişiyle. “Sen bir bak bakalım. Kaç para ediyormuş bu tabanca?”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR