Isherwood’un düzyazısında dönemin Berlin’ine karşı nostaljik bir tını olmasına rağmen, asla idealize ya da bolca şeker atılmış bir karışım yok karşımızda.
Hoşça Kal Berlin, Isherwood’un 1930-33 yılları arasındaki Berlin günlerinin bir çeşit günlüğü olarak okunabilir. Her ne kadar kurgu bir eser olarak planlasa da hikâye sırtını yazarın Berlin günlerine dayıyor. Zaten yazar da çeşitli yerlerde tüm eserlerinin bir tür otobiyografi olduğunu ısrarla tekrar ediyor. Aslında Isherwood daha hacimli epizodik bir roman planlasa da bu projesini hayata geçirememiş ve The Lost ismini koymayı planladığı romanı için yazdığı kimi parçaları bir araya getirerek Hoşça Kal Berlin kitabını oluşturmuş.
Birbiriyle bağlantılı altı anlatıdan oluşan kitabın dönemin Berlin’inin kozmopolit yapısını yansıtan derin bir karakter havuzu var. Milliyetçi Almanlardan Yahudilere, eşcinsellerden komünistlere, apolitiklerden Nazilere, sanatçı olma hayali peşinde koşan gençlerden zengin işadamlarına kadar her kesimden insan Berlin’i Berlin yapan mozaiğin içindeler. Karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinde dil, kültür ve sosyal statü kaynaklı engeller güçlü bir şekilde hissediliyor. Bu da Berlin’in parçalı ve renkli yapısını ziyadesiyle yansıtmakta. Ancak bu karakter havuzu içinde en göze çarpanı ve unutulmaz olanı Sally Bowles karakteri. Film yıldızı olmak isteyen, geçimini kulüplerde şarkı söyleyerek ve zengin erkeklerle kısa süreli ilişkiler yaşayarak sağlayan Sally karakterinin özelinde Isherwood belki de bir neslin umutlarının bitişini unutulmaz bir şekilde anlatmış.
Liza Minelli 8 Oscar kazanan unutulmaz Kabare (1972) filminde Sally Bowles karakterine hayat vermişti. Film elbette doğası gereği, özellikle olay örgüsü bağlamında kitaptan farklı, ancak kitabın ruhunu yansıtma noktasında esere sadıktı. Kitap daha önce de tiyatro oyunu ve müzikal olarak sahnelenmişti. Sally karakteri, heyecanlı, umut dolu ve gizlemeye çalıştığı kırılgan naifliğiyle Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanının talihsiz Daisy Buchanan karakterini anımsatıyor. Hem onun büyüsüne kapılmaktan kurtulamıyor, hem de ortaya çıkmak için sırasını bekleyen hayal kırıklıklarından dolayı onun için üzülüyor ve bunları göremeyecek kadar havari olmasına kızıyoruz. Isherwood’un düzyazısında dönemin Berlin’ine karşı nostaljik bir tını olmasına rağmen, asla idealize ya da bolca şeker atılmış bir karışım yok karşımızda. Tam tersine geniş bir perspektiften bakmaya çalışan tarafsız ve kuşatıcı bir anlatım var.
Isherwood, Auden ile Çin sokaklarında, 1938
Hoşça Kal Berlin ilginç ve hüzünlü karakterlerden oluşan etkileyici bir kitap olsa da, ününü sadece bunlara borçlu değil. Yapıt bütün bir dünyayı etkileyecek olan politik bir çılgınlık atmosferinin öncesini anlatmasıyla asıl ününü ve güncelliğini hala korumakta. Isherwood’un metnini unutulmaz yapan, kitabın son bölümü hariç Berlin’deki politik atmosferin hep bir dekor, bir çeşit fon olarak kalmasında. İyi bir romancının yapacağı şekilde Isherwood karakterlerinin tutkularını siyasi ortamın çok önüne koymuş. Böyle yaparak da, onları hep bir gölge gibi izleyen baskıcı politik atmosferin boğuculuğunun altını çok başarılı bir şekilde çizmiştir.
İlk bölümlerin melankolik ama küçük de olsa geleceğe inançla bakan havasından çok farklı olan son bölüm ise ayrı bir Berlin Günlüğü olarak okunabilir. Nazi terörünün nasıl aptalca argümanlarla ve her yere ve her zihne saldığı korkuyla yavaş yavaş tüm şehri ele geçirdiğini görüyor, örgütlü küçük bir azınlığın örgütsüz bir çoğunluğu baskıyla esir alışını dehşetle okuyoruz. Kitap boyunca, bizim bildiklerimizi bilmeyen her bir karakterin Nazilerin yapabilecekleri konusunda bu kadar saf ve öngörüsüz oluşuna elbette şaşırmıyoruz. Zira biz okuyucular bile hala olanlara inanamıyoruzdur sanırım. Romanda iki farklı Berlin var. Bir tarafta son derece politik ve öfkeli bir tabaka diğer tarafta ise özgürlük ve gelecek peşinde koşan insanlar. Sanırım bu noktada yazarın Berlin günlerine bakmak bize daha derinlikli bir pencere açma potansiyeli taşımakta.
Christopher Isherwood 1929 yılında İngiltere’deki tıp eğitimini yarıda bırakarak Berlin’e gidiyor. Berlin’i ve onun özgür ortamının parlak vaatlerini aklına sokan ise şair arkadaşı W.H. Auden. Isherwood parasızlık nedeniyle üç ayda üç ayrı evde kalıyor. Ev derken elbette bunlar kiralanan odalar. Kitabında da anlattığı gibi İngilizce dersleri vererek ve roman yazma hayalleri kurarak günlerini geçiriyor. Aslında hali hazırda yayınlanmış, ancak pek ilgi görmemiş bir romanı var. Ancak genç Isherwood’un Berlin ziyaretinin altında, daha sonradan kendisinin de söyleyeceği gibi başka bir neden daha var: Erkekler. Cinsel tercihini daha özgür bir şekilde yaşamak için Berlin’i seçiyor. Berlin bu konuda o dönemde Avrupa’nın en hoşgörülü kentlerinden. Nazi terörü tarafından karanlığa gömülmek üzere olan bu kent, özgürce yaşamak isteyen insanların akın ettiği renkli ve vaatkâr bir liman hala.
1930’lu yıllar Isherwood’un cinsel tercihinden açıkça söz edebildiği yıllar değil. Berlin hikâyelerinde de anlatıcının bu yönünü okumayız. Bilakis anlatıcı son derece arkadadır. Isherwood kendi yazım tekniğini de bir kameraya benzetir zaten. Kitabın başında, “Ben kayıt yapan, düşünmeyen, epey pasif, objektifi açık bir kamerayım,” der. Berlin sokaklarında, kafelerde, kiralık evlerde, öğrenci toplantılarında tıpkı bir kamera gibi, yansız bir şekilde dolaşır. Kimseyi yargılamaz, sempati göstermez, sadece gözlemler. Genç yaşındaki bu sağduyusu, muhtemelen aynı şekilde kimse tarafından da yargılanmak istememesinden kaynaklanmaktadır.
Konusu itibariyle, yazım tekniği bakımından, fırtına öncesi dönemi dekor olarak seçmesiyle hayli ilginç bir roman olan Hoşça Kal Berlin maalesef her dönemde güncelliğini korumaya devam edecek sanırım.






