Saklı Ateş
16 Mart 2019 Öykü

Saklı Ateş


Twitter'da Paylaş
0

“Yaşadıklarımdan kurtulmak istiyorum! Onların ağırlığından, onların kuru değil hep taze kalmayı bilen gizemli enerjisinden uzaklaşmak istiyorum,” dedi.

Kâhin, amber kokusu sinmiş eski barınakta eğilmiş bir halde otururken, kırışmış ellerini ovuşturdu:

“Bu hayatta, bedeli olmayan hiçbir şey yoktur.”

“Her bedeli ödemeye razıyım,” dedi Uslanmaz.

“Hayatının her anında dikkat dağınıklığı olacak. Belirsizlik her anına hükmedecek. Bu değişimi düşünür müsün?”

Derin bir düşünce sonrasında:

“Başka bir yol bulmalıyım… Ama ne? Geçmişin irinli görüntülerinde bir yitiğim zaten. Şimdi gitmeliyim, belki sonra yine aşındırırım kapını…”

Toparlandı gri yağmurluğunu üstüne geçirip, dışarı çıktı.

Kâhin, büyükçe bir mangalda harlanan ateşi karıştırdı. Bakır cezveye onun getirdiği kakuleli kahveyi ekleyip, mangalın üzerine yerleştirdi.

Uslanmaz, yağan yağmura aldırmadan ilerledi. Yaşadıklarının zihnini kirletmesi, onu yeni zamandan alıkoymasından bitap bir halde yürüdü. Bulutlar durmadan yer değiştiriyordu, dünya dönüyordu. Zaman boş boğazlık etmiyordu. Ama kurtulmak istiyordu geçmişin karabatağından. Yeni bir ben yaratmak, nasıl bir enerjiyle mümkün olurdu? Bunun bir simyası olmalıydı. Geçmişinden göç etmek isteyen bir uslanmaz! Geleceğe kimliksiz bir şekilde ışınlanmak isteyen ve bugünün içinde kendine bir yer bulamayan aciz bir kul.

Yorgun ayaklarıyla vardığı evinin, sürgülü dış kapısını açıp içeri girdi. Yağmurluğunu askıya asıp, ev giysilerini giyindikten sonra kapıyı alttan ve üstten kilitledi. Bir suç işledikten sonra gizli bir yere saklanan çocuklar gibiydi. Onu kovalayan mazinin uğultulu sesinden kaçmak istercesine sığındığı bu eski ev, her şeyin birincil tanığıydı oysa. Yatağında duran annesinin soluk resmine bakarak ağlamaya başladı. Gözyaşlarıyla sürekli ıslanan acıları da, yıkandıkça çeken çamaşırlar gibi olsaydı keşke! Aynada ağlamaktan kızaran gözlerine baktı. Ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra bahçeye çıktı.

Bahçenin sağ köşesindeki, ardiyeden kazma kürek aldı. Kazma ve kürekle, kendi boyunda bir mezar çukuru kazmaya başladı. Terleyen alnını, oduncu gömleğini dirseklerine kadar katladığı kollarıyla sildi. Hızlanan soluğuyla çöktü yere. Bir süre dinlendiğine kani olunca, mezar boşluğuna girdi. Uzandı boylu boyuna. Gökyüzüne baktı. Derinlerdeki nemli toprağın kokusu öyle güzeldi ki! İçine çekti usul usul. Ağırlığıyla, çukurun sağından ve solundan, hafif eğimli yerlerden topraklar dökülüyordu üzerine doğru. Gökyüzü çok genişti ve alabildiğine cömert. Bir buluta arkadaş olmak istedi. Yakın zamanda kaybettiği annesinin, tebessüm eden beyaz yüzü belirdi. Kuş uçumu uzaklığında gittikçe silikleşen o yüz, içten bir şekilde gülümsedi. Onun sesini duymak istedi. Hem de çok. Dolaysız, pürüzsüz. Yalnızca duru bir ses.

Gün batımlarında uzanıyordu bu çukurun içine. Kalbine sicim sicim yağan anılar yağmurunu, hissediyordu. Onları bu çukurda uzanarak, unutmayı deneyecekti. Bu aniden beliriveren ölüm provası, geçmişin esirliğinden bir nebze de olsa kurtulmak demekti onun için. Esaretinin sonlanacağını düşünüyordu böylelikle. Eski kendinden göç edecek, yeni beniyle kucaklaşacaktı. Kendince.

Günlerden sisli bir gün, bütün eski günlüklerini bıraktı çukura. Sonra eski fotoğraflarını. Rüzgârlı bir gün de yıllanmış video kayıtlarını, kasetleri, CD’leri bıraktı kahverengi çukura. Yıldızsız bir gecede, bir mevsimden başka bir mevsime geçerken değiştirdiği eprimiş kıyafetlerini doldurdu oraya. Ürpertici ama sarsıcı bu yöntemle kirlenmiş ruhunu aklamaya çalışıyordu. Zamanın, yazgının boyunduruğu altında; kirlenen masumiyetini temizlemek ve onun olumsuz klişelerinden, bağlılıklarından, bağımlılıklarından kaçmak istiyordu.

Mevsim değişikliğiyle, kentin ıssız alanındaki evin bahçesindeki çukur; yağmur suyuyla dolunca bulduğu bu tuhaf yöntemden de vazgeçti. Yaşam, süregelen bir vazgeçişler koleksiyonuydu. Kurtulmak istediği her şey kendiyle uyanıyor, yemek yiyor, yürüyor, tıksırıyor, terliyor, acıkıyordu adeta. Kaçmak istedikçe daha çok bağlanıyordu geçmişe. Bir kaçış yolu olmalıydı! Güneş isinin vurduğu eski görüntüleri, bir otel odasında unutulmuş bir bavul gibi bırakmalıydı.

Derin düşüncelerle geçen kurşuni günleri, aydınlatacak bir fener bulamamıştı. Üstünü başını çıkarmadan uzandığı kareli kanepede, bir ikindi gölgesinde uyuyakaldı. Düşünde, kara yosunlarının ve saklı ateşin yalnızca dumanı gözüken, kirli hava sahasında belirginleşen, kendine doğru yürüyen bir karartı gördü. Karartı yüzünü göstermeden uzandı ellerine. Mürekkebe benzeyen bir sıvının dolu olduğu genişçe bir tasın içine, daldırdı parmaklarını. Sonra o elleri korkudan, göğsünden fırlayacakmış gibi atan kalbinin üzerinde gezdirdi. Uçuk düş bu ya, elleri kendisinden bağımsız bir şekilde geziniyordu. Deniz kıyısında birden elleri bedeniyle buluşmuşken, kırık kanatlarını sürükleyerek yürüyen bir melekle karşılaştı. Melek, onun ellerinde; sonsuzluk simyasının izlerini gördüğünü söyledi. Sonra bir anda, yok oldu. Kumsalda telaşla, kırık kanatlı meleği ararken canhıraş bir inlemeyle uyandı.

Zihni soğuk ve şefkatli bir yolculuğun kalıntılarını taşıyordu üzerinde. İmgeleri parça parça yok olmuş da, yalnızca son gördüğü rüya kalmış gibiydi. Soğuk bir duşa girdi. Temiz giysilerini giydikten sonra kâhinin yıkık dökük barınağına doğru yol aldı. Kâhine ilginç rüyasını anlattı.

Yaşlı kâhin, o gün suskunluk orucundaydı. Hiç konuşmadı. Küçük ahşap masaya yaklaştı. Masanın üzerindeki tüyden kalemi ince, küçük şişedeki mürekkebe batırarak eski parşömene bir şeyler karaladı:

“İnsanlar geçmişin ağırlıklarıyla yere daha yakın olurlar. Geçmişin ağırlıklarından kurtulanlar ise, göğe daha yakın olur. Uçmak için, başka dünyalara kanatlanıp varmak için hafiflemelisin önce. Dünyanın kapıları kaybolacak. Başka kapılar açılacak, bekle...”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR