Yapay zekâ, insan yaratıcılığı ve liyakat üzerinde yükselen sanatsal mükemmellik fikrini değersizleştirmek için bir araç olarak kullanılıyor.
Bugün karşılaştığımız en garip entelektüel heveslerden biri de eşitliğin mükemmelliği alt etmesi gerektiği fikri. Eşitliğin her halükârda iyi olduğu tartışmasızmış gibi görünse de günümüzde eşitlik anlayışı asil bir hedef olmaktan çıktı ve hem çok daha sorunlu hem de sonuçları açısından çok daha gerçek dışı bir “fırsat eşitliği” anlayışına dönüştü. Bizlere, çoğu insanın herkes tarafından kabul görecek bir mükemmelliği yakalama yeteneğine sahip olmadığı, dolayısıyla da mükemmelliğin değer göstergesi olmaktan çıktığı söyleniyor. Ciddiyet gerektiren ve yüksek konsantrasyonla ortaya konan ancak ticari niteliği olmayan işlerse “elitist” olarak yaftalanıp değersizleştiriliyor.
Bu yeni zihniyetin tezahürünü şu an en yaygın biçimde sanat dünyasında gözlemliyoruz. Mesela İngiltere Sanat Konseyi’nin “Let’s Create” (Haydi Yaratalım) başlıklı tutum belgesini ele alalım. Bahse konu Konsey İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, üst düzey sanatsal faaliyetleri olabildiğince geniş bir kitleye yaymak için kuruldu. İlk dönemlerinde “yüksek sanatlara” öncelik tanıdı, opera, bale ve sanatsal dramaların sahneye konduğu tiyatrolar için gerekli fonu sağladı ancak kültürel görecelilik teorilerinin değer kazanmasıyla birlikte mevcut kültür sanat politikası sebebiyle eleştirilmeye başlandı. Şu an Let’s Create başlıklı bu tutum belgesini incelediğimizde Konsey’in bambaşka bir politika benimsediğini ve sırf insanlarda çekince yarattığı gerekçesiyle “sanat” ve “sanatçı” kelimelerini kullanmaktan bile imtina ettiğini, insanları seyirci olmak yerine katılımcı olmaya yönelttiğini görüyoruz.
Kültür sanat faaliyetlerine katılımın hayatı zenginleştirdiği tartışmasız bir gerçek ancak bu tarz bir katılımın toplumu geliştirmesi için her şeyden önce kurumsallaştırılıp bürokratikleştirilmemesi gerek. Let’s Create, “mükemmellik” (excellence) kelimesini burada kastettiğimiz anlamıyla yalnızca bir kez kullanıyor ve ardından söz konusu mükemmelliğin konser salonlarında olduğu kadar kiliselerde de bulunabileceğini* belirtiyor. Fakat sanat dünyasında karşılaştığımız bu bariz utanç yalnızca “mükemmellik” kelimesiyle sınırlı değil. Seçkinlik, deha ya da uygarlık dediğinizde de sizi benzer bir tutum bekliyor. Bu tür şüpheci tutumların kaynağıysa yüksek öğretimde uzun süredir dolaşımda olan postmodern teoriler, hatta özellikle de Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye hakkındaki fikirleri. Ve ne yazık ki, kendi sanatsal üretiminin dahi arkasında duramayan sanat dünyası tarafından da bütünüyle benimsenmiş durumda.
Cassandra misali kehanetlerde bulunmuyoruz ama yapay zekânın “sanatsal mükemmellik” kriterlerini daha da aşağıya çekmek için kullanılacağı bariz bir öngörü. Üstelik gerekçe olarak da sözde eşitlik iddialarına sığınılacak. Sanılmasın ki yapay zekâya karşıyız. Aksine sağlık, bilim ya da savunma gibi alanlarda kullanılması artı değer sağlıyor. Eğitim ve sanat alanındaki kullanımıysa hâlâ tartışmalı.
Yaratıcılık ve özgünlük söz konusu olduğunda yapay zekânın varoluşsal bir tehdit olduğunu söylemek çok da abartılı bir sav değil. Ürettiği saçmalıklar şu an kalite bakımından gülünç denebilecek bir seviyede olsa da şüphesiz kısa bir süre içinde gelişecek ve hem sanat komisyoncularını hem de medya kuruluşlarını gerçek kişilere ödeme yapmak yerine kendisini kullanmaya ikna edecek. Yapay zekâ öğreniminde yazarlarının haberi dahi olmadan gerçek kitaplar ve makalelerden faydalanılıyor ki, bu da üniversite öğrencilerinin endüstriyel ölçekte bir kopyalama faaliyetine iştirak edip bunu normalleştirmesine neden oluyor.
Aslında sırf bu bile sanat ya da eğitimle ilgilenen herkes için kötü bir haberken bahse konu sektörlerde görev alan yöneticilerin yapay zekâ kullanımından ötürü abartılı bir memnuniyet içinde olduğunu, ellerine geçen her fırsatta yapay zekâyı ön plana çıkardıklarını ve desteklediklerini görüyoruz. 2024 yılında Yükseköğretim Politikası Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, İngiltere’de öğrenim gören üniversite öğrencilerinin %53’ünün verilen ödevleri yapay zekâya yaptırdığını ortaya koydu. Oysa üniversiteler bu konuda sert bir tutum benimseyebilir ve yapay zekâ marifetiyle teslim edilen ödevlerde intihal kabul ederek disiplin sürecini işletebilir ama ne yazık ki şu an bu konuda önlem alınmasını geciktiren en büyük savunma, yapay zekâ kullanımını tespit etmenin zorluğu ve modern dünyanın bu yeni fenomenini yasaklamanın imkânsız olduğu. Elimizdeki nihai sonuçsa iyi bir çalışmayı kötü bir çalışmadan ayırt etmek için kullanmadığımız geleneksel yöntemlerin artık işlevsiz hale geldiği.
Benzer şekilde yayıncılık dünyası da yapay zekâ kullanımını eleştirmek konusunda isteksiz. Üstelik bu durum bilfiil sektörünün dayanağı olan yazarları tehdit etmesine rağmen. Bloomsbury Publishing'in kurucusu ve yöneticisi Nigel Newton, Guardian’a verdiği bir demeçte yazarların ilk paragrafı, hatta ilk bölümün tamamını yazmak için yapay zekâdan yardım almaları fikrine sıcak baktığını belirterek bunun, “ilk adımı atmakta tereddüt eden sekiz milyar insana yardımcı olabileceğini ve böylelikle de yaratıcı alanlarda çalışan insan sayısını artırabileceğini,” savunuyor.
İşte yine eşitlik meselesine geliyoruz. Yazar, ressam, fotoğrafçı ya da müzisyen fark etmez, yaratıcılık gerektiren alanlarda yapay zekâ kullanımı bütün olumsuzluklarına rağmen destekleniyor çünkü bu, “herkes sanatçı olabilir” ya da İngiltere Sanat Konseyi’nin tutum belgesinde vurguladığı gibi herkes “yaratıcı uygulayıcı” olabilir anlamına geliyor. İşin kötüsü bu düşünce yakın bir zamanda -şimdiye kadar dürüstlükten yana olmanın yegâne yolu olarak kabul edilen- liyakatin bilfiil kendisinin adaletsiz olduğunu savunan ve son zamanlarda sıklıkla bahsedildiğini duyduğumuz yeni bir entelektüel düşünceyle birleşecek gibi görünüyor.
Bu, çoğumuzun sanattan beklediği ne varsa onları tamamen tersine çevirecek bir durum. Çünkü sanatsal olanın değeri ve ondan aldığımız zevkin büyük bir kısmı kendi amatör yeteneklerimizin çok çok üstünde olan kişilerin üretimini hayranlık duyarak izlememizden gelir. İnanılmaz sıçramalar yapan dansçılara hayranlık duyarız, Mozart’ın Gece Kraliçesini dinlerken nefesimizi tutarız ve bunları özel kılan şey, bizim böyle eserler üretmeyi başaramamamızdır. Mükemmellik bir sorun değil, anlamın kendisi. Makine tarafından üretilen herhangi bir sanat ürünü ne kadar kusursuz olursa olsun asla bir ruha sahip olamaz; insani vasıflardan yoksun olmasıysa asla hayranlık uyandıramayacağı anlamına gelir. Üstelik dünyanın sekiz milyar “yaratıcıya” ihtiyacı olmayabilir de.
Yapay zekânın şu an sanata olan yegâne katkısı, politik spektrumun her iki ucunda da sanatı hor görenlere malzeme vermesi. Politik yaşamı boyunca sanatçının kendine özgü kabiliyetlerinden rahatsızlık duyan sağcı popülist, onların prestij kaybetmesinden keyif almakla kalmayıp yapay zekâ sayesinde artık herkesin “sanatçı olabileceği” fikrinden haz alıyor. Batı kanonunu yerden yere vururken çuvaldızı kendine batırmaktan da kaçınmayan solcu kesimse yapay zekânın “güçlendirici” ve “kapsayıcı” olduğunu savunuyor. Kısa bir süre sonra doğuştan gelen sanatsal yeteneklerin elitist olarak tanımlandığına şahit olacağız. O yüzden sanat dünyasının kendine gerçek amacını hatırlatması ve bunun için mücadele vermesi gereken bir an varsa, işte tam olarak o anın içindeyiz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






