Şebnem Gökçen • Orta Pişmaniye
6 Ağustos 2017 Öykü

Şebnem Gökçen • Orta Pişmaniye


Twitter'da Paylaş
0

Orta kahvesini hızlı hızlı yudumlarken bir yandan da komşusunun bakacağı kahve falıyla ilgili hayaller kurmaya başlamıştı. Fal onun için bir tören ihtişamı taşıyordu. Fincan yavaş yavaş avucun içinde dönerken sanki dünya duruyordu. Fal bittiği zaman da iki kişi arasında yaşanabilecek en uzun sessizliği yaşadığını düşünürdü. Dudakların arasından dökülmesini beklediği birkaç kelime daha beklerken. Ama fal bitti mi de biterdi işte. Onun aniden biten aşkları gibi. O gün fincanı yıkamadan çıktı komşusunun evinden. Tam mutfağa giderken bir telefon gelmiş ve hemen sonrasında apar topar çıkmıştı evden. Koşar adımlarla eve geldiğinde ev arkadaşını kapıda onu beklerken buldu. “Ne zaman oldu,” diye sordu. “Yarım saat kadar önce bir ara kapı çalınmıştı, herhalde o zaman kaçtı. Nasıl fark etmedim bilmiyorum,” dedi. “Her yere baktın mı, bütün saklandığı yerlere?” “Evet baktım, ama istersen sen de bak, dışarıda aramadan önce." Ani bir kararla arkasını dönüp apartman merdivenlerinden koşarak inmeye başladı. “Bu kedinin merakı onu değil beni öldürecek,” diye bağırıyordu. Kaybolan bir şeyi aramak keşke internette arama motoruna girdiğin birkaç anahtar kelime ve ‘ara’yı tıklamak kadar kolay olsa diye düşünürken ve çaresizlik hissi henüz zihnini ele geçirmemişken, bir anda tüm olumsuz düşünceler bulutunun arasından bir fikir ilk önce göz kırparak sonra da tamtakır belirerek kendini gösterdi ona. Fikir aslında çok basitti. Kedisini yıllar boyunca istediği şeyleri yapması için ödül mamalarla eğitmişti. Kediler eğitilmezdi ama onun kedisi obur bir kediydi ve güzel kokan her türlü mama için kedilikten bir süreliğine çıkmaya hazırdı. Pavlov’un köpeği onu görse bu üstün şartlanma örneğine şapka çıkarırdı. Kedisinin çok da uzağa gitmediğini tahmin ederek sokağın başına koştu ve ev arkadaşının pencereden attığı ödül mama paketini elinde sallamaya başladı. Sokak kedileri tarafından yenmeyeceğini bilse, ödül mamalarını teker teker eve doğru gidecek şekilde belli aralıklarla yere de dizerdi aslında. Aklına Hansel ve Gretel masalı geldi. Birden kendisini kötü kalpli, aç cadı olarak hayal etti. Ama onun açlığı sevgiyeydi. Kedisini sevmek için eve hapsetmişti, aşırı sevgiyle onu besledikçe besliyordu. Kısa süre sonra kedisiyle birlikte eve döndüğünde dizlerinin bağı çözüldü sanki. Belki de küçük bir heyecan, küçük bir maceraydı yaşadığı, ama onun içindeki dünyayı alt üst etmek için yetmişti. Sakin, sıradan, huzurlu, her şeyin orta kıvamda, orta kararında olduğu, belki biraz sıkıcı ama güvenli dünyasını. Kendini zorla kanepeye attığında, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ev arkadaşı hiçbir şey olmamış gibi yanına oturdu ve, “Bu sefer falda ne çıktı,” diye sordu. Ne de olsa onun bu ani ve ertelenmiş duygu patlamalarına alışıktı. “Aklımda fal mı kaldı sanki? Her zamanki gibi liman, gemi, tekne, yüzmek, liman ve liman gibi şeyler çıkmıştır,” dedi, arada burnunu çekerek. “Hâlâ mesajı almadın, değil mi? Bence sevgili komşumuz sana bilinçli ya da bilinçaltından yıllardır fal aracılığıyla aynı mesajı veriyor. Takıldın kaldın aynı noktada, hayatında hiçbir yenilik, hiçbir değişiklik yok, benimle takıla takıla da bir şeylerin şimdiye kadar değişmiş olması gerekiyordu. Sense en küçük bir heyecanda bayılacak gibi oluyorsun. Ayrıca hayallerinin bir bir yok oluşundan hiç konuşmayalım bile.” Bu sözler üzerine ne söyleyeceğini bilemese de, içindeki bazı duygu ve korku düğmelerine basılmışçasına daha da ağlamak geldi içinden. “Haydi bırak ağlamaklı ağlamaklı bakmayı da, bizimle geliyor musun bu hafta sonu, onu söyle.” İşte haftalardır üzerinde düşündüğü soru yine ortaya çıkmıştı. Ev arkadaşı ve onun erkek arkadaşıyla çıkacağı minik bir tatil üzerinde bu kadar da çok düşünmemesi gerekirdi, ama o tabii ki düşünüyordu, düşünüyordu. “Tamam, geliyorum.” İşte söylemişti. Bir adım atmıştı. Şimdi yapması gereken, bu kararının getirebileceği tüm olasılıkları düşünmemek, önceden boş yere endişelenmemek olacaktı. Yola çıkacakları gün geldiğinde pek de öyle olmadı. Yolculukla ilgili tüm ayrıntıları, nerelerde duracaklarını, nerelerde yemek yiyeceklerini önceden bilmek istese de, bu ‘her şeyi kontrol etme’ duygusunun ona hiçbir faydası olmayacağını da biliyordu. Ona kalsa bütün planı yapar ve planının her ayrıntısına sadık kalarak yolculuğun gerçekleşmesini sağlamaya çalışırdı. Oysa ki yolculuk arkadaşları onun tam zıttı denebilecek şekilde plansızlığı, rahatlığı, ani kararları ve ona bağlı aniden atılan adımları seven kişiliklere sahiplerdi. O da içten içe onlar gibi olmak istiyordu aslında. Onlar kadar cesur ve akışta. “Yine nerelere daldın,” diyen sesle irkildiğinde, cevap vermek yerine bütün bu düşünceleri hızlıca kafasından atmaya çalıştı. Zaten sorunun hemen ardından ani bir frenle arkadaşı direksiyonu toprak bir yola doğru kırdığı için o da arkada koltuğa düşmüş ve düşüncelerden eser kalmamıştı. Doğrulur doğrulmaz, “Nereye gidiyoruz,” diye paniğini gizlemeye çalışarak sordu. “Sürpriz!” cevabını aldığında hiç şaşırmamıştı ama içinde bu yolculuğa çıkmakla ilgili pişmanlık da doğuvermişti işte. Elinde değildi. Hafif kızgınlıkla sırtını koltuğa yasladı, kollarını göğsünde birleştirdi. İçinden kendi kendine olumlamalar yapmaya çalışıyordu: Ben güvendeyim. Evren güvenli. Ben herkese güveniyorum… Oysa asıl içinden geçen, arabadan inip koşa koşa otoyola doğru geri gitmekti. O anda bulunduğu şartlardan daha güvenli olduğunu düşündüğü otoyola. Uzun süre toprak yolda gittiler ya da ona öyle geldi. Etrafta kimsecikler olmamakla birlikte, doğru dürüst ağaç, bitki, hayvan, hiçbir canlı da yokmuş gibi geliyordu ona. Sonunda ileride ağaçlık bir alan ve park etmiş bir iki araba görmüştü; merakla yaslandığı koltuktan doğruldu ve arabanın orta boşluğunda öne doğru eğildi. Araba da aynı anda yavaşlayıp durdu. “Burayı bir arkadaştan duyduk, gözleme yapıyorlarmış, deneyelim ister misin,” diye kendisine sorulduğunda öyle bir rahatlamıştı ki, sorunun arkasından gelen muzipçe gülümsemeye odaklanamadı. Arabadan indiklerinde güneşin altında kendini daha da gevşemiş, rahatlamış buldu. Gözleri bir tabela aradı, gözlemeci ya da restoran, ama alışıldık büyük renkli tabelalardan yoktu ortalıkta. Sonunda asma yapraklarının arasına gizlenmiş ahşap bir tabela gördüğünde önce ne kadar minimal, ne kadar güzel bir tasarım olmasına şaşırdı, sonra da tabeladaki ismi okudu: Sevgi Gözleme Masalardan birine oturduklarında bu gözlemecinin alışık olduğu gözlemecilerden olmadığını artık tam anlamıyla görmeye başlamıştı. Etrafta ne bir gözleme sacı vardı, ne şalvarlı tatlı teyzeler. Aksine masaya doğru yaklaşan rasta saçlı bir erkeğin, elindeki tepsiden masalarına üç minik bardak bırakıp, “Hoş geldiniz, çimen suyu ile başlayın. Bugüne özel balkabaklı gözlememiz var, ama dilerseniz istediğiniz başka bir şeyle de yapabiliriz,” dediğini duyar duymaz etrafına tekrar bakınma ihtiyacı duydu. Hiç kimsede bir şaşkınlık ya da “nereye geldik biz böyle” ifadesi yoktu, buna yol arkadaşları da dahildi. Balkabaklı gözlemesini yerken ortamın ve yaşadıklarının sıradışılığına alışmış, tam sohbete dalmıştı ki, garsonun tekrar masanın başında belirdiğini hissetti. Kafasını kaldırdığında ilk önce küçük bir insan görür gibi oldu, sonra onun bir kukla olduğunu anladı. Kuklayı tutanın garson olduğunu gördüğünde, “Her şey nasıl, gözlemeleri beğendiniz mi,” dendiğini duydu. Ama konuşan garson değildi. Çim suyu, balkabaklı gözleme, rasta saçlı garson, aynı zamanda da vantrilok, ben de harikalar diyarındaki Alice, diye geçirdi içinden. Garson o sırada vantrilok olmak istediğini, bu şekilde pratik yaptığını açıkladı da, durum birazcık normalleşir gibi oldu. Hemen ardından da gözlemeleri annesinin yaptığını, ayrıca isterlerse ona fal da baktırabileceklerini ekledi. Fal kelimesini duyar duymaz heyecanla “isterim” demiş olsa da, bir an pişmanlık duydu. Böyle bir ortama nedense falı yakıştıramamıştı. Önyargılarını alt üst eden bir gün yaşıyordu, şimdi de bu ortamda bakılacak falla da ilgili bir önyargıya varmasa çok iyi olacaktı aslında. Zaten falı bakacak olan kişi masalarına gelip yanındaki sandalyeye oturduğunda da her zamanki gibi önyargının nasıl bir şey olduğunu anlamış oldu. Bembeyaz uzun saçları kadının beline kadar geliyordu. Üzerindeki uzun ve bol elbisede gökkuşağının tüm renkleri vardı herhalde. Yaşını hiç belli etmeyen postürü ise ondan yaşça çok genç olanları bile utandıracak kadar dikti. Elindeki küçük kutuyu masaya koyduktan sonra kendini tanıttı. Biraz havadan sudan sohbet ettiler. Ortamdan, gözlemelerden, Sevgi Gözleme’yi nasıl hayal ettiklerinden ve yarattıklarından. Hemen sonrasında kadın usulca masada duran küçük kutunun içindeki kart destesini çıkartıp iki avucunun içinde tuttuğunda, “Fal süresince bu iki yakışıklı bizi dinlemesin istersen,” dedi, önce ona sonra da arkadaşlarına bakarak. Fal bittiğinde gerçeklikten çok uzak, bir rüyanın içindeymişçesine bir hisse kapılmıştı. Arkadaşlarının bir iki masa ötede oturduklarını gördü ama ne kalkıp onların yanına gidecek ne de onlara seslenecek gücü yoktu sanki. Alice olmayı çoktan geçmişti, bu yaşadıkları ‘harikalar’dan öte, gerginlik yaratan sürreal bir senaryo hissi veriyordu, o da bu senaryonun içinde sıkışmış kalmış bir David Lynch karakteriydi sanki ve filmin sonunu kestiremiyordu. Arabaya geri bindiklerinde Sevgi Gözleme tabelası altında onlara el sallayan anne ve oğlunun ve tabii ki kuklasının imajı hafızasına kazınmış şekilde yerini aldığında, filmin sonu bu galiba, diye içinden geçirdi. Tekrar otoyola çıktıklarında gerçek dünyaya döndü. Üzerindeki şapşallık biraz olsun gitmişti. Arabada kimse konuşmuyordu. Sadece düşüncelerine eşlik edecek kadar melankolik bir müzik duyuluyordu. Çok sevdiği bir filmin çok sevdiği albümünden çalan şarkılar. Falı düşünmemeye çalışıyordu, neyse ki arkadaşları da bu konuda tek bir soru bile sormamışlardı. Belki de sorsalar, daha mı iyiydi? Konuyu o açtı. “Falı sormadınız,” dedikten sonra bir süre bekledi, birkaç saat önce yaşadıklarının gerçekliğine hâlâ şüphe ile yaklaştığı için “ne falı?” diye bir cevap almaktan korkuyordu. “Senin konuyu açmanı bekliyorduk. Hem artık çok düşünme, ne çıktıysa çıktı, bize de anlatma, artık aksiyona geç.” “Aksiyon” kelimesini duyar duymaz beyninde bir kelimeler zinciri tetiklenmişçesine üzerlerinde “bırak”, “niyet”, “güven”, “yeni başlangıçlar” yazan kartlar gözünün önüne gelmeye başladı. Falında çıkan kartlar. Aslında bilmediği şeyler değildi. Sadece bulunduğu o çok değişik ortamda, karşısındakinin çok yumuşak bir ses tonuyla anlatımı falın etkisini kat kat artırmıştı. En çok da yaşlı kadının kendisine istemekten neden korktuğunu sorması ve bir şeyi “az çok, şöyle böyle” istemesinin kendisine hiçbir şey kazandırmayacağını söylemesi zihninde takılmış plak gibi tekrar ediyordu. Öyle ki, arkadaşlarının ona seslendiğinin, arabanın da durmuş olduğunun bir iki saniye sonra farkına vardı. Daha önce bulundukları mekândan olabildiğince farklı, bir o kadar da herkesin alışık olduğu bol otobüslü bir mola yerine gelmişlerdi. Hangi mola yeri olduğunun pek önemi yoktu, çünkü zaten hepsi birbirine benziyordu. Lavabolar aynıydı, yiyecekler ve içecekler, marketlerde satılanlar hemen hemen hep aynıydı. Tanıdık, sürprizsiz. Marketin dar koridorlarında öylesine dolaşırken gözüne çarpan üç tane A4 boyutunda fiyat görselinin yanına geldi. Sırasıyla “Küçük Pişmaniye”, “Orta Pişmaniye” ve “Büyük Pişmaniye” yazıyordu üzerlerinde kocaman harflerle. Yazıların altında duran kutulara baktı ve eli ortada duran orta boy pişmaniye kutularından birine gitti. Orta Pişmaniye’yi elleriyle tutarken, zihninden çok kalbinde hissettiği büyük bir pişmanlık duygusunun ağırlığıyla olduğu yerde kalıvermişti. Kıpırdamadan duruyordu. Sanki ölüm döşeğindeydi de, hayatında yapmadığı tüm şeyler için büyük bir pişmanlık duyuyordu. Yapmaktan korktuğu ya da yapmanın zor olduğunu düşündüğü her şey için ve sırf bu yüzden yeterince çok istemediği şeyler için büyük bir pişmanlık duyuyordu. Ama ölüm döşeğinde değildi. Bu duygu yoğunluğundan sonunda kendini sıyırıp Orta Pişmaniye’yi yerine geri koyduğunda, aslında canının hiç pişmaniye istemediğine karar verdi. Hemen sonrasında mola yerinden ve sıradan hayatından koşarak değil, uçarak çıktı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR