Kaan Murat Yanık’ın daha önce 2017 yılında yayımlanan romanı Uzakların Şarkısı yeni baskısıyla tekrar okurla buluştu. Kitap, gelenekselle modernin, modernle de gelenekselin dirsek temasının çok ötesindeki bağından doğmuş bir roman olarak günümüz edebiyatında farklı bir yerde konumlanıyor.
“Yaşamak ile var olmak aynı şeyler değil. Aralarında sonsuz bir boşluk var ve hepimiz o boşluğun içinde debelenip duruyoruz. Aynı çerçevenin içinde sırtımızda türlü yüklerle, omzumuza mühürlenmiş ucu kim bilir kimin elinde olan iplere bağlı olarak bıkmadan, usanmadan aynı oyunları oynama devam ediyoruz. Sahnede bizi eğlendirene bakıp ‘Bu benim!’ diyerek yaralarımıza gülüyoruz. Oysa bizi sahneye çıkarıp iplerimizi ileri geri oynatmak istediklerinde, dişlerimizle koparmalıydık o ipleri. Dişimiz kırılırdı; en fazla kolumuz, bacağımız… Neticede kukla değil miyiz, ne fark eder ki bizim için. Ama yapamadık işte… Çünkü insanız; zayıfız, riyakârız, korkarız, alçağız!” Bu alıntı insanın varoluşundan beri farkında olduğu, ancak “insan olduğu, zayıf, riyakâr, korkak, alçak olduğu” için yüzleşemediği, kılcal damarlarından başlayıp dudaklarına kadar metastaz yapmış gerçeği. Alıntının sahibi ise; Kaan Murat Yanık’ın Ketebe Yayınları’ndan çıkan Uzakların Şarkısı romanına renk katan onlarca karakterden biri olan meşhur meddah Fıstıkçı Şahap. Yanık’ın kitabı da, tıpkı Fıstıkçı Şahap’ın söylediği gibi dizginlerini başkalarının tuttuğu hayatlarını kendi ellerine almak isteyenlerin yaşadığı içsel trajediyi, günümüz ve çeyrek asır öncesinin İstanbul’una dayanan bir hikâyeyi iç içe geçirerek anlatıyor.
Kitabın kahramanı Bünyamin, büyük aşkı Eylül’ün onu aldatıp bu dünyadan göçmesiyle, zaten sallantıda olan hayatının dibini görür. Ölümlerden ölüm beğenir, yanına yaklaşamaz. Tımarhaneden aldığı “diploma” bir işe yaramaz. Uykusuz geceleri bal eyleyip kafasını motora bağlayacak ilaçları çerez niyetine yuvarlar. Okulla iş arasındaki monoton yaşamı bitince, kendini tekrar hayata döndürecek romanını yazmak için ülkenin öbür ucuna, Kars’a gider. Buranın havası, suyu, insanı iyi gelir Bünyamin’e. Büyükşehrin kargaşasından uzakta, yepyeni bir hayatta günlerini geçirip geçmişinden sıyrılmaya çalışırken Besti Nine’yle tanışır. Onun doğallığından fazlasıyla etkilenen Bünyamin, sık sık Besti Nine’yi ziyarete gider. Nine de ona ısınır. Aralarında kendiliğinden adı konulmamış bir dostluk oluşur. Bünyamin yine sıradan bir ziyaret gününde Besti Nine’nin büyük sırrına vakıf olur: Nine’nin 266 yaşında, Zencefil isimli bir papağanı vardır! Pek de dertlidir. Zencefil, Bünyamin’in yazar olduğunu öğrenince kendi hikâyesini yazmasını ister ve başlar anlatmaya. Biz de onun peşinden 18. yüzyıl İstanbul’una uzanırız.
Zencefil’in memleketi Delhi’deki en yakın dostu Gülbadem’dir. Gülbadem Hindistan’da bir vezirin oğludur. Her ne kadar hoppa biri olsa da fenni bilimlere meraklıdır, eli de yatkındır. Babası onun bu ilme olan ilgisini artırmak, işinin ehli olup kendi halkına, sultanına faydalı olmak için Gülbadem’i İstanbul’a göndermeye karar verir. Gülbadem de Zencefil’i yanına alarak İstanbul’un yolunu tutar. Burada ustası Sunullah Efendi’nin buyruğu altına girer. Ustasuyla beraber sabahtan akşama kadar yeni silahlar yapmak için çalışır. Boş kaldığında da Galata’nın, Karaköy’ün bambaşka âlemlerine “akar”. İkinci bir hayat gibi yaşadığı çalışma saatleri dışında kalan vaktinde, dolaştığı sokaklarda, uğradığı kahvehanelerde yeni dostlar edinir. Sarhoşlarla, kopmuş kellelerle, dumanlı zihinlerle, dünyalar güzeli kadınlarla dolu şehrin bambaşka bir yüzüyle tanışmış olur. Bu arada Sunullah Efendi’yle olan çalışmaları aksamaya başlar. Sultan da durumdan şikayetçidir ve Sunullah Efendi’yi, silahları bitiremezse görevden almakla tehdit eder. Gülbadem de üzerine vazife olmayan işe karışıp ustasıyla Ebabil diye bir silah yapacağını, bu silahın düşmana göklerden kızgın yağlar dökeceğini, saray surlarını yerle bir edeceğini, kafirlere kaçacak delik aratacağını söyler. Sultan da Sunullah Efendi ve Gülbadem’e altı ay mühlet ve sınırsız para, mühimmat, adam tayin eder. Ustayla adamı, ilk günkü canla başla çalışıp Zencefil’in de yardımıyla (!) bu uçan silahı bitirip Sultan’a gösterir. Vaziyet karşısında şaşıp kalan Sultan, Gülbadem’i de “sarayın adamı” ilan eder.
Gülbadem bu başarısının ardından Galata sokaklarında dolaşırken bir “Ruhhane”ye girer. Burada iyileşmeyi bekleyen kızlardan İpek Böceği’ne aşık olur. Zencefil de aynı dertten mustariptir. O da Fülfül’e abayı yakar. İki dost aşklarıyla kavrulurken esas alev şehrin tam göbeğindedir. “Ruhhane”nin kurucusu Ruhsar, Sultan’a karşı bir isyan planlamaktadır. Hedefi de onu tahttan indirip yerine halkın geçeceği bir yönetim biçimi getirmektir. Gülbadem vaziyete uyanınca hem bunun önüne geçmek hem de biricik aşkı İpek Böceği’ni kurtarmak için kendini tehlikeli bir maceranın içinde bulur.
Kaan Murat Yanık, Uzakların Şarkısı'nda, Bünyamin özelinde çıktığı, adım başı karşılaştığımız “modern bireyin açmazları” konusunu iğneleyerek kendine bir yol açıyor. Bu yolun devamında büyülü gerçeklikle kurduğu ilişki ile bu toprakların kadim meselelerinden Doğu’yla Batı arasında sıkışıp kalan bireyin ahvalini, halkına sırtını dönmüş iktidarı, o iktidara kulaktan kulağa kafa tutanları geniş bir açıyla ele alıyor. Gözünü aşağı indirdiğinde ise; Doğu’nun mitlerini, büyülerini, gizemlerini, sarayın dilsiz duvarlarını bu perspektife özgü bir dille okura sunuyor. Uzakların Şarkısı, gelenekselle modernin, modernle de gelenekselin dirsek temasının çok ötesindeki bağından doğmuş bir roman olarak günümüz edebiyatında farklı bir yerde konumlanıyor.


.jpg)



