Kırık Şehir’in bitiminde yer alan Sonsöz’de masalsı anlatım sürüyor, ama bu kez umut ve ışıkla.
Raşel Meseri, İzmir doğumlu bir sanatçı ve yazar. Sinema-TV alanında öğrenimini tamamladıktan sonra çeşitli belgesellere ve kısa filmlere imzasını atan, tiyatro oyunları, öykü ve çocuk kitapları yazan Raşel Meseri, çok yönlü bir sanatçı oluşuyla dikkat çekiyor. Senaryo yazan, edebiyatla yoğun olarak ilgilenen Raşel Meseri’nin, “oje-resim” adını verdiği özgün soyut/sürreal resim çalışmaları da sosyal medyada ilgiyle takip ediliyor. Yetişkinler için kaleme aldığı Köpekbalıklarının Kayıp Şarkıları’nı yayımladıktan birkaç yıl sonra yepyeni bir romanla okurlarını selamlıyor Raşel Meseri.
Kırık Şehir adlı roman, çok katmanlı yapısıyla, içeriğindeki anlam zenginliğiyle, akıcı ve sürükleyici diliyle son zamanlarda yayımlanan nitelikli, derin ve özgün yapıtlar arasında hak ettiği yeri alıyor.
Kırık Şehir, toplumsal hayatın pek çok sorununa değinmeyi ve kişileri aracılığıyla onları dillendirmeyi başaran, yoğun, sıkı dokulu bir yapıt. Özellikle kadın meselesine odaklanılan bu romanda toplumun kıyısında kalmış mağdurların; kadınların, eşcinsellerin, azınlıkların, çocukların zorlu bir şiddet sarmalı içinde yaşam mücadelesi vermeleri, gerçekçi bir yaklaşımla dile getiriliyor. On altı yaşındaki gelin Ferah’ın trajik hikâyesi içimizi acıtıyor. Kırık Şehir’de farklı kimlikler, farklı sınıf ve sosyal katmanlardan gelen insanların metropol yaşamının acımasız çarklarında yok olmama ve hayatta kalma mücadelesine yakından tanık oluyoruz.
Kasvetli, sisli, puslu, yağmurlu, dolu yağışlı, karanlık bir günü kapsıyor roman olayları. Olaylar tek günde geçiyor; yirmi dört saat içinde yaşanan olaylar birbirine bağlanıyor. Daha sabahın erken saatlerinden itibaren şehrin üzerine kâbus gibi çöken sis ve yağmur giderek yoğunlaşıp hızını artırıyor. Saatler ilerledikçe trafik sıkışıyor, insanlar mahsur kalıyor, korkunç bir sel felaketine uğrayan şehirde yaşam duruyor, yollar, caddeler suların istilası altında kalıyor. Telefon hatları ve internet sık sık kesiliyor. İletişim durma noktasına geliyor.
Olayların tek günde geçmesi ve insanların bir faciaya sürüklenmesi antik tragedyaları anımsatıyor bizlere. Romanın üzerine çöken yağmur bulutları, sis, karanlık ve kasvet, erkekler tarafından öldürülen binlerce kadının yası gibi. Romanda, yazar, birbirinden farklı roman kişilerinin bakış açılarını ustalıkla bir araya getirerek kadın meselesine yoğunlaşıyor.
Kırık Şehir, sinematografik özellikler taşıyan, paralel kurguyla oluşturulan bir roman. Aynı günde, metnin şimdiki zamanı içinde, farklı kişilerin yaşadığı olaylar dile getirilmekte, yaşananlar metnin içinde birbirine bir ağ gibi örülmekte. Bu olayların ortak noktası, şehre büyük bir felaket getiren yağmur ve sel baskınıdır. Kimi bir taksi içinde trafikte saatlerce sıkışıp kalır, bir başkası görev yaptığı binadan bir türlü çıkamaz, dışarıya adım atmak olanaksızdır. Yaşanan felaket herkeste büyük bir paniğe yol açmıştır.
Kırık Şehir’de, roman kişilerinin kendi iç dünyalarında yaşadıklarını, geçmiş yaşantılarını, pişmanlıklarını, ruhsal çelişkilerini ve içsel sorgulamalarını, onların zihninde akan düşüncelerle, zamansal ileri ve geri gidiş gelişlerle öğreniyor; onları daha yakından tanıma olanağı buluyoruz. Romanın “tanrısal anlatıcı”sı sıklıkla kendi varlığını Saniye Gule, Berrak, Zeliha ve Yeşim’in bakış açısının içine yerleştiriyor. Bu konumlanma, metnin içerdiği masalsı üsluba da uygun düşüyor.
Kırık Şehir, önce masalsı bir Öndeyiş’le başlıyor; “kırık şehrin” canlı bir varlık gibi kişileştirildiği Öndeyiş’ten sonra kişilerin adlarıyla bölümleniyor roman metni. Önce şehrin kenar mahallelerinden birinde yaşayan Saniye Gule’nin tanık olduğu bir olayla irkiliyoruz; sabahın çok erken saatlerinde, karşı komşusu olan genç gelin Ferah’ın elinde kanlı bir bıçakla pencereye çıktığını görüyor; o korkunç an Saniye Gule’nin zihninde adeta sabitlenirken, birdenbire sabitlenen an bitiyor ve Ferah pat diye yere düşüyor. Böylece birdenbire olayların içine girdiğimizi fark ediyoruz.
Çok genç yaşta kendisinden yaşça büyük bir adamla evlendirilen Ferah, kocasından gördüğü şiddete dayanamamış, kocasını uyurken bıçaklayıp öldürdükten sonra pencereden atlayıp intihar etmiştir. Saniye Gule, tanık oldukları nedeniyle büyük bir dehşete düşmüştür.
Bir sonraki bölümde, avukat Berrak, aynı şehirde, aynı günün aynı sabahında bir kafede kahvesini yudumlar ve zamanın geçmesini bekler. Biraz sonra adliyeye gitmek üzere yola çıkacaktır. Berrak, pencereden dışarı bakarken sabahın kasvetini, sisi, bulutları, şiddetli bir rüzgârın aniden esmeye başlamasını gözlemlemektedir: “Her an birisinin kafasına ineceğini düşündüren tekinsiz tabelalar zangırdadı, sertleşmiş ve tutma kabiliyetini kaybetmiş macunlu camlar intihar edeceklerini ayan beyan titreyerek belirtti, yerden kalkan tozlar caddenin muhtelif odaklarında anaforlar oluşturdu. Klakson çalarak önündekini hıza davet edeceğini düşünen araçlar şahlandı, trafik ışıklarını iplemeyen yayalar arabaların arasından karınlarını içlerine çekerek geçti.” (s.19) Görüldüğü üzere, romanın tanrısal anlatıcısı, roman kişisinin bakış açısına kendini yerleştirmekte, olay ve durumları masalsı bir anlatımla, kişileştirmeler yoluyla ifade etmektedir.
Avukat Berrak, şiddete maruz kalan, haksızlığa uğrayan kadınların davalarına girmektedir daha çok. Kadınların yaşadığı acılara, şiddete karşı çıkan Berrak, vicdani duyguları ve adalet anlayışı güçlü bir avukattır. Kafedeki televizyondan gelen ses, şehir sakinlerini sel tehlikesine ve trafik yoğunluğuna karşı uyarmaktadır. Birden yağmur iner şehrin üzerine: “Yağmur habersiz geldi. Çiseleyerek değil, musluklarını tam hız açarak. Ortalık bir anda Nuh devrine döndü.” (s.23) Bunun üzerine Berrak, kafeden çıkıp alelacele bir taksiye atlar. Yağmur hızlanır gitgide. Trafik iyice sıkışır.
Bu esnada bindiği taksinin şoförüyle laflamaya başlar Berrak. Taksinin radyosundan bir haber duyulur: “…Sıradaki haberimiz bir aile dramı; günün erken saatlerinde kocasını katlettikten sonra hayatına son veren kadın, görgü tanıklarının verdiği ifadelere göre… Şoför radyoyu kapattı. “Kusura bakma abla, radyoyu kapatıyorum. Bu bizim komşunun haberi galiba. Sabah sabah bu olaya uyandık. Mahvolduk. Dünyamız karardı.” (s.29)
Kenar mahallede genç kadının intiharına tanık olan ve o an büyük bir şok geçiren Saniye Gule’nin kocası Azad’dır taksinin şoförü. Trafik durmuş, dışarı çıkacak ve adım atacak en ufak bir yer kalmamıştır. Daracık bir taksi mekânında sıkışıp kalan Berrak ile Azad, günlük hayata dair konularda sohbet ederlerken Berrak onu bir şekilde küçümsediğini, ona tepeden baktığını zihninden geçirir ve bu nedenle kendini sorgular.
Daha önce, arkadaşı Zeliha ile sabahleyin adliyede buluşmayı kararlaştırmış olan Berrak, ona telefon edip geç kalacağını, trafikte beklediğini söyler. Zeliha, adliyenin sel nedeniyle ne durumda olduğunu anlatmaya çalışır. Sular, şehirde birçok yeri kaplamaya başlar. Sürekli kesintiye uğrayan radyo ve internet hatlarından zar zor alınan haberlere göre, şehirde erkek cinayetleri başlamış; birçok kadın, kendisinden şiddet gördüğü kocasını ya da sevgilisini büyük bir öfkeyle katletmiştir. Yaşanan pek çok şey tersine dönmüştür şehirde.
Zeliha’nın görüntülü telefonla anlatmaya çalıştığına göre, adliye binasının durumu çok kötüdür. Yeni bir bina olmasına rağmen epeyce düzensiz ve bilinçsiz yapıldığı için binanın alt katlarını su basmış, lağım fareleri ortaya çıkmış ve binayı işgal etmeye başlamışlardır. Eril ideolojinin temsilcisi olan kimi kendini beğenmiş hâkimler, savcılar, üst düzey görevliler, farelerin istilasıyla paniğe kapılmış, oradan oraya kaçışmaktadır Zeliha’nın söylediğine göre. Zeliha bu durumu hem komik hem de acınası bulur.
Adliye binası, romanda güçlü bir metafor olarak yer alıyor ve yapıtı farklı anlam katmanlarına açıyor. Toplumda her şeye, her kuruma egemen olan eril ideoloji, “devlet baba” imgesiyle somutlaşıyor. Devlet, eril ideolojinin biçimlendirdiği bir mekanizmadır Berrak’ın zihninden geçenlere göre. Gücü, iktidarı, tahakkümü temsil eden eril bakış açısı ve yerleşik ataerkil önyargılar, kadınların uğradığı haksızlıklar karşısında da adaletli davranılmasını engellemektedir. Adalet, şiddet mağduru olan, yok edilen kadınlardan yana tecelli etmemektedir ne yazık ki. Mağdur kadınlara bile suç isnat eden, erkeklere hafifletici nedenler bulan bir “adalet”tir bu. Acılar her yerde yaşanır şehirde. O felaket gününde ise, her şey tersine süreçlere evrilmekte, kadınlar erkeklerden intikam almaya başlamaktadır.
Kadınların örgütlü veya bireysel mücadeleleri, Berrak’ın asistanı olan ve hukuk fakültesini yıllar önce bırakan Yeşim’in yaşantıları üzerinden anlatılıyor. Bir eşcinseldir Yeşim, anne babasını kaybettiği için kimsesi yoktur ve ani bir kararla yaşadığı şehri terk ederek bu şehre gelir. Bazı rastlantılar sonucu kendisini Ayla ve onun mücadele arkadaşları Gece Avcıları’nın arasında bulur. Gece Avcıları, sokakta şiddet gören kadınları her gördüklerinde hemen birbirlerine haber verir ve şiddet uygulayan erkeğe “karşı şiddet” uygulayarak onu bertaraf ederler. Yeşim, bunu bireysel bir yöntem olarak görüp eleştirse de bir süre sonra onlara katılacaktır. Üstelik judo bilmesi Yeşim’e bu konuda olumlu puan kazandıracaktır.
Kadına dair birçok konunun dile getirildiği, kadın mücadelesine dair yöntemlerin tartışıldığı Kırık Şehir, yaşadığımız gerçekleri kimi çarpıcı ayrıntılar ve insan hikâyeleri üzerinden dillendiriyor. Gerçekçi bir roman özelliği gösteren Kırık Şehir, yer yer bir distopyaya ve masalsılığa da göz kırpıyor; böylece yalınkat gerçekçi olmaktan uzaklaşarak düşlerle gerçekleri harmanlayıp bütünsel hakikati işlemeye çalışıyor.
Trafikte saatlerce bekleyen arabaların bir anda azgın sulara kapılmaları, annesinin kullandığı arabanın arka koltuğunda saatlerce bekleyen, uyuyup uyanan ve pencereden bakan küçük bir çocuğun gözünden şöyle anlatılıyor:
“Suya kapılmış araçlar, arabanın arka koltuğunda kedisi Kiki’yi hayal ettiği uykusundan yeni uyanmış çocuğa, büyülü bir melodi eşliğinde eğlenceyle yola koyulmuş bir konvoy gibi göründü. Görünmez olan ama duyulabilen şehrin kavalcısının sihirli nağmeleri eşliğinde birazdan sevinçle, neşeyle denize atlayacak gibi duruyorlardı.”(s.198)
Kırık Şehir’in bitiminde yer alan Sonsöz’de masalsı anlatım sürüyor, ama bu kez umut ve ışıkla: “Gecenin karbon tozları evlerin çatılarının üstüne yağarken şehir gözkapaklarını sonuna kadar açık tuttu. Uyumayacaktı. Unutmamak için! (…)
“Sabah güneş tepelerin ardından gülümseyerek uyandı. Gerindi, esnedi, uzandı. Mutluluktan ışıldadı. Coşkuyla zıpladı…” (s.199)
Hayatın diyalektiği karamsarlığa izin vermiyor, ertesi sabah güneş parlarken şehir yeniden uyanıyor. Yeni bir mücadeleye güç ve umut katmak, mağdurlarla dayanışmak üzere…
*Raşel Meseri, Kırık Şehir, roman, Alfa Yayınları, Temmuz 2020






