“Sanki bir şey etrafımızda dönüyor, kıyıya vurmak için bekliyordu. (…) Balina, bir gece adanın sığlıklarına vurdu. Tıpkı kapının altından sıvışan bir kedi gibi suyun üstünde belirdi. (…) Birkaç yaşlı bunun bir alamet olduğunu söyledi, ama iyiye mi kötüye mi olduğuna karar veremediler.”
– Balinanın Ölümü, Elizabeth O’Connor
Sevgili Manod,
Karşısına oturtulduğum bir manzara oldun. Sana bakarken, seni okurken buldum kendimi. Yerleşmiş göründüğün yerde belirişlerinin tümü dikkatimi çekti. Daha doğrusu bir türlü yerleşemeyişin, ayrıksılığın beni sende durdurdu, sana baktırdı. Yollarımız çarşıda-pazarda değil, kurgusal bir metinde kesişti. Ki ben kentlerin caddelerinde değil, daha çok yol aldığım metinlerde doğurgan karşılaşmalar yaşarım. Sokakları dolduran yaşamın nesnesi (veya öznesi) insanlarda hayat yok gibi, canları çekilmiş sanki. Ne varsa, gönlümün coğrafyası gibi duran metinlerde, bu metinlerin etrafında döndüğü insanlarda hayat buluyor, kendimi görebiliyorum. Kendimi gördüğüm aynalarda durabiliyorum sadece. Öyle, çünkü başım kendimle dertte; bütün meselem, kendimi çözmek… Seni de, Elizabeth O’Connor’un yazdığı romanda, Balinanın Ölümü’nde buldum. Durduğun yer, verdiğin fotoğraf, içine sızmış çokluğun karmaşası, göründüğünden ibaret olmayışın, hem o hem bu oluşun yancağızına düşürdü. Bana epey konuştun; kendini açarak beni de açmış oldun.

Sende durmam için, bir adanın sakini olman yeterli sebep oldu. Zira epeydir zihnimi şu soru meşgul eder: İnsan ada mıdır? Bütüne kapanarak, ona yabancılaşarak, etrafını örüp kendine gömülerek var kalabilir ve olabilir mi? Bir adada, ana karadan büsbütün korunabilir mi? Ana kara kıyılarına vurmaz mı, kıyılarını döven dalgalarla duvarları yıkılmaz mı? Bilirsin sanırım, ada bir metafor, bir simge! Başkasının çevrelemediği ve sızmadığı bir kendilik mümkün mü? Hayat, başkasına (yaralanmaya) açık olmadan, sadece kendine sarılarak geçilecek bir mevsim mi? Etraf olmadan, insan nasıl dışarı çıkabilsin? Dışarı çıkmaz ise, kendisine nasıl katlansın? Dahası, dışarıda nefeslenmemiş bir kendilik boğulmaz mı, rüzgâr yemeden öylece çürümez mi?
Bir adada görünce seni peşine düştüm, açılmanı seyre koyuldum. On sekiz yaşındasın daha. Şüphesiz sorularımın tümüne cevap değilsin ama kımıldanışlarının her birinde zihnime ışık düşürebildin. Üç mil uzunluğunda ve bir mil genişliğindeki adanın kıyılarına vuran balinayla birlikte göründün, görünerek adayı gösterdin. Geçmişte kalmış görünen bir savaşın artığı; on iki aile, bir papaz ve deniz fenerinin içeriklendirdiği adanın nasıl yaşattığı ve gördürdüğünü… Çoğu erkeğin savaşta öldüğü, gençlerin de iş bulmak adına ana karaya göçtüğü adada, bir şekilde adayla kalmamış, uzak yerlerin sesleriyle kalmışsın. Gittiğin kilisede bulduğun dergilerde görünen ana kara çağırmış seni, orada okuduğun İncil ve romanlarla işlenmiş için. Dilin farklılaşmış, adadan taşan bir içerikle karıştığın insanlar yetmez olmuş sana. Ruhunu dolduran çokluğun uğultusuyla, annesi ölmüş bir kız kardeşe anne olmakla, sana evin köpeğinin ismiyle seslenen babayla kalmışken, adada ama bir ada olmadığın hakikati, gövdende ve dahi ruhunda çiçeklenerek görünür olmuş. Haklısın! Kendisi de Britanyalı olan şair John Donne, kaç yüz yıl öncesinden şöyle sesleniyor: “Hiç kimse ada değildir, kendi başına bütün de değildir; herkes kıtanın bir kısmı, okyanusun bir parçasıdır. Bir parça toprağı deniz alıp götürse, bir burun nasıl küçülürse Avrupa da küçülür. Herhangi bir insanın ölümüyle eksilirim ben, çünkü insanlığın bir parçasıyım. Bu yüzden çanların kimin için çaldığını sorma, çanlar senin için çalıyor.” Ana karadan adanıza varmış gazetelerde okuduğun haberlerin seni kaygılandırması anlaşılır geldi. Kıyılarınıza vuran balinayı, denizde olup biten şeylerin işareti olarak görmen, gözlerini uzaklara dikmesi de öyle… Hayatın bütünü değiliz, hayatın bir yerine bırakılmış cüzleriz. Bir olaylar toplamıyız; her ne oluyorsa, olup biten şeylerin ucunda beliriyor, bir “şey” oluyoruz. Olsa olsa, dalgayız; denizde olup bitenin görünümü olarak kıyılara vuruyor, birbirimizin üzerine yığılıyoruz. Denizin ve dahi hayatın köpüğü gibiyiz.

Kıyıya vuran balina size denizi ve uzakları düşündürdüğü gibi, bu “olay”ın ana karada konuşulması da sizi (adayı) ana karaya gördürtmüş. Üniversitede, bir projede çalışan iki akademisyenin (Joan ve Edward) kıyıya vuran balina üzerinden adaya gelişi, burada sen üzerinden adaya temasları, onu (sizi) masaya yatırılmış bir şeymiş gibi eşelemeleri, senin onlar üzerinden ana karanın rüzgârlarına açık kalman, dahası Edward ile yakınlaşmanda sende olan şey, yaralanman, epey düşündürttü. Öyledir; her karşılaşma bir keşif imkânı sunar, birbirlerine yabancı iki tarafın birbirlerini eşelemesini doğurur. İlk kez yürünen birer patika gibi, köşe-bucak bakınılır, elden geçirilirler. Sizde olduğu üzere… Sizin için ana kara ilginçtir, ana kara için de siz. Ama bir adalı, hem de on sekiz yaşında olan sen, ana karanın çetrefilli pratiğinden habersiz olduğundan daha saf kalırsın. İçeriğinle adadan herhangi biri olmadığın anlaşılır, bu seni ana karadan iki akademisyenin “işine yarar” kılar, onlar seni araçsallaştırırken sen saf içeriğinle onlara kendinde yer açarsın. Bir yaralanma hali çıkar ortaya. Ana karadan gelen bu iki insan üzerinden başka türlü bir hayat değmiştir sana; durduğun yer daha bir yetmez olmuş, çekip gidecek gibi olmuşsun. Bu bir yara halidir. Bir ada olmadığın, dünyanın tümüne aitliğin anlaşılmıştır. Bir Britanyalı daha ve yine kaç yüz yıl öncesinden bir sesleniş. Şöyle der Fancis Bacon: “Bir insan yabancılara nazik ve cana yakınsa, bu onun bir dünya vatandaşı olduğunu ve yüreğinin diğer kara parçalarından ayrı bir ada değil de onlara bağlı bir kıta olduğunu gösterir. Başkalarının ıstırabı karşısında merhamet duyarsa, yüreğinin yara almasına rağmen başkalarına pelesenk yağı sağlayan asil ağaçlar gibi olduğunu gösterir.” Sen Bacon’un anlattığı insan olurken; Joan ve Edward, temas ettikleri “şey”den “yarar” görmüş iki insan olur. Öyle! Senin için onlar dünya ile aranda bir köprü, onlar için ada sadece bir konu değil miydi? Bak, Joan şunu diyordu sana: “Toprakla iç içe yaşayan insanlarda büyük bir bilgelik olduğuna inanıyoruz. Sıradan, çalışan insanlarda. Hepinizin bildiği gibi zor zamanlardan geçiyoruz. Ekonomik olarak, sosyal olarak zor zamanlar. Toprağa dönüşün, belli bir yaşam biçimine dönüşün gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu size garip gelebilir ama aslında bildiğiniz şeyleri korumak istiyoruz. Şarkılarınızı, hikâyelerinizi kaydetmek istiyoruz. Başka bir şey değil. Gerçek Britanya hissini korumak amacımız.”
Adanın kıyılarına vuran balinanın ölümü, öylece kalması, ana karadan gelenlerin bunu değerlendirmesi, geçen zamanda yaşadıkların sonrasında yarılmış bir şey olarak kalıyorsun Manod. Okuduğun romanlar üzerinden dilinin farklılaşması, ana karada geçen hikâyelerin sana yerleşmesi, hem üzerinin hem de içinin başkalaşması seni adadan fazla biri kılar ama gerçekliğin seni adada bir adalı olarak tutuyor. Bir ile çok arasında bir salınım olarak yaşıyorsun. Adalılardan farklı, münferit bir ben; bir tek ben ama ruhu çoklu bir evren... Hem bu, hem o… Hikâyene açık kalırken, içeriğinden geçerken, kavrarken seni, Wirginia Woolf’un Dalgalar romanını hatırladım. İlginç doğrusu! Kuşatıldığı denizin dalgalarıyla dövülen bir adalının kendiliği, bana açılan içeriği, tam da Dalgalar’ın dert edindiği konu gibi geldi. Ayrıksı benlerin çok sesli ruhsallığı, bir ile çok arasında muallakta kalan kimlik meselesi yani. Dalgalar romanı hakkındaki şu yorum epey çarpıcı: “Woolf, bireyin okyanusun bir parçası olduğu fikrini dalga imgesiyle ikame eder. Dalgalar nasıl okyanusun bir parçasıysa, her bir birey de insanlığın bir parçasıdır: her dalga aynı zamanda hem eşsizdir hem de diğerlerinin aynısıdır.” Joan ile Edward’ın gitmesi, dahası yaşıtın insanların çoktan hayatta ve uzaklarda yitmeleri, yalnızlığının seni düşündürtmesi, kızgın bir şey olarak hissettirmen çok sahici. Şöyle der Woolf: “Benim benliğim sadece her yönüyle insanlara açık olduğunda ışık saçar. Kimse yoksa ben kimse değilim, ateşe düşen kâğıt gibi dağılıp giderim.” Evet, çelişkiler otağıyız Manod. Şu veya bu değiliz; beyaz ve siyahı içeriyor, ikisinin akışarak oluşturduğu bir’den öte şeyiz. Zweig’in Yarının Tarihi’nde anlattığı hale karşılık gelen bir form: “Yaşam diye adlandırdığımız süreç, hep iki kutup arasındaki bir gerilimden başka bir şey değildir. (…) Bir yandan kendini bir Ben niteliğiyle dünyadan soyutlama, öte yandan da kendi Ben’i ile dünya arasında bağlantı kurma eğilimidir. Bir yandan Ben olarak, yani dünyada biriciklik niteliğini taşıyan kişiliğimizle kalmak, bu kişiliği daha da kişisel kılmak amacıyla dünyada varolan her şeyi kendimize çekmek isteriz. Fakat aynı zamanda da bu biriciklik niteliğini taşıyan benliğimizle dünya arasında bağlantı kurmaya, bireyliğimizi toplum içerisinde eritmeye neredeyse içgüdüsel olarak zorlanırız.”
Sevgili Manod,
Elizabeth O’Connor’un Britanya Adaları etrafındaki adaların birleştirmesine dair yazdığı kurgusal metni, Balinanın Ölümü romanını okurken böyle sesleneceğimi, romanın kahramanına mektup yazacağımı bilemezdim. Epey ilginç bir deneyim olduğunu itiraf edeyim. Okunan metnin insanı nasıl dillendireceğini tahmin edemeyiz zaten. Burada bu metni (mektubu) bitirirken, hikâyenin sonunda Rosslyn’in mektubuna cevap yazarken aldığın karara da değinmek isterim. Şöyle yazıyorsun mektubunda: “Ana karaya gidiyorum. Gelirse Llinos’u da alacağım. İş bulacağım, bir ev alacağım. Ve Tanrı merhamet etsin, asla evlenmeyeceğim.” Evlenmek, bir kişiye katılmak veya bir kişinin bize katılması değil mi Manod? Bir ada olmaktan çıkıp bütüne karışan niçin bir kişiyle yetinsin ki!? Dahasını söylemeyeceğim, Bacon’a bir kez daha söz vermekle yetineceğim: “En iyi eserler ve topluma en büyük fayda, bekâr veya çocuksuz insanlardan kaynaklandı. Bu insanlar hem duygu hem de maddiyat anlamında toplumla evlendi, toplumu donattı.”






