Değerler aşındırıldı, yozlaştırıldı.
Sibel K. Türker’in son romanı Cennette Gibiyim geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Biz de bu vesileyle Türker’e sorularımızı yönelttik.
Ömer Durgun: Cennette Gibiyim nasıl ortaya çıktı? Kitabın yazılma sürecine dair bize neler anlatmak istersiniz?
Sibel K. Türker: Tamamen cennet fikrinden çıktı. Kafamda evirip çevirdiğim bir kavramdı; cennet, yeryüzü cenneti, öte dünyadaki cennet. Tanrı’nın vaatleri, insanın düşleri. İnsanoğlu bir mit olarak yarattı bu kavramı, dünyada huzurun olmadığını biliyor, bu da onu dertlendiriyordu. Ölüm de korkunçtu, ölüm bir son gibi gözükse de hikâye bu sonun ardında da işleyebilirdi. İnsanın hayal gücü sonun ardına geçti.
Kavramsal olarak böyle düşünüp taşındımsa da bize bu dünyayı dar eden türlü kötülüklerle ne denli acılı, huzursuz varlıklar olduğumuzu da düşündüm aynı anda. Annesi öldürülen bir kız çocuğunun cennet fikri nasıl oluşurdu? Kendisi de annesinin ardından gitmek ister miydi?
Bu dünyanın bitmeyen acıları, sıkıntılarıyla bir cehennem olduğunun altını çizmek istedim. Cennet mutlaka sonrası olmalıydı, şimdi değil, burada değil, bu zamanda değil. Yaşadığımız yer savaşlarıyla, öldürmeleriyle, korkunçluğuyla cennete fersah fersah uzaktı. İşte böyle karmaşık fikirlerden çıktı roman. Ama son noktada bir kitabın adında Cennet sözcüğü geçiyorsa, Cehennemden yazılmıştır, buna emin olun.

ÖD: Cennette Gibiyim’de konu edindiğiniz kadın sorununu hemen herkes evinde, sokağında, mahallesinde yaşıyor ama buna rağmen zaman içinde her şey normalleştiriliyor. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?
SKT: Hepimizin sistem tarafından öğütülmesine bağlıyorum. Değerler aşındırıldı, yozlaştık. Unutmayan, üzerinde duran toplumlar iyiyi yaratabilir. Bir kadının deşilmesi, beden bütünlüğünün bozulması, kurşunlanması ne kadar normal? İnsanlar göz önüne getirmeye çalışsalar dehşete düşerlerdi. İnsanlar, bazen koca koca adamlar kan aldıramaz. Bırakın damardan, parmaktan bile aldıramaz. Türkçemizde güzel bir ifade var. Kan tutar. Peki koca bir toplumu kan tutmuyor mu? Bir filmde izleyemedikleri şeyler, dehşet veren sahneler hemen her gün oluyor, yani korku filminin makarası dönüyor ve yine de unutabiliyorlarsa ya başka bir kolonide belki de Mars’ta harika steril bir hayatları var, ya ruhsal olarak rahatsızlar ya da insanlıklarını yitirmişler. Unutmakla aldırmazlık eş bana sorarsanız. Başka bir şey söyleyemiyorum.
Yaşlıların benim romanımda akıl verecek bir durumları yok.
ÖD: Gülnaz’a bu süreçte akıl hocalığı yapan tek kişi teyze kızı. Romanda farklı bir şey söyleyen tek kişi de o. Genelde bu tip “akıl hocaları” hep yaşlı kadın ve erkeklerden seçilirken siz genç birini tercih etmişsiniz. Aksi gibi kitaptaki yaşlı kadın ve erkekler de gerici bir tutum içindeler. Biraz bundan bahsedelim mi?
SKT: Aslında teyze kızı bir akıl hocası gibi görünse de o da bu ataerkil düzenin bir kurbanı. Bunun altını özellikle çizmeye çalıştım romanda. Babasıyla ve ağabeyiyle çatışma içinde, zaten o da evde şiddete uğruyor. Ancak mücadeleci bir genç kadın. Çalışmakta direterek -üstelik bir avukatın yanında- öğrenmeye, bilinçlenmeye çalışarak birtakım kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Üstelik Gülnaz’a (Temenni) da öğrendiklerini öğretmeye çalışarak gelişmesine yardımcı oluyor. Devrimci bir kişilik diyebiliriz onun için. Enerjisi de her daim yerinde, savaşa hazır bekliyor.
Yaşlıların benim romanımda akıl verecek bir durumları yok pek. Gençlik enerjisi var romanda. Canlı bir ruh var anlayacağınız. Yaşlılar konserve kavanozları gibi. Düzen koruyucular. Dolayısıyla bu savaşçı romanda onlara minder köşesi düşüyor.
ÖD: Her şey bir yana, Gülnaz’ın temel meselesi acıyla baş etmek. Annenin ölümü, baba tehdidi, kardeşinden ayrı düşmesi, teyzesinde sığıntı gibi yaşaması, evlilik süreci ve sonrası, iş hayatı vs. tırtılın kozaya girmesine ve kelebeğe dönüşerek çıkmasına benziyor. Özellikle finaldeki kahve teklifiyle birlikte. Ne dersiniz?
SKT: Evet haklısınız. Kafa karışıklığını gidermek için “Gülnaz Temenni” diyelim kahramanımıza. “Gülnaz” ismini babası, “Temenni”yi de annesi koymuş. Büyük ihtimalle “Temenni” nüfusta geçmiyor, hani göbek adı derler ya öyle. Sanırım bir tek annesi bir de olsa olsa teyze kızı böyle çağırıyorlardır onu. İsmi bile parçalanmış, taraf tutmak zorunda kalmış bir kadın. Kafasında çokça soru var, bunca zorluk ve umutsuzluk içinde kendine köstebek gibi bir yol açmaya çalışıyor. Yaşadıkları enikonu zor şeyler. Yine de ince bir ışık çizgisi bulmanın derdinde. Çalışma hayatına atılması, ansiklopedi işindeyken bilgiye aç bir halde fasikülleri okuması, maddi zorluklar, tanık olduğu cinayetler silsilesi ona bu yaşamın bir cennet olmadığını ama çabalarsa kendi mikro cennetini içinde yaşatabileceğine dair bir küçük umut da vermiyor değil.

Öldürülen bir kadını suçlamak.
ÖD: Gülnaz’la Ufkun kardeşlerin ilişkisi de ayrıca konuşulmaya değer. Ufkun babaanne tarafından, babaya karşı ifade veren Gülnaz’a (belki ölen anneye de) öfkeyle yetiştiriliyor. Buradaki problem gerçeğin manipüle edilmesi değil, insanlar bilinçli bir manipülasyon içerisinde değiller. Bilakis inandıkları doğrular ve hayata baktıkları yer böyle. Bu ayrım hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?
SKT: Belki işin içinde biraz manipülasyon da vardır, çıkarları gereği. Toplumda erkek egemen kodlar çok kılcalda yuvalanmış. Oturup çözmek gerekiyor bu karışık yumağı. En başta ne var? En başta erkek üstünlüğünü kabul etmiş bir toplum var. Meselenin özü bu. Buradan yürümek ve bu toplumda kadının kadın olarak değerini yeniden tanımlamak gerekiyor.
Temenni’nin baba tarafı oğullarının bir cani olduğunu elbette ki kabul etmeyecekler, kusuru -bir kusur varsa şayet- elbette ki katledilmiş annede arayacaklardı. Onlardan başka türlüsü beklenemezdi. Babayı hapse tıktıranın da kurban olduğunu ve ona diş bilemek gerektiğini düşünecek kadar anormal bir fikriyata kapılmışlardı ki bunun örneklerini de gayet açık görmekteyiz toplumda. Onlardan uzak duran, onların bu hastalıklı zihniyetini paylaşmayan, babasını suçlayan Temenni ise onlar için belki de listenin ikinci sırasındaydı. Zaten Temenni babasının hapiste kendine karşı öfke biriktirdiğini, günlerini sayarken çıkınca kendini de öldürebileceğini düşünerek kâbus içinde yaşamakta.
ÖD: “Annemin Pişmanlıklar Kitabı” olarak bahsi geçen ve bir tür günah çıkarma olarak da değerlendirebileceğimiz günlükler iyi bir yöntem aslında. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Bu SKT: Temenni’nin teyzesinin günlüğüne verilen ad. Muhtemel ve müstakbel günlük yani. Teyze kızının annesinden yazmasını istediği.
Çünkü teyze de baştan itibaren erkek dünyasının yanında taraf tutmuş, evindeki genç kadınlara pek şans tanımamıştı. Kendisi de erkek şiddeti kurbanıydı ama bunu ya anlamıyor, ya anlamak istemiyor ya da sizin de demin belirttiğiniz gibi normalleştiriyordu. Anlaşılan hayatın böyle daha kolay geçeceğine inanmış ya da inandırılmış bir kadındı. Dolayısıyla başta kendi kız kardeşini öldürüldüğü için suçlayanlardan biri de oydu, yani söylemesi yazması bile zor. Öldürülen bir kadını suçlamak. Evet bu ucube inanca erkeklerle birlikte o da saplanmıştı. Ancak sonra sonra kızının çabalarıyla gerçeğe aydı ve pişmanlık güncesini yazmaya söz verdi.
ÖD: Türkiye’deki kadın cinayetleri üzerine çok şey söylendi. Peki çözüme dair neler yapmak gerekir, hangi adımlar atılmalı?
SKT: En başta kirli zihniyetin değişmesi gerekiyor. Erkeklerin fena halde işine gelen bir zihniyet bu. Toplumda bu olursa, yasasını, düzenini bulur. Toplumun bu cinayetler karşısında sağlamca durup adaletin gerçekleşmesini talep etmesi gerek. Yasalar toplumun ihtiyaçlarından doğar, öyle gökten de zembille inmez. Toplum yasayı çıkaracak iradenin işletilmesini istemeli.
Bir insanın elinden yaşam hakkının alınmasının aması fakatı, iyi hali, az yatarı olmamalı. Haksız tahrik de söz konusu bile edilmemeli. İsa’yı çarmıha gerip, katil ve hırsız Barabas’ı salıyoruz anlayacağınız.
Hükümet davulla zurnayla çıktığını ilan etti İstanbul Sözleşmesi’nden. O noktadan sonra gerçekleşen her cinayette sorumluluğu var. Önleyemediği her kadın cinayetinde. Aileyi şiddete göz yumarak ayakta tutmaya çalışmak ne demek? Kurumlar insan yaşamından, insan onurundan önce gelmez, gelmemeli. Siz sağlıklı bireylerin yaşadığı bir toplum oluşturmaya çalışmalısınız. O zaman aile kurumu da bir korku filmi olmaktan çıkar, eşit hakka sahip eşit bireylerin özgür iradesiyle kurulan bir akde dönüşür. Hukukçu gibi söylettiniz beni, ben romancıyım…
Gerçek dediğimiz şey hiçbir zaman bu kadar işlevsiz olmamıştı.
ÖD: Günümüz romanına dair neler düşünüyorsunuz? Beğeni ve eleştirilerinizi öğrenebilir miyiz?
SKT: Ben edebiyat eleştirmeni değilim, sınırımı aşmak istemem. Ancak çok genel şeyler söyleyebilirim.
Parlak fikirlerin, denemelerin olması güzel. Bir hareket gözlemleniyor romanda. Yeni dil ve biçim arayışları var, belki kabuğunu kırıyor romanımız, tabularla yüzleşiyor, çağın sesini yakalamaya çalışıyor.
Ancak ben çok fazla masalcılık görüyorum. Buna bir ip gibi tutunuldu adeta. Gerçek dediğimiz şey hiçbir zaman bu kadar işlevsiz olmamıştı. Bir de post modern anlayışın kırpık kırpık edip hepimizi ortada bıraktığı bir aşınma var. İnorganik metinler türüyor. Daha insanca ve kusura açık, dirilişe de çürümeye de açık metinler görmek arzusundayım. Gerçek zaten çok boyutludur, siz istemeseniz bile öyledir. Hakkını vermek gerek.
ÖD: Son zamanlarda neler yapıyorsunuz? Masanızda bizim için neler var?
SKT: Şu elinizdeki romanı yayınlatabilmek için öyle çok uğraştım ve anlı şanlı yayınevlerinden ret yedim ki, sağanak halinde hem de. Dolayısıyla romanımı yaşatmak için çok çaba verdim ve inanın yoruldum. Bir ara elimden kayıp gittiğini düşündüm ve edebiyattan kışkışlandığımı da. Zarif bir veda bile değildi anlayacağınız. Sevgili Bilal Acarözmen’e bana ve romanıma inandığı için çok teşekkür etmek istiyorum buradan. Dolayısıyla İthaki yeni evim oldu. Fakat yorgunluğum henüz geçmedi. Rocky 1’i çok severim. İşte öyle art arda yumruklar yedim ben de. Ama kafam sağlam Allah’tan. Umarım yeni bir şey yazacak gücü toplarım önümüzdeki zamanda.
Fotoğraflar: Necati Savaş






