“Dışarıdaki insanların umutsuz, mutsuz halleri giderek anlamsız bir hayata sürüklendikleri izlenimi beni bu romanı yazma isteği uyandırdı.”
Siyasetçi, insan hakları savunucusu ve yazar Selahattin Demirtaş’ın Seher ve Devran adlı iki öykü kitabından sonra ilk romanı Leylan 22 Ocak’ta okurlarıyla buluştu. Selahattin Demirtaş, öykülerden sonra romanda çıtayı bayağı yükseltti desek yeridir. Roman ile ilgili haklı bir vaveyla koptu. Kitap elden ele dolaştı, içinde geçen sözler sosyal medyada sıkça paylaşıldı. Kitapla ilgili bir yazı yazmak için suların durulmasını bekledim. Pandemi günlerinde ortam sakinleşince kitabı yeniden elime alıp okudum. Notlarımı aldım. Kaynak çalışması yaptım. Yirmi iki yıllık sevgili dostumun üçüncü kitabına dair görüşlerimi derli toplu yazma zamanı şimdi deyip kaleme sarıldım.
Yetenekli, Pozitif Bir İnsan: Selahattin Demirtaş
Elinin değdiği her şeyde en iyisini yapma azmi ve çabası olan, yaydığı pozitif enerji/titreşimle insanları kendine çeken, zeki, nüktedan, şefkat dolu, mücadeleci kişiliğiyle, hoşgörüsü ve tolere etmesiyle, sanata edebiyata merakı olan lider kişiliğiyle 22 yıldır tanıdığım sevgili dostum Selahattin ile İHD’de çalışırken hazırladığımız basın açıklamaları, rapor yazışma vb. konularda kaleminin gücünü görmüştüm. İkimiz de birbirimizin kalemine, hazırladığımız metinlere güveniyorduk. Hitabeti ve kalemi hep çok düzgündü. 2004’te ilk öykü kitabım Kayıp Şecere Agora’dan çıkınca Diyarbakır Sanat Merkezi’ndeki söyleşiye eşi Başak ile gelmişlerdi. 3,5 yıldır haksız, hukuksuz olan tutsaklığın bir an önce son bulması, eşi, çocukları, ailesine ve özgürlüğüne kavuşması, yakında Diyarbakır’da çok sevdiği sur içinde kitaplarıyla ilgili söyleşi yapması dileğiyle.
Leylan Romanı
Semih Gümüş, Roman Kitabı (1991) adlı kitabında, “çağdaş roman sanatı kişinin olaylar ve mekânlar arasındaki serüveniyle değil, kişinin kişilerle arasındaki serüveniyle, kişilerin birbirleri karşısındaki konumlarıyla, kişinin kendi yaşadığı çatışmayla ilgileniyor, hatta çoğu kez ilgisini bununla sınırlamakta da sakınca görmüyor” demektedir. Selahattin Demirtaş’ın Leylan’ı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde başat karakter olan Kudret’i, yan karakterler olan sevgilisi Serap/Leylan’ı, arkadaşları Kemal ve Süphan’ı Kudret’in Serap ile evlenmek isteyenler ile yaşadığı serüvenleri okuyoruz. Bu bölümde yaşananlar gerçeklik algısı içinde nüktedan bir dille Diyarbakır tabiriyle ‘şehir çocuğu’ jargonuyla oldukça akıcı ve hoş bir dille anlatılmış. İkinci bölümde Bedirhan ve Sema oldukça güçlü iki karakter olarak karşımıza çıkıyor. Yazar Demirtaş, karakterlerin iç çatışmalarını, birbirleri ve çevreleriyle sorunlarını, açmazlarını ve yaşadıklarını inandırıcı ve sade bir dille kaleme almış. Yazdıkları gerçek hayatta zor olsa da okurken oldukça inandırıcı ve sahici gelebiliyor.

Semih Gümüş aynı kitapta “yazar, romanda tipik kişiler ve durumlar yaratarak, gerçek yaşamın ötesinde derinlik ve gerçeklik kazandırmalı,” diyor. Demirtaş'ın Leylan’da güçlü karakterler yarattığını baştan söylemek lazım. Her iki bölümde de bizde iz bırakan karakterler var. Demirtaş, ikinci bölümde gerçeklik algısını zorlayarak ama bizleri inandırarak kendi içinde tutarlı bir kurgu içinde komada olan kişinin hayal dünyasına teknoloji ile sızarak iletişim kuruyor, bilinmeyen çok şeyi biz okurlara adım adım sisler perdesini aralayarak gösteriyor.
Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı (Can, 2012) adlı kitabında, roman sanatının kendi iç yapısından gelen altın kuralının, “Esas mesele roman kahramanlarının karakteri değil, dünyalarıdır. Bir insanın dünyanın her haline gösterdiği tepkidir önemli olan. Eşya tasviri bile kahramanın duygusal ve ruhsal dünyasının gerekli bir uzantısı izlenimi bırakır,” diyor.
Demirtaş, romanda ana karakterlerini iyi oluşturmuş ve onların iç dünyalarını –yer yer karanlık iç muhasebelerini de– bizlere aşama aşama gösterirken, gelişen olaylara gösterdikleri tepkileri, sevinç hüzün ve kederi iyi aktarmış, olayları birbirine iyi bağlayarak sağlam ince bir kurguyla yazıya dökmüş.
Orhan Pamuk aynı kitabında, “romanlar temel olarak görsel edebi kurmacalardır. Bir roman en çok görsel zekâmıza, canlandırma yeteneğimize, kelimelerden resimler, hayal etme gücümüze seslenerek üzerimizde etkisini kurar” der.
Yazar Demirtaş, Leylan’da görsel bir şölen hazırlamış adeta. Ben romanı okurken gözlerimin önünde çok sayıda sahne canlandı. Romanın görsel sinematografik öğelerine bakarak filmi çekilmeli derim. Yer yer gözlerimin buğulandığı, heyecanımın arttığı ondan fazla sahne sayabilirim.
Umuda Dair Bir Roman
Gerge Orwel,, ‘neden yazıyorum’ sorusuna verdiği cevapta, “Katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaçlar için yazıyorum. İnsanları inanılan değerler doğrultusunda yönlendirme ve itme isteğim var,” diyor.
Yazar Demirtaş, Bianet'te Ayşegül Özbek’e verdiği röportajda, “Dışarıdaki insanların umutsuz, mutsuz halleri giderek anlamsız bir hayata sürüklendikleri izlenimi bende bu romanı yazma isteği uyandırdı,” demişti. Onunla iki yıl önce cezaevinde görüştüğümde de toplumda gittikçe artan umutsuzluktan, tepkisizlikten bahsetmiş, edebiyatın, sanatın umudu yeniden yeşertmek için en iyi yol olabileceğini söylemişti. Her açıdan baskının yoğunlaştığı bu dönemde umudu yeşertmek, umutsuzluğu dağıtmak, mücadeleyi canlandırmak, direngenliği öne çıkarmak için yazılan bir metin olarak okuyabiliriz Leylan’ı. Yazar, insanlara inandıkları değerleri hatırlatan bir hafıza tazeleme görevi gören edebi bir metin ile okura, ‘hey size sesleniyorum, silkelenin, sakın pes etmeyin, siz birlik olursanız zorluklar basitleşecek,’ demeye getiriyor, bunu yaparken ‘umudu hep elimizde, kalbimizde tutun’ diyor bize, müthiş bir kurgu ile bizleri nefes aldırmadan Sur’un sokaklarından, İstanbul, İrlanda, Zürih en sonunda Nusaybin’e götürüp dururken hep “umudunu yitirme, sakın yitirme ve diren,” diyor. Umuda dair bir roman olarak ta okunabilir Leylan.
Terry Eagleton, İyimser Olmayan Umut adlı kitabında (AyrıntıYayınları, 2015), “umudunu yitirmenin ne olduğu sorusu, umut etmenin ne olduğu kadar çetin bir sorudur. Umudunu yitirmek, umutsuz hissetmekle aynı şey değildir; zira umutsuzluk kaderci bir eylemsizlik veya gözü kara bir eylemlilik biçimini almaya meyillidir. Umudunu yitirmek, içinde bulunulan durumla ilgili olarak hiçbir şey yapmamakken, umutsuz olmak hemen her şeye hazırlanmış olmak demektir,” der.

SelahattinDemirtaş, söyleşisinde Eagleton’un sesini duymuşçasına, “umutsuz ve mutsuz insan” der, yani her şeyi yapmaya hazır insana seslenir. Burada umutsuz insana doğru hücresinden kalemi, edebi yeteneğini aracılığıyla kaderci bir eylemsizlik halini seçen insana doğru konuşmaktadır, ona sözüyle, kelamıyla dokunmaya çalışmaktadır. Onu uyandırmak istemektedir. Varoluşunu hatırlatmak istemektedir.
Charles Taylor, Modernliğin Sıkıntıları adlı kitabında (Ayrıntı Yayınları,1995), “modernliğe ilişkin üç sıkıntı/tehlike vardır. İlk tehlike, anlam yitimi diyebileceğimiz ahlaki ufkun kararması, ikincisi, araçsal akıl karşısında hedeflerin gölgede kalması, üçüncüsü de özgürlük yitimine ilişkin," diyor.
Demirtaş, ‘insanların anlamsız bir hayata sürüklendikleri izlenimi..’ derken modernliğin/uygarlığın (kapitalizmin ürettiği teknoloji ile bizi tüketim nesnesine dönüştürmesi, bu teknolojinin yalnızlığımıza çare olması, tüm duygularımızı sanal dünya aracılığıyla gidermesi, sanal dünyada sıkışıp kalmamız ne kadar modernlikse) insanları anlamsız ve gereksiz uğraşlara sürüklediğinden bihaber olmamızı bize anlatmaya çalışıyor. Bir şeyler gizleniyor. Düşünmemizi istemeyen bir güç bizleri anlamsız arayışlara sürüklüyor ve biz orada o yalan/sentetik dünyada kaybolurken, o güç, devasa çıkarlarına yönelik çarklarını çeviriyor, doğa talan ediliyor, canlı türleri azalıyor, temiz su ve temiz hava azalıyor, dünyada daha çok acı, daha çok ölüm, daha çok açlık, yoksulluk, eşitsizlik, sömürü ve baskı artıyor. Taylor’un işaret ettiği tüm tehlikeleri göz önüne alarak romanı okumak mümkün. Hem Taylor, hem de Demirtaş’ın önemle vurguladığı şey özgürlük yitimidir. Demirtaş adeta Jean Paul Sartre’nin “İnsan özgürlüğe tutsaktır” sözünü Leylan’ın satır aralarında bizlere hatırlatmaya çalışmaktadır.
Anlamsız hayata sürüklenenler, duyarsızlaşarak, korkarak ve kendi içine kapanarak yaşananların tümünü görmezden gelebiliyor. Dünyadaki kolektif kötülüğe karşı, kolektif iyiliği canlandırmak gerekiyor. Çünkü herkes uyuşturulduğundan bihaber, sanal dünyanın plastik sahnesinde başrol kapma arayışındadır.
Tanıl Bora, Zamanın Kelimeleri (Birikim 2018) adlı kitabında, “kültür lafı duyduğum anda tabancamın emniyetini açarım sözü Nazilerin kültür düşmanlığının ikrarı sayılmıştır. Yabancı sayılan kültür, nahoş, uygunsuz mahzurlu değil, düpedüz düşmandır. Bu sebeple zapturapt altında tutulmalı, zor kullanmaktan sakınmadan vaziyet edilmelidir kültüre,” diyor.
Leylan romanında çokça toplumsal soruna parmak basılmıştır. Hiç bitmeyen halen devam eden Ermeni ve Kürt meselesine vurgu vardır. Farklı –yabancı değil– kültüre, inanca, anlayışa, ritüele, öteki muamelesi hatta düşman muamelesi yapıldığı anlatılır. Farklılıkların onay görmediği, dışlandığı her türlü durum düşmancadır. Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan halklar, dinler, inançlar, gruplar, aidiyetler birbirini reddederek, düşman veya yok sayarak değil, uzun yıllar birbirini kabul ederek bir arada özgürce yaşamışlardır. Yüzyıla yakındır Ermenilerin ve Kürtlerin temel sorunları hâlâ çözülmedi. Yakın zamanda barış isteyen siyasetçilerin, gazetecilerin, akademisyenlerin, sol görüşlü, itiraz eden, muhalif tüm kesimlerin tutuklanması, işinden atılması, bir çoğunun yurt dışına kaçması gibi maruz kaldıkları baskıların bazılarına dikkat çekmek istemektedir yazar.
Bilinçaltı, Psikoanaliz, Çoklu Bilinç ve Leylan
Sevgili Behçet Çelik Leylan’a dair yazısında, “bir başka kişiyle çoklu bilinç ortamına girebildiğimiz tek alan edebiyat-şimdilik” diyordu. Günümüz dünyasına, her şeyi mutlu etmek üzerine kurgulayan insanlara yönelik eleştirel bakan, yaklaşan tehlikeyi haberdar eden distopik bir roman Leylan.
Demirtaş katmanlı bir romanı akıcı, çok düzgün bir dille yazmış. Merak uyandıran, okuyucuyu hop oturtup hop kaldıran, dikkat gerektiren, zekice kurgulanmış dimağda iz bırakan bir roman Leylan. Demirtaş, “en çok kurguyu oturtmakta zorlandım” diyor bir röportajında. "Edebiyat dahi işi değil çok çalışma işidir" diyen büyük usta Yaşar Kemal’i haklı çıkarırcasına çok çalışıp kılı kırk yararak sağlam bir kurgu çıkarmış ortaya.
Bilinçaltı, psikanaliz, travmalar, nöroloji bilimi üzerinde ilk romanı yazmak her yazarın harcı değildir. Bu alengirli konuların merkezine insanlığın binlerce yıldır sorup tartıştığ, ‘ yaşamamın anlamı nedir?’ ile ‘mutluluk mu anlam arayışı mı?’ sorularını karışık bir hikâye içinde ele almak cesaret ister. Benim tanıdığım yirmi iki yıllık dostum her zaman zor ve farklı olanı seçmiştir. Konusu ve kurgusu zor olan bir roman. Aynı zamanda çok sayıda karakteri olmasına ve tüm karakterin birbiriyle ilgisi ve alakasının iğne ile kuyu kazar gibi birleştirilmesine rağmen kolay okunan bir romandır Leylan.
Yazılanlar gerçek mi diye soru sorduk kendimize kitabı okurken. Yazar, roman yazarken kendisine ait bir dünya oluşturan kişidir. O dünyada olağanüstü her şey mümkündür. Gerçek olmak zorunda değildir. Hem Kudret’in dediği gibi “gerçek dediğin tam olarak nedir, hangimizin gerçeği?” gerçeklerin bazen duruma, zamana, kişiye göre değiştiğini herkes bilir.
Biz yazarın kurguladığı dünyaya girip ‘bunlar gerçek mi?’ diye sormamız abesle iştigal değil de nedir? Zaten Demirtaş söyleşisinde roman için, “ütopik roman değil fantastik roman” dememiş miydi?
İnsanın Anlamsız Hayata Sürüklenmesi
Yazar Demirtaş röportajında, “Dışarıdaki insanların umutsuz, mutsuz halleri giderek anlamsız bir hayata sürüklendikleri izlenimi beni bu romanı yazma isteği uyandırdı” demişti. Burada uygarlığa ciddi bir eleştiri söz konusu. İnsanlar uygarlığın içinde kendilerini, asli görevlerini unutup anlamsız günlük gaileler içinde cebelleşip duruyor. Kendini mutlu etmeye paralayanlara, anlamlı hayatı işaret ediyor Demirtaş. Tüm toplumun üstüne serpilen ölü toprağın dağılması için de ana karakter olan Bedirhan’ın ağzından bizlere çareler sunuyor. Umudun yollarını aydınlatan ışığın anahtarını gösteriyor bizlere yazar.
Romen deneme ve ahlakçı yazar Emil Michel Cioran, Varolma Eğilimi (2015, Metis Yayınları) kitabında, “uygarlıkla organik bağı olan kimse, o uygarlığı kemiren kötülüğün doğasının ne olduğunu bilemez. Daha açık, daha özgür olan yeni üye bu uygarlığı hesap kitap gözetmeden sorgular ve zayıflıklarını daha iyi yakalar,” der. İçindeyken, bir parçasıyken asla tehlikenin farkına varamazsınız. İsmini hatırlayamadığım bir düşünürün, “uygarlık insanlığın ölümüdür” sözünü hatırlatmak isterim.
Sorulacak soru şu: “Bizi anlamsız hayata kim, kimle sürüklemektedir?” Biz neden bunu görmüyoruz? Görme biçimimizi gözden geçirmemiz gerekmiyor mu? Felsefi düşünmek doğru soruları sormayı gerektirir. Demirtaş bizlere doğru sorular sorarak cevaplara doğru götürmeye çalışmaktadır. Bize, ‘organik bağımızın olduğu dünyayı ve tehlikelerini görmememiz gayet normal. Ama bunun farkında olmanız için de uyanmanız gerekir,’ diyor. Hem F. Nietzsche “Bazen yaşadığın şehri iyi anlaman için ondan uzaklaşıp tepeden ona iyi bakıp gözlemen gerekir,” dememiş miydi?
Leylan'da Anlam Arayışı
Hayatın anlamı nedir, sorusu çıkıyor romanın satır aralarından. Nedir gerçekten? Burada roman kapsamında hayatın anlamını ele alırsak. György Lukacs roman kuramı adlı kitabında, “hayatın anlamı, romanın çevresinde hareket ettiği merkezdir” der. Leylan’daki tüm karakterler bilmeden, ağız birliği yapmışçasına hayatın anlamını sorgular. Bedo ve Sema anlam arayışındadır. Yakın dostları olan ve barış imzacısı iken imzasını çeken Celal, mutsuz ve pişmanlıklarla dolu hayatını anlamlı hale getirmek amacıyla ‘savaşa hayır’ diyerek dekanlığı reddederek gözaltına alınmayı göze alarak anlamlı hayatı seçmiştir romanda. İki bölümde de karakterler hayata tutunmaya, anlamlı yaşamaya, kendilerini bulmaya ve kendilerince doğru olanı yaşamaya çalışarak romanın merkezine hizmet ediyorlar. Biz okur olarak o gizli merkezi hep merak ederek bizden gizlenenleri sıkılmadan yavaş yavaş okuyoruz. Her bölümde yeni sırlar perdesi ve bilinmeyenlerin gizlendiği kapalı kapılar karşımıza çıktıkça sevinç ve merak duygusuyla anlamlı bir arayış içine giriyoruz. Celal’in gençlik aşkı olan Linda’dan kızı olduğunu öğrenip kızını gözaltında avukat olarak karşısında görmesi, kızının dışarı çıkıp, “Babam Celal…” diye gururlanarak söze başlaması, romanda karakterlerin anlamlı hayat arayışlarının tezahürü değil de nedir?
Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk adlı deneme kitabında (Metis, 1993), “Hikâye dinleyen kişi, hikâye anlatıcısının misafiridir, hik^üye okuru bile bu mecliste yerini alır. Roman okuru aslında hayatın anlamı’nı kavramasını sağlayacak insanın peşindedir” der. Hayatın anlamını anlatan romanlar değil mi bizleri alıp başka yerlere götüren. Son zamanlarda, hayatın sırrını, gizini bir hap olarak sunan ve çok satan tüm kitaplar ‘neden yaşıyorum?’ sorusuna cevap arayanlar tarafından satın alınmıyor mu?
Orhan Pamuk’un Yeni hayat kitabında geçen “bir kitap okudum hayatım değişti” sözü, hayatın anlamını çözdüm, hayatımı değiştirdim, yenilendim, arındım manası çıkmaz mı?
Anlam Arayışı: Farkında Olmak
Leylan’da Demirtaş okura/bizlere soruyor: ‘Hayatın anlam arayışı nedir?’
John Paul Flintoff’un Dünyamızı Nasıl Değiştiririz adlı (Sel, 2012) kitabında anlam kavramı için, “belli bir durum karşısında ne yapılabileceğinin farkında olmak olarak özetlenebilir” demektedir. Anlam arayışı farkında olmak demektir. Başta Buda olmak doğunun tüm mistik bilgeleri, “çevrenizi gözlemleyerek başlayın, gözlemlerseniz farkına varacaksınız çok şeyin, işte o zaman içsel yolculuğa çıkmaya hazırsınızdır” der.
J.P. Flintoff aynı kitabında, “Nazi toplama kamplarında tutsak olan psikyatrist Viktor Frankl’ın İnsan Anlam Arayışı kitabında, ‘geleceğe inancını kaybeden tutsaklar kaderine mahkûm oluyordu. İnsan koşullara teslim olmaya veya onlara karşı durmaya karar verir. İnsan sadece var olmaz fakat her zaman varlığının ne olacağına, bir sonraki an ne yapacağına karar verir. Aynı sebeple, her insan her an değişme özgürlüğüne sahiptir. İnsan varlığının en temel özelliklerinden biri koşulların üstesinden gelme, onları aşma kapasitesidir. Anlam arayışı her zaman mutluluğun peşinde koşmaktan önce gelmelidir’ diye ısrar eder Frankl, çünkü mutlu olmak için bir sebebimizin olması gerekir. O sebep bir kez bulunduğunda kişi de otomatik olarak mutlu olacaktır,” der. Kısacası dünyayı değiştirmek için önce kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da çevremizde yaşananlara iyice bakmaktan, gözlemleyip farkına varmaktan ve anlamlı hayatın yolunu tutmaktan geçiyor.
Flintoff, “Hayatın anlamı nedir değil, hayatımı nasıl anlamlı hale getirebilirim, demek gerekiyor. Bunun cevabı da hareket etmeyi gerektiriyor” diyor. Evet hayatım nasıl anlamlı olur diyenlerin oturduğu yerden kalkıp silkinmeyle işe başlaması gerekiyor.
Demirtaş ayrıca, "Kendi anlam arayışın başkalarına dayatma köleliğe yaklaştırır" diyerek bir tehlikenin altını da çiziyor. Dayatmanın olduğu hiçbir yerde özgürlük olamaz. En doğru gerçeklik nedir? Tarih boyunca kendine ait bir reçete oluşturan kişi/grup önceki reçeteyi kutsal sayanlarla hep savaşmıştır. Aslında tarih, reçeteler dayatması savaşları ve yıkımlarıyla yazılmıştır.
Çok sayıda bilge ve düşünür anlam arayışının önemini vurgulamıştır. Gerçi Romen ahlakçı yazar E.M.Cioran, “aşırı anlam arayışı aşırı anlamsızlığa yol açar” diyerek aşırılığın önünü kesmeye çalışmışsa da anlam arayışı kitapların tozlu sayfalarında yer almasına rağmen insanlar kendilerini daha fazla güç-hiyerarşi-otorite-para ile mutlu etmekten bir an bile vazgeçmemiştir. Teknolojik gelişmeyle ortaya çıkan baş döndürücü ve mide bulandıran “hız” insanları daha çok arayışlara sevk etti. Mistik doğuda evrenle bütünlüklü yaşam arayışı temel izlek olarak alındı, bu arayışın sonucunda ‘kendin olmak, kendini bilmek’ vardı. Bunun için de her canlıya, herkese, her şeye karşı karşılıksız sevgi, şefkat gösterilecek, meditasyon ile iç özgürlüğe, içsel gerçekliğe ulaşılmaya çalışıldı. Mutluluğu önce içte oluşturmaya çalışmak tüm öğretilerde ilk olarak önümüze çıkması tesadüf değildir.
Mutlu Olmak İçin Temel Kriter: Özgürlük
Yazar Demirtaş, “özgürlüğü olmayanın mutluluğu da olmaz” diyor bir yerde.
Zygmunt Bauman, Özgürlük adlı yapıtında, (Ayrıntı, 2015) “Sosyologlar dikkatini özgürlük yerine tutsaklığa, özgür olmama haline çevirmişlerdir” diyor. Demirtaş, özgür olmama halini yani tutsaklığa vurgu yaparak çoğumuzun tutsak olduğu vurgusunu yapar.
Demirtaş burada bir sosyolog gibi tutsaklığı sadece belli hakların kullanılmaması anlamda ele almadığı malum. Hem içsel anlamda tutsaklıktan, hem de en temel hakların siyasal yönetim erki tarafından kullanımının engellenmesi anlamında özgür olmamaktan, tutsak olmaktan bahseder. Bunun çıkış yollarının olduğunu da göstermeye çalışır Demirtaş.
Yazar Demirtaş, “Zihin ve beden ayrı değil, tek ve bütündür” diyen Hollandalı filozof Benedictus De Spinoza’nın tedrisatından 1662’de yazdığı kült kitabı Ethica’dan haklı olarak etkilenmiş. Spinoza geometrik yöntemle kanıtlanmış ahlak üzerine yazdığı batı felsefesinin temel taşlarından olan Ethica’nın basılmasını görmeden 44 yaşında ölmüştür.
Yazar Demirtaş, ‘"Şimdi zihni bedenden ayırıyorlar" diyor. Evet zihin ile beden arasındaki bağı koparıp, sorgulamayan, sormayan, başka canlıları evreni bütünü düşünmeyen, nesnelere sahip olursa mutlu olacaklarına inandırılmış –nesnenin kölesi olduğunun farkında olmayan– bedensel hazlara odaklanan tüketim canavarları yaratmaya çalışan kötücül bir sistem var.
Demirtaş, “Teknoloji bize doğanın bir parçası olduğumuzu unutturuyor,” diyor. Burada teknolojiye dalıp gidenlere sesleniyor, kişisel özeleştiri yapmamızı, evlere, ekranlara hapis olan hayatımızı gözden geçirmemizi, özümüze, doğaya dönmemizi salık veriyor.
Biz Ne Yapacağız?
Demirtaş, “Eğer, insanlar teknolojiyle zihin üzerinden birbirlerine bağlanırsa yeryüzünde her şey tekleşecek. Etnik kimlikler, inançlar, sanat, dans, müzik, olmayacak. Aşk, sevgi, dayanışma duygular olmayacak” diyor. Hızla yaklaşan bir distopyanın tehlikesini işaret ediyor. Sonra Demirtaş o vurucu sorusunu soruyor: “Peki biz ne yapacağız? Ezilenler, direnenler, ötekiler?” Demirtaş romanın bu bölümünde, tabiri caizse, ‘yaşamak için bir neden bulun, bu da anlamlı ve özgür yaşam olmalıdır’ diyor. Ve yaşamak için bir neden bulanın neredeyse bütün nasılların üstesinden geleceğini bizlere fısıldıyor. "Siz sadece bir neden bulmakla başlayın" diyor. Bize dayatılan öğretilen dünyanın sahteliğini görüp oradan sıyrılmakla başlamak gerekiyor. Dünya sen değişirsen, değişir. En büyük savaş, insanın bedeninde olan savaştır. Dünyayı geliştirenler onun ötesine geçenlerdir. Korkmayı bırakırsan tüm engelleri aşarsın. Biz işte bunları yapacağız, diyor.
Romanın başında Kudret’in sorduğu, “Gerçek dediğin tam olarak nedir? Hangimizin gerçeği?” sorusu akla geliyor. Gerçekler sadece gördüklerimizden ibaret değildir. Görünenlerin ötesini görecek kalp gözüne, anlayışa ferasete ihtiyaç vardır. Gerçekleri ancak kendini aşanlar görebilir. Tüm bunlar gerçekleşirse tamlığa gider insan, bunları yaparken yarım kalmak ne mümkün.
Bedrettin’in komadayken söylediği son söz, “Hayat hep yarımdır aslında” hayatımızın özetidir. Tamamlanmamışlık duygusu hayatımız boyunca hep olacaktır. Aslında temel sorun insanların ne istediklerini bilmemesidir. Ne istediğini bilmek sorunun çözümüdür. Ustalar, ‘yaparken kalbinin hızlı attığı işi yap, o zaman tam olursun’ der. Bizleri hayatlarıyla tamlık duygusuna yakınlaştıranlar ne güzel insanlardır. Tahir Elçi Hikâyesi kitabını hazırlarken bir arkadaşı Tahir ile sohbetinde ona söylediklerini bana aktarmıştı. Tahir, ben her şeyi hep yarım yaşıyorum, demişti. Hepimiz yarımız, eksiğiz, yaşam tam da bu değil mi? Eksik olan parçamızı bulma telaşesi değil de nedir hayat? Bazılarımız eksik gideriz bu dünyadan. Bazılarımız ise arkasından yaşanası bir dünya bırakmak için kendisini tamlığa mahkum eder.
Demirtaş Leylan’da bize insanın özüne geri dönüp özgür yaşam için mücadele etmesi gerektiğini söylemektedir. İnsanı özünden uzaklaştıran teknolojiden, içinde oluşan korkudan, umutsuz olma halinden uzaklaşıp çoğalması gerektiğini söylemektedir bize.
Demirtaş’ın ‘biz ne yapacağız?’ sorusuna, oğullarım Robin ve Rober’e söylediğim sözle cevap olmaya çalışacağım. Onlara hep, Bir düşünüz olsun. Ve asla iki, üç parça olmayın, hep tam/bütün olun. Bütün olarak düşünüze doğru kararlıkla giderseniz, o düşünüz kesinlikle gerçekleşir. O sevdiğiniz düşe kavuşursanız, o işi tüm kalbinizle yapın ve onu yaparken de iyi bir insan olun, derim. Gerisi lafügüzaf. Eline, kalemine, kelamına sağlık sevgili dostum.
Selahattin Demirtaş, Leylan, Dipnot yayınları, Ocak, 2020






