[button]Zeynep Heyzen[/button]
Washington Kitap Festivali’nden öğrendiğim bir şey varsa o da yazarlara “gerçek” sorular sormanın gittikçe daha az insanın becerebildiği bir tür sanat olduğu. Kendi sesini duymak isteyen okurlarla soru sorma yükümlülüğünü yerine getirmek için orada olan ya da ne kadar entelektüel olduğunu kanıtlamak isteyen gazeteciler arasında geçen iki günün ardından, çoğu yazarın panellerin soru-yanıt bölümünden neden hazetmediğini anladım.
Gözlemlediğim kadarıyla yazarlar aptalca sorularla baş etmek için farklı yöntemler geliştiriyor. Don DeLillo böyle sorulara kısa ve düz yanıtlar vererek (Post: Çocukluğunuz eserlerinizi nasıl etkiledi? D: Etkilemedi) röportajı yapan kişinin işini zorlaştıranlardan. Böylece Washington Post’tan bir gazeteci bile kabalaşmadan rezil edilebiliyor.
Ulusal Kitap Ödülü başta olmak üzere sayısız ödül sahibi, 75 yaşındaki Joyce Carol Oates’un (“Oots” okunuyor) geliştirdiği yöntemlerse farklı. Belki de malzemelerini gerçek hayattan topladığından insanları incelemekten de kışkırtmaktan da zevk alıyor. Geçtiğimiz haftasonu boyunca pek çok yazarla tanıştım, pek çok yazarın konuşmalarını dinledim. Aralarından sadece Oates, öbür yazarların konuşmalarını dinlemek için seyircilerin arasındaydı. İşin komiği, en kalabalık dinleyici grubu onunki olsa da, dinleyicilerin hiçbiri sohbet başlamadan önce Oates’un aralarında oturduğunu fark etmedi. Ben ön taraftan onu izliyordum, o ise kendisini dinlemeye gelenleri inceliyordu. Zarif, kâğıt bebek gibi bir kadın. Masaya yumruğunu vurarak değil, kibarlıkla, karşısındakini ezmeksizin gücünü sergileyenlerden.
Onun aptalca sorulara –bir okur, “Soru sormayacağım ama size kendi hikâyemi anlatmak istiyorum,” diye söze başlayıp beş dakika Oates’a kendi hikâyesini bile anlattı– yanıt verişinde, DeLillo’nun aksine, maymunları inceleyen bilimadamlarınınkini andıran aşırı kibar ve akademik bir ustalık vardı. Sorular öyleydi ama yanıtlar ilgi çekiciydi, çünkü yazar en aptalca soruyu dahi, “sanırım bu soruda şu, şu ima ediliyor, ilginç bir bakış” gibi yönlendirmelerle dinleyicilerin işine yarayacak sorulara dönüştürmeyi başardı. (Princeton’da eğitmen ne de olsa.) İşte Oates’un konuşmasının ve soru-yanıt bölümünün özeti:
Benim yaşımdaki yazarların daktilolarıyla ilgili romantik hikâyeleri vardır ama ben Crayola’larla (boya kalemleri, yn) başladım. Sadece kedi ve tavuk çizebiliyordum, baksanız ikisini birbirinden ayıramazdınız.
Çiftlik evinde yaşıyorduk. Okuma yazma öğrenmiştim ama evde çok az kitap vardı. Kitaplar ender bulunduklarından çok kıymetliydi. Bir radyomuz vardı ama televizyon yoktu. Kendimi eğlendirmek için kullanabileceğim tek malzeme hayal gücümdü. O dönemde Crayolalar ve boyama kitapları benim için hikâye anlatmanın tek yoluydu.
Buradan varmaya çalıştığım sonuç şu: Hikâye anlatma arzusu, kendinizi yazar olarak düşünmenizden çok önce başlar. Bilinçli olarak bu tercihi yapmanızdan çok önce yapılmış bir seçimdir. Elinizde ne varsa onu, özellikle de hayal gücünüzü kullanırsınız.
Bronte’leri düşünün. Çok yoksuldurlar. Hiçbir şeyleri olmadığından birbirilerine anlattıkları hikâyelere muhtaçtırlar. Üretkenlikleri yokluktan geliyordu.
(…)
Son romanım Accursed kadın hakları, zenci hakları ve işçi hareketiyle ilgili. Özellikle New Jersey bölgesinde yaşananlarla. 1984’te romanı tamamlamıştım ama baştan okuduğumda tatmin olmadım. Bazı bölümleri değiştirdim, baştan yazdım, yine de doğru gelmedi. Taslağı rafa kaldırıp orada unuttum. İstediğim sesi bulamıyordum. Yıllar geçti, kâğıtlar rafta küflendi. Princeton nemlidir, çok yapıt raflarda çürüyüp gider. Ara ara sesi düzeltmeyi denedim ama ıslak kibriti çakmaya çalışmaya benziyordu.
Derken James Cone’un The Cross and the Lynching Tree adlı kitabını okudum. Anahtarım o oldu, onun sayesinde “beyaz vicdan” meselesini çözdüm ve romanım için doğru sesi buldum.
Bu durum bütün yapıtlarım için geçerli. Yeniden yayımlanacakları zaman tekrar elden geçiririm, çoğu zaman bir öykünün dergide yayınlanan haliyle kitaptaki hali farklıdır. Bence eserleri tekrar tekrar elden geçirmek önemli.
Okur: “Gençlerin her konuşmada iki yüz kere “like” (şey, falan, abi vb) demesi size ne hissettiriyor? Karakterlerinizi gerçekçi olsunlar diye böyle konuşturur musunuz?”
Oates: Listeye well, kind’a, you know gibi örnekler de eklenebilir. İçeriğe anlamsal katkıda bulunmayan boş seslerdir ama üstdilbilimsel farkındalığa işaret ederler. Bence bunları hiç kullanmamak robot olmak gibi. Boş lafın son derece insani olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yazı diliyle konuşma dilini birbirine denk tutamayız. Gündelik hayatta Joyce’un yazdığı gibi konuşsak hepimizin patolojik sorunları olduğunu düşünürlerdi.
Okur: Kadın karakterlerin ilk ilişkileri en sık işlediğiniz konulardan. Neden? Bunun kaynağı nedir?
Oates: Kadın ya da erkek fark etmez, ergenlik çağı en ilgimi çeken dönem. Çoğu genç cinsellikle bu yaşta tanışıyor. Bence toplumun yapıştırdığı etiketlerin aksine, insanın en verimli, en sorgulayıcı dönemidir. Örneğin Princeton’daki öğrencilerim de bence büyümüş ergenler. İlgimi çekenin insanın Genesis’i olduğunu söyleyebiliriz. Detroit’teyken Life dergisinde okuduğum bir yazıyı hatırlıyorum, “Pied Piper of Tucson” (Tucson’ın Kavalcısı). 34 yaşındaki bir adam ergen kılığına girip ergenlik çağındaki kızları tavlayıp öldürüyordu.
Fareli Köyün Kavalcısı denmesinin nedeniyse ergenleri peşinden sürüklemekteki becerisiydi. Bir tür Manson’dı. Daha ilginci, ergenlik çağındaki çocuklar adamı ispiyonlamadı. Kimse ailesine gidip onu anlatmadı, nerede olduğunu, neler olduğunu söylemedi. Burada kafası karışmış gençlerin iki ayrı ahlaki yükümlülük arasında kaldığını görüyoruz; aileye olan yükümlülük ve arkadaşlara olan yükümlülük. Ergenlik çağındakiler koşullar ne olursa olsun arkadaşlarını seçme eğiliminde. Tüm bunlar bana büyüleyici geliyor. Sonradan bu konuda Hawthorne esintileri taşıyan bir hikâye de yazdım.
Okur: Yetmiş beş yaşındasınız, hayat hakkında ne gibi aydınlanmalar yaşadınız?
Oates: Twitter sayesinde hayatımızın her ânı 140 vuruşluk aydınlanmalar değil mi zaten?.. İnsan yaşlandıkça hayat gizemini yitirmez; yaşandıkça gizemi artar. Gençken hedefler kolaydır; “daha önce yazmadığım bir şey yazmak” ; “önceden savunmadığım bir düşüncenin sınırlarını zorlamak” –zaten fazla bir şey yazmamışsınızdır ve her şeyi yazabilirsiniz. 70’inizdeyse bu, “böyle olacağını biliyordum”a dönüşür.
Boksörler “adamı deviren geldiğini görmediği yumruktur” der; yıllar geçtikçe bunun gerçek olduğunu öğrenirsiniz. Artık gerilmezsiniz. Endişeleriniz azalır çünkü endişelenmenin işe yaramayacağını bilirsiniz.