Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Eylül 2025

Edebiyat

Birinci Tekil Şahıs Anlatıcı, Kurallar ve Tuzaklar

Amy L. Bernstein

Paylaş

0

0


Şu an kurmacadan bahsediyoruz, sizin anılarınızdan değil.

Roman yazmak bütünüyle seçim yapmakla ilgilidir – hem de her sayfada, düzinelerce. Yazarın en önemli seçimlerinden biri doğru bakış açısında karar kılmakken hikâyeyi birinci tekil şahsın gözünden aktarmak bunlar arasında en karmaşık olanıdır. 

Niçin? 

Çünkü bütün hikâyeyi “ben” sesinin etrafında kurduğunuz zaman bu açık bir taahhüttür. Okura dersiniz ki, “Seni tek bir kişinin zihninde gezdireceğim.”

Mesela Ann Rice, “Ben vampir Lestat,” diye başlar ve biz o andan itibaren son derece eğlenceli ama bir o kadar da kendine düşkün bir anlatıcı tarafından yönlendirileceğimizin farkına varırız. 

“Bana Ishmael deyin.” Tıpkı Lestat gibi, Melville’in antikahramanı da ben merkezlidir ve bizi bir yandan kentin sokaklarında dolaştırırken öte yandan kendi yorumlarına maruz bırakır. Ardından kendimizi birden onunla birlikte devasa büyüklükteki bir balinayı aradığı deniz yolculuğunda buluruz. 

Lestat ve Ishmael, kendince aşırı karizmatik olan bu iki karakter aynı zamanda iyi birer gözlemcidir. Başlarına pek çok gelir; bunların bir kısmı karakterlerin kaderi açısından belirleyiciyken bizler de bütün bu olup bitene yalnızca onların zihninin içinden şahitlik ederiz. 

Bugün en iyi yazarların bile zaman zaman birinci tekil şahıs anlatıcıyı seçtiğini görüyoruz çünkü Anne Tyler’ın de söylediği gibi, birinci tekil şahıs anlatıcı, üçüncü tekil şahıs anlatıcıya kıyasla, karakterdeki kendi kendini kandırma eğilimini çok daha iyi ortaya çıkarır. 

Fakat bu yüksek nitelikli birinci tekil şahıs anlatıcıyı etkili bir biçimde kullanmak isteyen yazarların uyması gerekli bir dizi kural olduğunu söylemek gerek – hele ki romanını sıkıcı bir düz yazı haline getirmek istemiyorsa. Bunca kuralı düşününce birinci tekil şahıs anlatıcının hem en yanlış anlaşılan hem de en zor ustalaşılan anlatım biçimi olduğunu itiraf edebiliriz.  

Kural #1: Kısıtlama 

Birinci tekil şahsı seçtiğiniz an o her şeyi bilen, her şeyi gören, zamanda ve uzayda dilediğince seyahat edip gerektiğinde duvarlardan bile geçebilen tanrı anlatıcıdan vazgeçmiş olursunuz. (Bu durumun tek istinasıysa her şeyi bilme kabiliyetine sahip fantastik bir karakter yaratmaktır.) Dolayısıyla anlatıcı dış dünyadan gelen bilgiyi –tıpkı bizim yaptığımız gibi– yalnızca duyuları aracılılığıyla işleyebilir ve bu kural da yazarın elini kolunu bağlayarak ona bir nevi deli gömleği giydirir. 

Kural #2: Karmaşıklık

Birinci tekil şahıs anlatıcı hem kendisine hem de çevresindekilere yalan söyleyebilir ama dikkatli bir okur gerçekte neler olup bittiğinin farkındadır ya da en azından bir tahminde bulunur çünkü anlatıcı aynı anda iki düzlemde birden var olur. İlkinde ana karakter, kendini ne kadar kandırırsa kandırsın, hikâyedeki bağımsız dünya bakımından kendi gerçeğini dile getirir. (Birinci kural bunu gerektirir.) İkinci düzlemdeyse okur, anlatıcının içinde bulunduğu sebep-sonuç ilişkisini kendi iç dünyasının dinamiklerine göre analiz eder ve neler olup bittiğine dair bazı sonuçlar çıkarır. Dolayısıyla yazarın – her ne kadar okurun duygusal belirsizlik ve çatışmaya duyduğu özlemin farkında olsa da –  anlatıcının sesi ve durumu konusunda istikrarlı olması gerekir.

Bu kural elbette üçüncü tekil şahıs anlatıcı için de geçerli ancak ikisini karşılaştırdığımız zaman birinci tekil şahsı kullanmanın yazarı çok katmanlı, nüansları olan bir kahraman yaratma konusunda pek kolaylık sağlamadığını ama bu sorumluluktan da kurtarmadığını belirtmemiz gerek. “Söyledim” ya da “düşünüyorum” diye yazmak basitlikle eş değer değildir. 

Kural #3: Gelişme

Üçüncü tekil şahıs anlatıcı gibi birinci tekil şahıs da değişime uğrar. Hikâyedeki “ben” sesi, tanımı itibariyle tek kişiye özgülenmişse de bu onun ilk sayfadan son sayfaya kadar hiç değişmeden kalacağı anlamına gelmez. Anlatıcı, söz konusu karakteri yakından tanıdığımız, sevdiğimiz, ondan nefret ettiğimiz, hatta onu anlaşılmaz bulduğumuz ölçüde psikolojik bir yolculuğa çıkmak zorundadır. Kendini işaret eden “ben” hikâye içinde bir sabittir ama karakterin motivasyon ve farkındalığının dalgalanması gerekir. Örneğin Lestat, arzuları sürekli değişkenlik gösteren güvenilmez bir anlatıcıdır: Karakteri kana susamışlıkla kendini beğenmişlik, hırsla pişmanlık arasında salınıp durur. 

Bu kurallara uymak sabır, azim ve çok fazla yazıp üzerinde çok fazla düzeltme yapmayı gerektirir. Öyle ki, yazar Karl Marlantes Matterhorn romanlarından birinin ilk taslağıyla uğraşmanın onu psikoterapi odasına sürüklediğini söylemiştir. 

Gayet anlaşılabilir bir durum çünkü birinci tekil şahıs anlatımında saçma sapan şeyler yazmak çok daha kolaydır. Ve yazarlar bu anlatıcı tipinin beraberinde getirdiği kısıtlamalara alışmaya çalışırken kendilerini bekleyen tuzakları genellikle fark etmezler. 

Tuzak #1: “Ben” sesinin gücüne aşırı güvenmek

En sık rastlanan, dolayısıyla da en kolay düşülen tuzak sürekli “ben” ile başlayan cümleler kurmak, o “ben” bilincine saplanıp kalmaktır. Oysa siz bir yazar olarak zaten o kişinin zihnindesiniz ve bunu yaptığınız takdirde ortaya koyduğunuz metin çoktan kaybetmiş demektir. Farz edin ki, bir kitap baştan sona bu şekilde ilerliyor:

Oturma odasına gittiğimde iki kardeşim de kanepede oturuyordu. Onlara bu toplantıyı kimin düzenlediğini sordum. Sally toplantıyı düzenleyenin kendisi olduğunu söyledi ama ona inanmadım. Tony’e baktım ama o tek kelime bile etmedi. Bir an önce oradan ayrılmak istiyordum ama henüz ayrılmazdım. 

Paragrafta ne anlamlı bir bağlam var ne de alt metin. Peş peşe kendi eylemlerini sıralayan “ben” sesiyse kulak tırmalamaktan öteye gitmiyor. Teknik açıdan düşündüğümüzde tek bir zihnin içine hapsolmuş olabiliriz ama bu etrafımızdaki dünyayı tasvir edemeyeceğimiz ya da etrafımızdaki insanların birbirleri hakkında neler düşündüğünü tahmin edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Aksine, anlatıyı “ben” merkezli olmaktan çıkarmamız ve sahnenin sadece o “ben” in etrafında dönmesine engel olmamız gerekir. 

Tuzak #2: Okuru sıkıcı bir anlatıcıya mahkum etmek 

Yukarıdaki ilk tuzağa düştüyseniz muhtemelen buna da düşecek ve düşüncelerinin sıradanlığı yüzünden kimsenin ilgisini çekmeyecek bir anlatıcı-karakter oluşturacaksınız. Ama madem okuru tek bir zihnin bakış açısına hapsetmeye karar verdiniz, en azından dikkat çekici düşünceleri olan ilginç bir zihin olsun. Sıkıcı bir anlatıcı nasıl olur? Öncelikle düşünceleri aşırı sıradandır. Önemsiz olaylara takılıp kalır ya da pasif bir biçimde bir şeylerin olmasını bekler. Böyle bir anlatıcının gözünden ne öteki karakterleri tanıyabilir ne de onun etrafında olup bitenlere eleştirel bir gözle bakabilirsiniz. Böyle bir anlatıcı gerçek bir insan değil, yalnızca hikâyeyi aktarabilmek için kullanılan bir aparattır. Belirgin bir dünya görüşleri olmaz. Sürekli kendilerinden bahseder (yukarıdaki ilk tuzak) ve dış dünyayla ya da kendi vicdanlarıyla yeterince mücadele etmezler. 

Tuzak #3: Anlatıcıyı aşırı kısıtlamak 

Öylesine ustalık isteyen bir durum ki… Tek zihin, tek kalp. Etraftaki herkes bilinemez ve anlatıcınız da bilemezken, yani duvarlar ötesini göremezken, aynı anlatıcı yan odada işlenen cinayeti nasıl bilecek? Kurguda beş duyunun olağanüstü kapasitesinden faydalanarak sezgileri oluşturur, anlatıcıyı harekete geçirir, duygu üretiriz. Ayrıca zamanı kullanır, ani geri dönüşler ve başkaca yöntemler vasıtasıyla anlatıcıya düşünme, hissetme ve harekete geçme imkânı tanırız. Örneğin anlatıcı rüyasında yan odada cinayet işlendiğini görebilir ve çığlık sesleriyle uyanabilir. Bu açıdan düşünüldüğünde hayat öylesine fırsatlar sunar ki,  “ben” karakteri hem fiziken hem de zihnen uzaklara gidebilmek için sonsuz olanağa sahiptir. 

Şayet romanınızda ya da öykünüzde birinci tekil şahıs anlatıcıyı seçerseniz ona kendi sınırlarının dışarı çıkma ve dolaşma imkânı tanımalı, okuru yalnızca anlatıcının o an gördüklerine mahkum etmemelisiniz.

Tuzak #4: Yazarın anlatıcıyı kendisiyle karıştırması

Şu an kurmacadan bahsediyoruz, sizin anılarınızdan değil. Bütün yazarlar kişiliklerinin bazı yönlerini metinlerine yansıtır ama bu demek değildir ki, birinci tekil şahıs anlatıcı kendileriyle özdeşleştirsinler. Doris Lessing’in de belirttiği gibi, “Bir başkası hakkında yazarken bunu birinci tekil şahsın bakış açısıyla yaptığınızda kendinizle ilgili inanılmaz şeyler keşfedersiniz.” Lessing haklı olabilir ama “ben” sesi size ne kadar yakınsa anlatıcı o kadar siz olursunuz. Bu durumda anlatıcı – tabii bir roman à clef, yani gerçek kişi ve olayların kurguymuş gibi gösterildiği bir roman yazmıyorsanız –   tıpkı sizin gibi konuşur, sizin gibi tepki verir, sizin hoşlandıklarınızdan hoşlanır ve hatta sizin korkularınızı yansıtır. Unutmayın, amacınız yarattığınız kurgusal dünyada yaşayan ve bu dünyanın koşulları tarafından şekillendirilen kendine özgü bir karakter oluşturmak. Ve söz konusu dünya sizin dünyanız olmadığı gibi o karakter de siz değilsiniz. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Reha Erdem: “Canın acıya acıya gitmek...Çiğdem Öztürk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

14 Mayıs 2025

Yürünecek Bir Yol Vardır Her Zaman

Şehrin ve varlığın dağılmış parçalarını bir araya getirerek bir belleğe kaydeden ve bu belleği bir direniş anlatısıyla diri tutan bir hikâye.Doğduğum şehre gittim; her köşe bir duyguyu çağırıyor, her pencere bir utancı. Antakya, 2300’lü yaşlarında oldukça güzel, old..

Devamı..

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

Deniz Sessiz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024