Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Eylül 2025

Felsefe

Kierkegaard’ın Sevgi Anlayışı

Zachary Hardman

Paylaş

0

0


Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard, bütün umutsuzlukların sevginin yardımıyla umuda dönüşebileceğine inanırdı ve bu inanç, karamsarlığın hâkim olduğu bir çağımız için oldukça anlamlı bir mesaj.

Franz Kafka, kendisi gibi yazar olan yakın arkadaşı Max Brod’la sohbet ederken ona bir defasında “Umuttan yana sıkıntı yok,” demişti, “fazlasıyla umut var, var ama bizler için değil, Tanrı için.” Günümüz için düşündüğümüzdeyse daha ileri gidebilir ve şöyle diyebiliriz: Umut yok, hiç kimse için. Nihayetinde bizimki tam bir umutsuzluk çağı. Öyle ki, kendi felaketimize olan yakınlığımızı simgeleyen Kıyamet Saati, gece yarısına 89 saniye kalaya ayarlandı. Yine de bu şiddetli umutsuzluk hissi, bu varoluşsal ruh hali kendi kurtuluşumuz olabilir.

19. yüzyılda yaşamış Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard da aynı fikirde olmalı ki, şu ana kadar umutsuzluk üzerine yazılmış en büyük felsefi çalışma olan Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’u kaleme aldı. Aslında Kierkegaard bizim çağdaşımız çünkü eserlerinde sunmuş olduğu içgörü, 42 yıllık kısacık yaşamını çalışmalarına adadığı Kopenhag’ın dar görüşlü entelektüel çevrelerindense bizlere daha yakın. 

Kierkegaard genellikle bir düşünür olarak hatırlanır ama aynı zamanda psikolog, sosyal eleştirmen, şair ve ilahiyatçıdır ve eserlerinde estetikten sosyal iletişim ve dine kadar pek çok konuyu ele alır. Fakat bütün bunların ötesinde “yaşayan bir varlık olmanın”, yani “benliğin” ne anlama geldiğiyle ilgilenir. Bu da Kierkegaard’ın, nihai anlamın ancak kişinin kendi içine bakmasıyla bulunabileceğini savunan, 20. yüzyılın en etkili akımlarından varoluşçuluğun babası olarak anılmasına sebep olur.  

Benlik nedir? Bu kulağa çok yanlış bir soruymuş gibi gelebilir çünkü günümüzde çok ciddi bir benlik takıntısı var ama Kierkegaard’ın bizden istediği şey, yüzeydeki egoyla uğraşmak yerine çok daha derine inmektir. Mesela Ölümcül Hastalık Umutsuzluk şu paragrafla başlar:

İnsan tindir. Ama tin nedir? Tin ben’dir. Ama ben nedir? Ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir. Daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir. Ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür. İnsan sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir, kısaca bir sentezdir. Sentez iki terimin ilişkisidir. Bu görüş açısından ben, hâlâ var olmamıştır*

İnsan bir an umutsuzluğa kapılıp kitaptan vazgeçme eğiliminde oluyor ama bana kalırsa bu, tam da Kierkegaard’ın istediği şey. Zira Ölümcül Hastalık Umutsuzluk yalnızca umutsuzluk hissinin yazılı bir tezahürü değil, aynı zamanda bir teşhistir – okurlar da o teşhisi alan birer hasta. Kierkegaard aslında ruhsal benliğe ulaşmanın ne denli zor olduğunu ve bizlerin de onu ararken umutsuzluğa kapılmamamız gerektiğini belirterek hatırlatır: “Tehlikenin en büyüğü olan ben’in kaybı, aramızda hiçbir şey olmamış gibi fark edilmeden gerçekleşebilir. Ne olursa olsun, bacağın veya kolun, servetin, kadının vs. veya bilinmeyen herhangi başka bir şeyin kaybı, hiçbir şey bu kadar az gürültü yapamaz.”

O halde ruhsal benlik nasıl kurtulabilir? Bu soruyu yanıtlayabilmek için Kierkegaard’ın erken dönem eserlerinden biri olan Kaygı Kavramı’na bakabiliriz. Kierkegaard’a göre kaygı ya da endişe olumsuz birer duygu ya da hastalık değil, çatışma içindeki yenik doğamızın bir sonucudur bizlerin ruhani varlıklar olmamızı sağlar. Tam manasıyla bir benliğe sahip olmayan hayvanların aksine bizler, nasıl bir hayat yaşayacağımızı belirleyen sonsuz sayıdaki seçeneğin farkındayız. Bu da içimizde, sanki uçurumdan aşağıya bakıyormuş gibi giderilmesi güç bir endişeye sebep olur – özgürlüğün yarattığı baş dönmesi hissi. Oysa baktığımız uçurum, kendi olasılıklarımızın sınırsızlığıdır. Zira her olasılık kendi beraberinde sonsuzluğu da getirir. Olasılığın olduğu yerde hayal gücü ve arzu, olma haline yönelen bir hareket vardır – kısacası Tanrı. Kierkegaard için Tanrı, her şeyin mümkün olma halidir.  

Olasılıktan yoksunsak tıpkı hayvanlar gibi her an salt gereklilikle ya da önemsizliğin hakim olduğu bir dünyada yaşarız. Kierkegaard’a göre bu ruhsuzluktur. Ruhsuz özne kendini “önemsiz şeylerle sakinleştirir” ve bu nedenle kendi umutsuzluğunun farkında olmaz. Biz bugün ruhsuzluğu her şeyi ölçülebilir kabul edip ölçülemeyeni yok sayan bilimsel-rasyonel tutumda, tüketim kültürünün sıradanlığında, yeni medyanın dikkat dağıtıcı unsurlarında görürüz. Kierkegaard sorar: Nelerin dikkatimizi dağıtmasına izin veriyoruz? Bu dikkat dağıtıcı unsurlar olmasaydı yaşamlarımızın orta yerinde boşluğu görmemizi engelleyen yapılar ortadan kalkar, umutsuzluğa kapılmaktan başka çaremiz kalmazdı. Ama Kierkegaard’a göre bu kötü değil, iyi bir şey olurdu çünkü insan umutsuzluğa yaklaştığı ölçüde çözüme de yaklaşırdı. 

Kierkegaard, bilinçli umutsuzluğun iki türü olduğunu belirtir. Bunlarda ilki, kendimiz olmayı istememe umutsuzluğudur ve buradaki arzu, hakikaten de kendimiz olma umutsuzluğundan kurtulmaktır. Kendimiz olmaktan nefret edebilir, başka biri, belki bir aktör ya da aktris olmak için can atabiliriz. Fakat bu tür bir umutsuzluktan, yani kendimiz olma umutsuzluğundan kurtulma isteği, içinde olduğumuz ve Kierkegaard’ın “benlik hastalığındaki yüksek ateş” olarak adlandırdığı  umutsuzluğu daha da yoğunlaştırır. İkinci bilinçli umutsuzluk türüyse “umutsuzca kendin olma isteme” umutsuzluğudur. Kendimiz olmayı istememize, belki de kendimizin daha iyi ve daha umutsuz bir versiyonunu yaratmaya çalışmamıza rağmen aslında tek yaptığımız kendimiz olmaktan kaçmaktır. Örneğin yaşadığımız ülkenin başbakanı olmamız gerektiğine karar verebilir ve bu uğurda mücadele edebiliriz ama bu aslında kendi benliğimiz değildir, bu yüzden umutsuzluğumuz her gün daha fazla artar. 

Kierkegaard’a göre ne zaman “insanlık açısından hiçbir olasılığın bulunmadığı uç noktaya gelirsek” ancak o zaman “Tanrı açısından her şeyin mümkün olduğunu”, yani inancı kabul ederiz. İnancı olan kişi, “İnsan açısından baktığımızda Tanrı’nın yıkımının mutlak olduğunu bildiği için – kendisi için her şeyin mümkün olduğu – Tanrı’ya güven duyar. Ve bunda herhangi bir mantık bulunmaz. Zira “inanç sahibi olmak da, kişinin tam anlamıyla aklını yitirmesi demektir.”

Kierkegaard, Eski Ahit’teki Eyüp’ün Kitabı bölümünü, kendi acılarına rağmen kaprisli Yahweh’ye inanmaya devam eden ve hatta “Beni öldürse bile O’na güvenim (umudum) sarsılmaz,” diyen,  Tanrı’nın ıstırap içindeki bu hizmetkârının hikâyesini çok severdi. Fakat Kierkegaard’ın tam olarak neyden bahsettiğini anlamak ya da onunla hemfikir olmak için illa da dini inanç sahibi olmaya gerek yok. Her ne zaman umutsuzluğa kapılırsak bizi kendimize getirenin olasılıklar olduğu doğru değil mi?  Umutsuzluk içindeyken müzik dinleyebilir, bir sanat eserinin önünde saatlerimizi geçirebiliriz. O anlarda aklımıza aniden bir şeyler gelir, hayal gücümüzün etkisiyle uzakta yeni bir ufuk belirir. Arzu bizi ufka doğru taşır. Hayatın bizim için bir anlamı ya da nihai bir amacı olduğuna inanmak da bir inançtır. 

Umutsuzluktan kurtulup kurtulmamak – savaş gibi belli koşullar haricinde – yalnızca kendi tercihimizdir. Fakat Tanrı’nın huzurunda korku ve titreme içinde tek başına duran tekil birey anlayışı, Kierkegaard düşüncesinin en büyük zayıflıklarından biridir ve genellikle de varoluşçular tarafından – münzevi bir yaşam için sosyal ilişkilerden vazgeçtiği –  gerekçesiyle eleştirilir. Ama meseleyi daha derinlemesine ele aldığımızda bunun ancak kısmen doğru olduğunu görürüz. Nitekim Kierkegaard, İncil’deki  “Komşunu sev” emrini işlediği geç dönem eserlerinden Sevginin İşleri’nde şöyle der: “Dünyevi akıl, sevginin insanla insan arasındaki bir ilişki olduğunu düşünür; Hristiyanlık ise sevginin: İnsan - Tanrı - insan arasındaki bir ilişki olduğunu, yani, Tanrının orta terim olduğunu öğretir. Zira Tanrıyı sevmek, hakikatte kendini sevmektir; başka birinin Tanrıyı sevmesine yardımcı olmak, başka birini sevmektir; başka birinden Tanrıyı sevme yolunda yardım görmek, sevilmektir.” Kierkegaard için Tanrı’nın anlamı “Her şeyin mümkün olabildiğiyse” o halde başka birini sevmek, onun içindeki sonsuz olasılığı görmek ve ona ruhsal benliğini gerçekleştirme yolunda eşlik etmek demektir. Ve ötekini asla tam olarak tanıyamayacağımız için bu bir inanç eylemidir. Kierkegaard, “Her şeyi ümit etmek böyle bir şeydir,” der, “severek her şeyi ümit etmek, sevenin diğer insanlarla olan ilişkisini tanımlar, onlara karşı, onlardan ümitvar olarak, olasılığa açık kapı bıraktığını, bunu iyilik ihtimaline olan sonsuz zaafıyla yaptığını ifade eder.”

Avrupalı düşünürler umudu çoğunlukla bir tür teslimiyet, yaşam mücadelesini, dolayısıyla yaşamın kendisini göz ardı eden bir pasiflik olarak görmüş ve üzerinde durma gereği duymamışlardır. Albert Camus buna “ölümcül vazgeçiş” adını verir. Fakat hepsinin arasında Fransız varoluşçu düşünür Gabriel Marcel bir istisna olarak yer alır ve İkinci Dünya Savaşı’nın olanca çaresizliğine, umutsuzluğuna rağmen umut etmenin erdemlerinden tutkuyla bahseder. Journal métaphysique’in girişinde yazdığı şu cümlelerse Kierkegaard’ın düşüncelerini anımsatır: “Birini sevmek, ondan hem tanımlanamayan hem de öngörülemeyen bir şeyler beklemekken aynı zamanda onun bu beklentiyi yerine getirebilmesi için ona imkân tanımaktır.” Başka bir deyişle sevgi ya da aşk, kişinin inancını ve umudunu bir başkasına bağlamasıdır. Marcel buna “yaratıcı sadakat” adını verir: “İster aşk, sevgi ve arkadaşlık yoluyla olsun isterse yaratıcı bir çalışma, kendimizden ötekilere verdiğimiz kısım, başkalarına adadığımız kendimizdir.” Bunu yaptığımız zaman ruhsal benliğimize erişiriz. Marcel’e göre  “Kişinin varoluşunun “ben” olarak anlamı ve özgünlüğü, kendimi  senin için – karşılıklı sevgi, sadakat ve inanç yoluyla –  ne derece ulaşılabilir kıldığıma bağlıdır.” O halde içinde olduğumuz bu karanlık geçit, bu umutsuzluk hali bizi, bütün umutlarımızın dayanağı olan bu “sen” ile karşılaşmaya yönlendirir. Ya da Marcel’in belirttiği gibi: “Senden hepimiz için umutluyum.” 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

*Yazarın Kierkegaard’ın Umutsuzluk Ölümcül Bir Hastalıktır isimli kitabından yaptığı birebir alıntılarda Doğu Batı Yayınları, M. Mukadder Yakupoğlu çevirisi, Sevginin İşleri isimli kitabından yaptığı alıntılardaysa Pinhan Yayınları, Nur Beiber çevirisi kullanılmıştır. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

J.L. Borges'in en sevdiği öykülerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

16 Şubat 2025

Hayattan Notlar

HaikularSardunyalarınÜstü çiğ kaplı                         Yavru kuşlar uçuyor Bir çocuk içindekiTomurcuklarlaKaplanmış mezar Pire ne yiyorsun yeZıplayıp durmaUykum kaçıyor Pardon, birine benzettimDireksiyonu kavramıyor, kollarını ona teslim etmiş. Başı, omuzları, gövdesi arzın merke..

Devamı..

Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin Tatsız Ta..

Andrzej Tokarski

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024