Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Temmuz 2020

Edebiyat

Şiir ve Görecelik

Ferruh Tunç

Paylaş

0

0


Yani biz dille doğamızı sündürür, esnetir, tozutur, dahası, onun dışına çıkarız. Bu, yalnız insana ait bir mucizedir, kaynağı ne kadar doğal olsa da.

Araç Dediğimiz

Tezgâh dokur, makas keser, iğne işler, yelken yüzdürür... Ama hepsinin yaptığı bir yere kadardır. Çünkü bir eşyaya, bir araca; doğal, kendiliğinden ve tam olarak karşılanmayan bir gereksinimimizi karşılaması için baş vururuz. Böyle olunca; gereksinimin doğal, kendiliğinden karşılanmamasından kaynaklı bir ‘tam olmayış’ (eksiklik, yetersizlik, uygunsuzluk, fazlalık) söz konusudur. Bu tam olmayış halini, aracı ‘kullanma kastımız’ ile onun bize ‘sunabildikleri’ arasında ortaya çıkan fark şeklinde ifade edebiliriz. İstemin doğal karşılanmaması ve doğal karşılanmayan isteme hizmet eden-ya da ettirilen- aracın kendi doğası bu eksik hasada neden olur. Araçlar; tamamlar, taşır, dönüştürür, iletir, korur vb. ama onlarla yola çıkan ‘istem’in hasadı bir şekilde ‘fire’ verir. Bu, doğal ve kendiliğinden olanla, yapay ve araçsal olan arasındaki verim ya da işlev farkıdır. Biz, eşyayı veya aracı ne kadar işleviyle tanımlasak, benimsesek de o aslında özellikleri kendi doğal varoluşunun dışına yöneltilmiş bir varlık veya varlıklar kombinasyonudur. Bu yüzden, yönlendirilen işlevi yüklenen bu varlık veya kombinasyonun kendi ilk doğasını tümüyle terk etmesi beklenemez. İşleve yönlendirilememiş, ona tahsis edilememiş özellikler, yönlendirilen işlevlerle birlikte varlığın münhasıran bu işleve tahsis edilmemiş doğasını korumayı sürdürür ve bütünlerken, yönlendirilmiş olduğu işlevi de sınırlamış olur. Böylece her araç, (t)özünü, doğasını koruması nedeniyle ve sayesinde, doğal ve tam olana göre hep sınırlı bir düzeyde işlevsel olur.

Dil Araç mıdır?

Dili, ihtiyatla da olsa, bir araca benzetebiliriz. İhtiyatımız, onun gerçek araçlara kıyasla insanın bir çeşit uzantısı olmasından gelir. Cesaretimiz ise, onun duyumlarımız gibi ‘tam ve doğrudan’ doğallığımızı temsil etmeyişinden ileri gelir. Dil; insana ait tam ve doğrudan doğallıkların -sonradan- sağladığı bir olanak, yarattığı bir araçtır. Kuşkusuz bu gerçekleşme (dil), hem kendini hem de onu olanaklı kılan insana ait tam ve doğrudan doğallıkları dehşetli ölçülerde dönüştürmüş, geliştirmiştir. Ama yine de dilin insan doğallığının kendisi değil, bir uzantısı olması bizim onu alete, araca benzetmemizi mümkün kılmaktadır. 

Dilin Araç Olarak Olanak ve Sınırları

Bu aletle ne yaparız sorusunun cevabı buraya kadar anlattıklarımızda saklıdır: Kendimizi ve dışımızdaki nesnelliği tam ve doğal olan duyularımızın ötesinde (de), onunla duyumsar, sezinler, algılar, kavrar ve anlamlandırır; kendimizle, insanlarla, doğayla onun sayesinde iletişim kurarız. Yani biz dille doğamızı sündürür, esnetir, tozutur, dahası, onun dışına çıkarız. Bu, yalnız insana ait bir mucizedir, kaynağı ne kadar doğal olsa da. Doğamızın dışına çıkışımız dediğimiz şey, tersinden baktığımızda, dışımızda olan nesnelliğin içimize, doğamıza katılmasıdır. İşte bu yüzden dil, duyular ötesinde oluşan, gelişen bir yeti ve edinim olarak, gerçekliği temsil gibi yalın bir işlevden öte, belirsiz sayıda farklı görevler için kullanılabilecek bir araçtır; onun anlamı, onunla yapılabilecek -bir şey değil!- çok çeşitli şeylerden oluşur. Bunun yanında sözcükler, ya da onun bir kombinasyonu olan dil, sırf araç olmaları nedeniyle üstlendikleri görevleri tam yapamadıkları gibi, yüklendikleri anlamları da tam karşılayamazlar. Kavrayış, duyumsayış, biliş ve dile getiriş, daha çok dile getirişin, kısmen de dile getirilenin doğaları yüzünden; hep eksik, taşkın, fakat her halde akışkandır. 

Dilin İleten ve Alımlayandan Kaynaklı Sınırları

Dilin amacından taşması, eksik kalması, hatta başka şeye dönüşmesi, salt onun sözünü ettiğimiz araçsallığından ileri gelmez; bir de onu kullananın ve ona muhatap olanın kasıt ve kapasitelerine bağlı olan belirsizlik kaynağı vardır. Dil bir araç olması yanında, bir yandan onu dile getirenlerin yönelimleri (kasıtları) ve başka insanlardan ve toplumsal durumlardan öğrendiği içerikler, diğer yandan da alımlayanların kasıt ve edinimleri için farklı olabilecek alanlarda (düzlemlerde, matrislerde) karşılıklar bulur. 

Yazan ve konuşan ile okuyan ve dinleyen açısından içinde bulundukları eylemede ilk aşamada ortaya çıkan şey; dilin mantığı, dile getirenin ve alımlayanın kasıt, bilgi ve deneyimleri arasında, kesinlikten uzak, katmanlı bir ödünleşmedir diyebiliriz bu yüzden. Her ödünleşmede tarafların aldıkları ve verdikleri olduğu gibi, vazgeçtikleri de vardır. Buradan yola çıkarak ve yazımız bağlamında anlaşılması gereğini hatırlatarak diyebiliriz ki, dil, dolayısıyla yazma ve konuşma; bir anlatma, anlaşma aracı olmaktan çok bir anlaşma, anlatma düzlemidir/matrisidir. Bu düzlemde, dilin muhatapları görece nesnel bir duyum, sezgi, anlam ve kavram deneyimi yaşayarak dilsel bir etkileşim içinde olurlar. 

Bu etkileşim bir yandan dilin görece nesnelliğine, kendinde şeyliğine bağlı kalarak, iletme ve alımlama kasıtlarına yönelik işlev görür. Ama bu sırada alımlayana iletilen dilin mantığı ile tam örtüşmeyen, ama onun dolayımında olan, ona mutlak karşılık gelmek yerine ancak ona şöyle böyle tutunabilen, ondan adeta sarkan, ya da onun boşluğuna düşerken yakalanabilenler de duyumsatılmış, sezinletilmiş ve anlatılmış olur. 

Bunlar dilsel deneyimin işlevsel olmaya uzak yanıdır; anlatıcının kasıt dışını, katlandığı veya farkında olduğu dilsel mantığın gereği olan yanlarını ve bu yüzden dili mümkün kılan cevherine yakın yanlarını temsil eder. Deyim uygunsa, işlevsel olanı besleyen, kavrayan fakat ona dönüşmeyen, kendisi kalan bir muğlaklıktır bu. Gündelik konuşma ya da işlevsel yazışmada görece ince olan bu muğlaklığın sanatsal dilde (edebiyatta) oldukça etli ve lezzetli bir meyveyi andırabileceğini söyleyebiliriz. Tadı, kokusu; duyumsal haz, yücelmiş duygu, güzellik algısı, etik-ahlaksal-ideolojik anlayış ve bilgisel kavrama ve doğrulama olan tek tek lezzetlerinin arkadaşlığından bunların tek başına hiçbiri olan bir katmandır. 

Değerli Yazar Dilin Kastı ile Mantığını Dönüştürür

Yazar, dilin bu zaafının ve gücünün farkında ve ondan yararlanarak yazar ve böylece dilin olanaklarını artırmış olur. Değerli yazar, temelde bu kuytulukları gösterebilendir. Eğer yazar, dilin açıkça göstermediğinin yeterince farkında değilse, o yaratıcı bir yazar değildir. Yani, edebiyatçı değildir. Ama öte yandan, eğer, dilin birbirinden koparılamayacak bu ikiliğini unutarak, dilin belirgin olmayan, muğlak yanını, kendisini bir şey söylemekten, işlevsel olmaktan muaf tutan bir olanak olarak görüyorsa yazar; salt muğlaklığa yönelme tercihinin sunacağı deneyimlerle yetiniyorsa, biz bir üslupçuyla karşı karşıyayızdır. Üslupçular çoğunlukla ‘malum’u cilalarlar. Değerli edebiyatçı olamazlar. Bu türden yazarlar dilin bu olanağının anlaşılmasında yarar üretebilirler elbette ama dilsel sanat eseri üretmek bakımından daha çok deneysel kalırlar. Onlar, meyvenin kabuğundaki renkleri, kılcal ve gergin dokuyu bütün güzelliğiyle anlatır dururlar da biz meyveyi bir türlü dişleyerek yazarın ve bir sanat olan edebiyatın sunduğu gerçek lezzet ve besini almakta zorlanırız. Bunlar dekoratif sanatçılardır. Çoğunlukla, kendilerinin de kabul edecekleri gibi, meyvenin dişlenmesi ile pek de ilgilenmezler. Oysa değerli yazar, dile haddini bildirmek için, onun kastı ile mantığını dövüştürür. 

Ya Okur?

Hiç kuşkusuz yazar açısından söylenenler, bir yere kadar okur için de söz konusudur. Meyvenin renginde ve kokusunda kalmamak, onu dişleyebilmek, ya da yazarın yaratı sürecine benzeyen bir alımlama, deneyimleme süreci okur için de söz konusudur. Burada ona düşen, yazar kadar olmasa da hafife alınmayacak ölçüde dilin olanaklarına ve yazarın kimliğine dair bir donanım sahibi olmaktır. Okur, bu donanımla edindiklerini beklentisi ile uzlaştırarak sanat eserini alımlamış, deneyimlenmiş olur. Değerli yazar için, değerli okur gerekir. Yazar okurunu bu yüzden arar. Yoksa okur yaratmak zorundadır ki, bu yazmaktan daha zordur. 

Sanatın Sunduğu: Otantik İzafiyettedir

Kuytuya erişmek, söylenemeyen cevheri duyumsatmak bakımından dekoratif sanatçıda olduğu kadar zorlanmayacağımız dil pratiği, bilim, din ve politikaya aittir. Belki bir ölçüye kadar Flaubert’in bilimin ve şiirin piçi dediği felsefeye de... Onlar dille, farklı tonların ve üslupların hâkim olduğu temsili resimler yaparlar. İletebildikleri daha çok gösterebildikleridir. Birbirine görelikleri yanında nesnelliğe göreliklerindeki benzerlikte var olurlar. Bu görelik yer yer ötekileri tanımaz bir hakimiyetçiliğe kadar varabilir. Görelilikleri bir yere kadar epistemolojik zenginlik vaat etse de sanat devreye girmeden sundukları karmaşık insani bütünlük için olsa olsa tadımlık kalır. Sanat, bunların sundukları cinsten katı, yer yer tasfiyeci hakikatler ya da görelikler yerine, gerçeğin ta kendisi olması gereken otantik bir izafiyeti keşfederek yansıtır. Aldanışa işaret ederek, gerçeğe yaklaştırır. Bizce, sanatın insanın elindeki en güvenilir epistomoloji olması bundandır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Emil Cioran’dan Borges Hakkında MektupOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gökhan Güvener

14 Temmuz 2025

Light İçecekler

Tatlandırıcı içeren içecekler, “light”, “diet” olarak adlandırılan meşrubatlar, hatta lezzetli hale gelmesi için sadece aromalar eklenmiş (sakızlar dahil) pek çok ürün sıfır kalorili de olsalar insülin salgılanmasına neden oluyormuş. Tip 2 diyabete kapı aralayan ve “insülin direnci” o..

Devamı..

Bir Affediliş Umudu

Mehmet Ali Ete

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024