Benim kulaklarım yüz yaşında ama hâlâ bu dünyanın çılgınlığına aç. Fakat yine de helal olsun, kulak derim buna ben, nereden baksan bir yüzyılım var elimde, hiç kör sağır kalmamış adamım. Gökte uçan kuştan, suda yüzen balığa sesini duymadığım canlı yok benim, ya olmalı senden ne haber? Haydi şimdi susun, kesin sesinizi ben radyo dinliyorum, haberler başladı.
Haberleri dinleyeceğim dediğinde herkes bilirdi ki radyoyu sağır kulağına yapıştırır ve sesini dalga dalga yükseltirdi. Bir Allahın kulu kalkıp da diyemezdi ki, şu barbar zıkkımın sesini biraz kıs, hani yüzyıldır havadaki kuştan sudaki balığa sesini duymadığın canlı yoktu. Bu tür laubaliliklere hiç gelemezdi.
Bütün kasaba onun radyosunu dinlerdi de, biri hafif serzenişte bulunmasın, gözleri yuvarlarından fırlar, ne dedin sen, kes sesini, kes yoksa yoksa gelir kafanı kırarım senin, derdi. Karşı çıkabilen bir çocuk olurdu çoğun, o da ikinci defa yapamazdı bunu, azarlardı onu anası babası, karışma, yaşlı insanlar huysuz olur, bu onların hakkıdır da.
Varteni sıkıntılı, yüzü gözü dışarı atmış. Oturuşu, kalkışı, hali hareketi bir tuhaf kadın olmuş Varteni. Eli, ayağı boşluğa düşmüş, felçliler gibi kontrolsüz sallanıyor. Dün dolunay vardı, Varteni'nin sıkıntısı dolunaydan. Oğlu kırk takla atıyor, anasının keyfi yerine gelsin diye ama tıs yok, koca Ana sözcüklerden yana put kesmiş bugün.
Bu oğlanın sesini sağır sultan duyar, insan lal olsa söz verir sözüne karşılık ama Koca Ana duymaz. Koca Ana sevgiyle baktı oğluna. Oğlunu öven kadına. Gözleri büyümüştü, yanmış, yorulmuştu. Gözleriyle konuştu Ana, oğul, komşu kadın, birbirlerinin gözlerine baktılar, ana kalktı yola koyuldu, sırtında kambur çıkmıştı yine. Ana kederli uyandığı günler hırçınlaşmaz, dilinin ucundaki sözcükleri yitirirdi. Kelimeler sesini kaybeder, gürültü yerine gövde edinirlerdi. Böyle zamanlarda ananın vücuduyla konuşurdun. Hali, hareketi, düştüğü ağaçlık yol ve inip kalkan göğsü, kurda kuşa gösterdiği ilgi, onun sana verdiği cevaplar bunlar olurdu.
Titreyen gövdesine bakmak katlanılmazdı ama, titreyen gölgesi deprem yemiş dağ gibi sarsılırdı koca Ana'nın. Gece ay dolunaydı Ana. Bugün karakartallar uçuyor üzerimizde oğul. Üstümüzde, kara, kapkara bulutlar var Ana. Allah sizin canınızı bize bağışlasın oğul.
O, İsa mesihin anası Meryem'di böyle zamanlarda. İncil'den bir elçi gelirdi Ana'ya ve al oğlunu Mısır'a kaç, yoksa çocuğunu öldürecekler derdi. Ana ses çıkarmaz, yanan gözlerle Mısır'a bakardı. Mısır talan edilmiş, ormanı tutuşmuş, ovası soyunmuş yeşilden, kuşanmış kara kuru bir acaip rengi.
Elçiye zeval olmaz, geldiği gibi giderdi. Ana yürüdüğü yolda Meryem olur, Meryem'den bir eksik yürürdü, Meryem'e yoldaşlık eden, Mısır yolunda ona kılavuzluk eden kara gün dostları vardı. Koca Ananın kimi vardı, gözlerinin önünde Mısır küle dönmüştü. Oysa Meryem'e yol açan Nil hiç kirlenmezdi. Koca Ananın yürüdüğü Munzur kan, kömür ve çaresizlik akıyordu.
Bugün yine adet olduğu üzere, radyonun sesi perde perde yükseldi, kasabayı sarıp sarmaladı. Kasabalı birikmiş çardakların gölgelerine. Güzelliği üzerine her gün yemin edilen, kimi yalancıların gazetede resmini gördüğü, o da bir şey mi, kimi yalancıların İstanbul'da çalıştığı fırının müşterisi, yine kimilerinin komşusu, hem kumral, hem esmer, hem evli, hem bekar, yok boşanmış, dul mu demiştim? Yok yemin ederim ben öyle bir şey dememiştim. İki çocuklu, çocuksuz, balık etli, bir deri bir kemik, memeleri çok güzel, offf, hele kalçaları. Çok sürmez babalar, oğullarına miras bıraktıkları palavralarından sıkılır, oğlum, oğlum baba ocağına incir ağacı dikeceksin oğlum, der ve yüzünü kimsenin görmediği ama bedeni üzerinde her bir kasabalının ellerini dolaştırdığı kadın nihayet, hiç bir şey olmamış gibi pişkince sözü alır: "BBC Türkçe Haber Servisi Öğlen Haberlerini Dinliyorsunuz Ben ..... …..'e bırakırdı yerini.
Cinsel hayatın tılsımını çoktan kaybetmiş, kendini tarla sulamaya, ot biçmeye, ağaç yetiştirmeye adamış olan Radyo Hıdır bir saat daha kulağını dayardı radyosuna. Radyo Hıdır'dan habersiz o bir saat boyunca sevdiği ses öpülür, okşanır, dudaklarının ucu ısırılır, zorla değil güzellikle bir bir tadına bakılırdı gövdesi portakal sanılan, kıtlık zamanında ise çoğaltılıp nara dönüştürülen kadının.
Palavracılar birbirlerinden sıkılır, yalanlarını unutmamak için hergün tekrarlar, tekrarlar, ağız dalaşına tutuşurlardı. Sustuklarında Radyo Hıdır'ın sesini dinler başlarına ağrılar girer, kulakları sağır olurdu da Radyo Hıdır'a bir şey olmazdı. Az değil yüzyıllıktı kulaklarının saza söze açlığı. Akla geldikçe hep bir ağızdan, vallahi Radyoma helal olsun demek ayrı bir zevkti. Ama portakal, azıldığında da nar olduğu sanılan bu kadın düpedüz edepsizdi, utanmadan-arlanmadan kendisini evlendirenleri, boşayanları, elinden ekmek aldığı, kucağında uykuya daldığı adamları uyandırır ve haberlerini sunardı. Hiç hastalanmaz, tatile çıkmaz, kendini özletmeyi bilmezdi.
Şimdi haber başlıklarını veriyoruz. Sivas'ta Madımak Otelinde yangın. Pir Sultan Abdal şenliklerine katılan aydınlar ölüm tehdidi altında. Ve o güne kadar hiç susmayan kadın, o gün sustu. Sanıldı.
Radyo Hıdır mayın tarlasında paramparça olmuş atların arasında bir başına kalmış yavru tay gibiydi artık, dizginlerinden boşanmış, koşuyor, bağırıyordu: Duydunuz muuuuuuu, duydunuz muuuu? Bağırıyor, çıplak ayak kendini bilmeden koşuşturuyordu. Radyosunu kaldırıyor taş duvarlara vuruyor. Cihaz elinde, sesi daha fazla açmak istiyordu. Oysa ses değil, kasabaya, dağlara, hatta nehre kadar gidiyor, nehrin hırçın sesini bile bastırıyordu. Haberler her saat başı dönüp dolaşıp Madımak Oteli'ne geliyordu. Aydınların isimleri sayılıyor. Radyonun sahibi bir daha kalkıyor, acı içinde bir o yana gidiyor, bir bu yana geliyordu. Her defasında aleti kırmaya çalışıyordu.
Dur, diyordu Koca Ana, dur, durdan anlamaz mısın sen? Bu lanet olası şey ne zaman işe yarasa sen yerlere atıp üstünde tepiniyorsun, dur. Oğulları yakalıyorlardı Hıdır'ı. Oğullarının elleri arasında esir Hıdır, mayın tarlasından çıka gelmiş beyaz bir taydı artık. Beyaz tüyleri kanla, et parçalarıyla alacaya boyanmıştı. Burnundan kan akıyor, gömleği terden ıp ıslak oluyordu ve o her seferinde kurtuluyordu civan oğullarının elinden. Bağırdığında, hareketleri anormalleştiğinde ağzından burnundan pelteler dökülüyor, yüzüne, boynuna, gömleğine yapışıyorlardı. Muhabir kadının kulaklarına sapladığı bıçakla yaralanmış bununla yetinmemiş üstüne o kendini yaralamış bir adamdı.
Duydunuz muuu, Metin Altıok ölmüş, Nesimi Çimen ölmüş, Behçet Aysan ölmüş. Kim kaldı ki geriye, herkesi öldürmüşler, duydunuz muuu?
Oğulları yakalıyor Radyo Hıdır'ı, oturtuyorlardı bir kenara. Koluna giriyorlar, iple bağlıyorlar, yangına körükle gitmesin istiyorlardı ama bağladıkları gövdesiydi. Dilini bağlayamazlardı, bağlamak isterlerdi ama bilirlerdi baba katili olacaklarını. Radyo Hıdır isyan etmezse, kendini yerlere vurmaz, burnu kanamaz, dili zehrini kusmazsa, içine akardı, ya eli ayağı felç olur, ya da dayanamaz ölürdü. Ne olacak başka diyordu küçük oğlu. Ne olacak, adamda güç, enerji, öfke, bitmek tükenmek bilmiyor. Göz göre göre babamızı sakatlayalım mı?
Duydunuz muuuu, Arif Sağ ölmüş, Behçet Aysan ölmüş, duydunuz muuuuuu?
Kadının sırasıyla verdiği isimleri o da sırasıyla tekrarlıyordu. Ölmüş. Metin Altıok ölmüş. Behçet Aysan ölmüş. Doktorları yakmışlar. Şairleri yakmışlar. Pir Sultan Abdal'ı asmamışlar mıydı zaten, bir mezarı bile çok görmemişler miydi zaten. Onu anarken olmuş bu olanlar.
Oğulları sağ salim yanındaydı ama o oğulları için ölüp ölüp diriliyordu..
Allah aşkına sakin ol baba, Allahını seversen sakin ol, ölmemiş Metin Altıok bak, hastahaneye kaldırılmış.
Baba oğlunun yüzüne bakıyordu sadece.
Ne kadar safsın oğlum, ne kadar iyi niyetlisin, sanki bu dünyadan değilsin.
Haberler bitti, haberler başladı. Bütün bültenler beklendi, dinlendi. Yangın var, ölü var, ama kesin bir bilgi yok. Otelin önü binlerce insanla dolu. Asker var, polis var, yananlar ve yakanlar var, yananlar çırpınıyorlar, yakanlar sürekli çoğalıyor ve çoğalıyor ve çoğalıyorlar. Haber bültenleri bunu anlatıyor, otel cayır cayır yanıyor. Sivas yanıyor, Dersim yanıyor, Kilikyaş yanıyor, Çorum yanıyor. Yangın geride küle dönmüş cesetler bıraktığında, askerler ve polisler layığıyla işlerini yapıyor, kayıtsızlıkla izliyorlar.
Güzel Türkçesine imrendiğimiz, onun kadar güzel konuşamayacağımızı bildiğimiz için Kırmançki konuştuğumuz, Kibar ama erkekçe ona hitaben anadilimizi konuştuğumuz kadın, hayatımızı paylaştığımız, yalanlarımızın rızası olmasa da ortağı ettiğimiz kadın, bize kara haberler getirmişti. Karabulutlar yeryüzüne inmiş, dolu taneleri hem kafamızı parçalamış, hem de Sivas yanığıyla yüzümüzü gözümüzü is içinde bırakmıştı.
Herkes bir telaş içinde dağıldı. Yaşlılar bir yana, gençler bir yana, kadınlar ve çocuklar başka bir yana gittiler. Samanlıklardan, toprağın altından kırma tüfekler çıkarıldı. Bir köşeye istiflendi. Çocuklar görmesin, kadınlar görmesin. Herkes sakin olsun. Çocuklara bakın bir şey yoku göstermeye çalışıyorlar, ama oyunu başlatan ergen çocukların dişleri yine de zangır zangır titriyor. Baştan ayağa terden sırılsıklamlar. Hali bugüne kadar görülmüş hal değil. Herkes bir tarafta, bir plan yapıyor, her birinin kafasında kırk tilki. Kırma tüfekler, tabancalar iyi hoş ama ne yeteri kadar mermi var, ne hazırlık, ne cephane. Kavga, döğüş başlıyor. Biri korkak. Diğeri ruhunu satmış. Sürekli karar alıyorlar. Dağa gideceğiz. Onlar bizi vurmadan biz onları vuracağız. Sene 1993. Atı alan Üsküdar'ı geçmiş. Çocuklar ağlamaya başlıyor, kim tutar kadınları artık, onlar da ağlıyor. Dağa çıkacağız. Gençlerin dediği dedik.
Terteleye Virende ma ne şim sere koyan, terteleye peende ma ne şim sere koyan çı bi? ma çişte ze kutku.*
Bağrış, çağrış, küfür, hem de en yakası açılmamışından. Baba oğluna ana avrat, oğul anasına.
Bütün bu olanlara sebep Radyo Hıdır ve onun lanet aletiydi. Planlar, programlar, her biri elde patlayan bomba gibiydiler. Hazır herkes bir aradayken Varteni, Koca Ana girmek istedi öfkeli erkeklerin arasına, kenetlendiler, onu içlerine almadılar ama yaşına hürmeten itip kakamadılar da... Koca Ana etti eyledi su olup aktı et kemik barikatının ortasına, bazısı koca Anayı evliya bilirdi, bazısı Ermenilerin ve Alevilerin ortak piri - bilicisi bilirdi, bazısı ondan şifa alır, bazısı yüzünü bile görmek istemezdi, ama sözünü dinlemeyecek, hatırını yerlere düşürecek bir Allahın kulu yoktu içlerinde. Yüksek sesler alçaldı, fısıltıya dönüştü, koca Ana'dan tek bir ses çıkmayınca herkes sustu. Koca Ana gelmiş herkesin ortasında, suskun ve sert. Bir şey söyleyecek... Bütün gözler Koca Ananın üzerinde, Koca Ana ne yapsın leçagını başından çıkardı. Havaya savurdu, öyle güçlü açmıştı ki kollarını leçag yükseldi, yükseldi, söğüt ağacına tünemiş serçeler koca Ana'nın leçagıyla beraber uçmaya başladılar. Rüzgar yükseldikçe leçag yükseldi alçaldıkça alçaldı, Leçag nereye serçeler oraya, yükseldikleri gibi aşağı indiler, indiler, herkesin gözü beyaz leçagda. Beyaz leçag alçaldıkça erkekler açıldı ve koca Ana'nın leçagı geldi sahibinin omuzlarına düştü. Leçagı izleyen serçeler geldi, Koca Ananın omuzlarına kondular, gagalarıyla leçagı yokladılar, Koca Ana'nın saçları arasında gezindiler, elbisesini gagaladılar, koca Ana sessiz, kasaba sessiz, radyo susmuş, nehrin gürül gürül akan suyunu duyan yok, kulaklar sağır, gözler koca Ana'da. Kuşlar, koca Ana'nın leçagı etrafında dönüp durdular, koca Ana nefes almaya başladığında yükselip dallarına kondular, o zaman ses duyulur oldu. Koca Ana Beso dedi.
Sıma mara çi vacene, derde sıma çıko?**
Var gücüyle bağırıyordu. Koca Ana sesini yükselttikçe, kuşlar yükseldi, radyo son ses ötüyordu hala ve nehir huyudur, hiç susmazdı zaten. Daha bir dakika önce, aralarına girdiğinde koca Ana'yı içlerine almayanlar şimdi açılmışlar, Varteni tam ortalarında, elinde bastonu, tülbenti gelip omzuna düşmüş, kasabalı bunu evliya anamızın küçük bir kerameti saymış çoktan, sessiz kalarak iman ediyordu koca Ana'ya. Koca Ana, saçları bembeyaz ipek gibi dalgalanıyor ve bağırıyor: Sizin derdiniz ne?
Dağa mı gideceksiniz, alın silahlarınızı gidin! Dağ nerede hani, hangi dağa gideceksiniz? Kaç tanenizin oğlu dağda vuruldu, cesedini bu meydanda yıkadık gömdük, yetmedi mi? Nereye sığınacağız dağda, kör müsünüz, gözünüz de mi görmüyor, orman mı kaldı dağda, bu kadar çoluk çocuk ne bulup, ne yiyecek o yanıkların arasında?
Herkesin gözleri dağda. Anlamsız, anlamsız bakıyorlar dağa, dağ siyah, koca Ana beyaz. Ne kadar bağırırsa bağırsın Koca Ana, dağ siyah Koca Ana hep bembeyaz. Kuşları var, cıvıldıyorlar, tülbentiyle dans ediyorlar. Alıp gidiyorlar, sonra getirip ona geri veriyorlar. Şimdi artık değil dağın yolunu tutmak, dağa taraf bakan bile yok, kadın haklı diyorlar, yüksekler bomboş. Yabanıl hayvanlar, kuşlar, börtü böcek yanmadıysa eğer gelip ovaya sığındılar. Nereye gideceğiz ki?
Kızı, anasının tülbentini omzundan aldı, başına bağladı. Hiç bir şey demedi, bekledi baş ucunda anasının, koca Ana oturduğu yerden kalkmadı, ayaklarını karnının içine çekti, ellerini çenesinin altından bağladı, başı yukarda, gelip omzuna konan serçelere baktı durdu. Serçeler yaprakların arasında kaybolmuşlardı ama sesleri biz buradayız der gibiydi.
Kadınlar silahları topladılar, kocalarının çıkardığı savaş mezarlığına geri gömdüler, gömülerin üzerlerini örttüler. Herkesi evine geri gönderdiler. Kolundan tuttuğunu evlere çekiyorlardı. Artık kim otlaktaki sığırı, sulanacak tarlayı, biçilecek yoncayı düşünebilirdi ki... Bir tek dert vardı şimdi, bekleyip görmek. Biz de yanacak mıydık?
Çocuklar büyüklerin korkusuna, neyin ne olduğunu bilmeden ağlıyorlardı. Çocuklar böyledir aldırmayın diyordu kasabanın gamsızı, gülersen gülerler, sen korkarsan onlar daha çok korkarlar. Ölüne ağlarsan seninle birlikte ağlarlar. Yetişkinlerin korkusu ya da cesareti boşuna değil, yaşamaya cesaret ederken de, ölmekten korkarken de bunu deneyimleyen bir zamanların çocuklarıdır o piçler. Karısından kahve istiyordu. Kadın, her zamanki hazır cevaplığıyla yüzünü sertleştiriyor, bok iç herif, kahvenin zamanı değil, diyordu. Cümlesini bitirmeden yumuşuyor, Gamsız kocam benim, istersen biraz da sen geril, diyordu.
Çok sürmedi, davetsiz misafir geldi, kapıya dayandı. Boynumuzu uzatmak zorunda kaldığımız giyotindi kendisi. Ve kasabaya girer girmez, buyruğunu verdi: Asker tüm evleri boşalt ve tüm kasabayı kuşat.
Bir anda Koca Ana’nın kocaman ellerinin arasında kayboldu yüzüm, gözlerim. Parmaklarının arasından sızan kırmızı ışığı gördüm, Ey göklerdeki babamız diye söylendiğini duydum. Kırmızıya çalan ışık, bir tek amin ve ayak seslerimiz. Şu anda yine duyumsuyorum o anı kırmızı karanlık bir tünelde gidiyoruz.
Meydanda, buğdayın harman olduğu, kızgın güneş ışınlarının altında toplandı kasaba halkı. Sarı sıcak vurduğu gibi yakıyordu kurbanlarının derisini, sarı sıcak bu harman yerindeki dayakçı kocaların en beteriydi bugün. Sivas’taki gibi acımasızdı, öldürmüştü. Orada yanmışız yanacağımız kadar, bir de burada yanıyoruz. Bir de burada. Fısıltılar dur durak bilmiyordu. Kadınların gözaltları, yüzleri, ve boyunları dayağı peşinen yemişçesine morarıyordu.
Jandarmalar gölgeliklerini kurdu. Sürekli nehre iniyor, soğuk suyun içinde serinliyorlardı. Kasabalı yanıyor. Süngü güneşin ışığı altında parlıyor, ucu keskinleşiyordu. Buralarda en korkunç öykülerden biriydi, süngü uçlarında dona kalmış, bebelerin ilk gülüşleri, denirdi.
Koca Ana, ve ben yürüyoruz, geriye kalan ayak bastığımız topraktan aldığımız ses, bunun dışında koca bir sessizlik ve o sessizlik içimde koca bir fırtına besliyor, kopsa kasıp kavuracak bir fırtına: Biz neden burada toplandık, bizi neden buraya topladınız?
Silahı elinde tutan jandarma yüzsüz, ne sevimli, ne de sevimsiz. Soru sorabileceğin bir yüzü yok. Ama elinde silahı var. Parmaklarının arasında sıkı sıkıya tutuyor onu. Kış olsa metal don tutmuş, parmakları yapışmış sanacağım.
Jandarmalar, kendi aralarında konuşuyor, gülüşüyor, telsizi açıyor, komut alıyorlar.
Tüm ekiplere duyurulur, tamam.
Tamam duydum tamam.
Akşam güneşi Munzur dağının ardında kaybolduğunda telsizden çekilebilirsiniz komutu alıyor yüzbaşı. Yerlerinden kalkıyorlar, kasabalıya talimat veriyorlar: Toparlayın şu malzemeleri! Askeri malzemeler, yaşama sevinciyle toparlanıyor. Eminim herkes, ölmedik, ölmedik, öldürülmedik, yaşıyoruz, yaşıyoruz ölmedik mutluluğunda, biri diğerinin etini çimdikliyordu. İlk büyük şaşkınlığımdı o benim, Radyo Hıdır çadırı söküp, brandayı katlarken duyduklarım.
Askeri cipler tozun toprağın içinde kaybolup gittiğinde, konuşmayı, öfkelenmeyi, itiraz etmeyi unutan kalabalık, yeniden dile, sözcüklerine kavuştu. Öfkeli değil, gayet sakin sözcükler döküldü ağızlarından. Kimi komutanın Alevi olduğuna yordu, kendilerinin de yakılmamasını, kimi acıdı halimize, bu komutan halden anlıyora yordu olanı biteni. Askeri ciplerin yaydığı toz dalgası dağıldığında geriye çok korkulmuş bir günün utangaç akşamı kaldı.
* Birinci katliamda biz dağa dağlara sığındık, ikinci katliamda biz dağlara sığındık ne oldu? Bizi köpek gibi öldürdüler…
** Siz bizden ne istiyorsunuz, derdiniz ne sizin?






