Neşeyle öten kuşların sesini duyunca, elindeki fırın eldivenini çıkartmadan kapıya koştu. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir gülümsemeyle, “Hoş geldiniz,” diye bağırdı Şermin. Kapının diğer tarafında aynı coşkudan uzak bir kız bir de erkek, “Hoş bulduk,” diyerek sarıldı kadına. Bütün anaç duruşuyla Şermin, “Hadi Volkan, Selin’in bavulunu da al sonra içeri geçin,” dedi. Eve adımını ilk Selin attı. Kısa bacakları eskisi gibi emin adımlarla eve giriş yapmadı. Üniversiteye başlayana kadar yaşadığı daireye göz gezdirdi. Cilalı parkeleri, beyaza boyanmış ceviz ağacından dolapları, salondaki uzun uzun camları, geniş amerikan mutfağı, salonun bir duvarını boydan boya kaplayan kitaplığı, hep yasemin kokan evini özlediğini o an fark etti. O gün kuaföre gittiği belli olan Şermin, tekrar sarıldı kızına. “Nasıl özledim seni.” Selin, istemsizce kastığı omuzlarını rahat bıraktı. Gözlerini kapattı ve derin bir soluk verdi. “Ben de seni özledim anne,” dedi kollarını kadının ince beline sararken. Şermin mutfağa yöneldi ve coşkuyla kızına bir şeyler anlatmaya başladı. O sırada annesinin adımlarını takip eden Selin, Hiçbir şey olmayacak, dedi içinden.
Volkan evdeki şarapların ne kadar güzel olduğu konusunda yengesiyle bir sohbete dalmışken, Selin patates salatası için yeşil soğan doğruyordu. Fırında tavuğun ve soğanın kokusu bütün evi sarmış, on sene önce mutlu bir şekilde oturduğu kalabalık bayram sofralarını anımsatmıştı. Kafasını annesi ve kuzenine çevirdiğinde ilk kadehlerini bitirdiklerini gördü. Volkan okulun nasıl da koruluk bir alanda olduğundan ve öğrencilerin ne kadar şımarık olduğundan bahsediyordu. Birlikte gülüşüyorlardı. Bu sahneyle sıcacık bir aile olduklarını dışarıdan bakan insanlara hemen inandırabilirlerdi. Şermin, su dalgalı siyah saçını geriye atıp saate baktı. “E nerede kaldı bunlar? Saat neredeyse sekiz olmuş. Siz İstanbul’dan geldiniz, bunlar gelemediler.” Cümlesini bitirdiği anda kuşlar tekrar neşeyle şakıdı. Buna çok şaşıran Şermin küçük bir çığlık patlattı, “Ay! Keşke başka bir şey isteseydim,” diyerek kapıya koştu. Selin ve Volkan da kadının peşinden gittiler. Yeni gelen üç kişi sevinç nidaları eşliğinde eve giriş yaptı. Röfleli saçlarını topuz yapmış, Şermin’e göre balık etli bir kadın, “Oğlum,” diye Volkan’a sarıldı. Kadını, saçları kırlaşmış uzunca bir adam izledi, o da Volkan’a sıkıca sarılıp, “Evlat hoş geldin,” dedi. Arkada kalan adam koşarak Selin’e sarıldı ve, “Prensesim,” dedi. Şermin’in gözleri dolmuştu. “Ay! Müjgan, Serhat bırakın oğlunuzu, tamam. Sen de bırak Selin’i Mehmet. Sanki savaştan döndüler. Hadi, yemekler buz oldu geçin.” Volkan’ın babası Serhat üstündeki montu çıkartırken, “E, Ali ve Melih’i beklemeyecek miyiz?” diye sordu. Mehmet çoktan salona geçmiş, koltuğa yerleşmişti, “Siz başlayın,” dedi. “Melih’i havaalanından alacaktı. Sanırım uçak rötar yapmış,” diyerek kardeşini yanıtladı.
Şarabın ekşi kokusu, havada asılı duran yemek kokularını bastırmaya başlamıştı. Şermin mutlu olmayı hak etmediğini düşünen bir insana göre oldukça neşeli gözüküyordu. Müjgan yemek takımının yaldızlı kenarlarına övgüler yağdırırken, Şermin’in gözü tek bir noktaya odaklanmıştı. Müjgan’ın sol yanağının biraz dışında, fazlaca pudralanmaktan grileşmiş bir nokta vardı. İki kadın bir süre birbirlerine öylece baktılar. Şermin fısıldamak için Müjgan’a doğru eğilmeğe yeltendiğinde Müjgan’ın yüzündeki ışık bir anda soldu ve kafasını çevirdi. Mehmet ve Serhat, Selin ile Volkan’ı okudukları bölümler hakkında sorguya çekiyorlar, soluk almadan sorular soruyorlardı. Mehmet birden durup iç çekti, “Keşke Ankara’da kalsaydın,” dedi sakince. Selin tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki Mehmet, “Biliyorum, biliyorum. İkinizin de hayali orasıydı. Daha nice başarılarınıza,” diyerek yeterince pahalı gözüken kadehini havaya kaldırdı. Mehmet’in komutunu gören masadakiler kadehlerini masanın tam üzerinde ışıl ışıl parıldayan kristal avizeye doğru kaldırdı. Bir ağızdan, “Çocuklarımızın nice başarılarına!” dediler. Zevkle içilen yudumlardan sonra, “Şu kirlileri toplayıp tatlıları getireyim,” dedi Şermin. Çatal ve tabak sesine insanların tatlı sohbetleri karıştı. Mehmet ve Serhat kendi aralarında sporla alakalı konuşmaya başladılar. Şermin’e yardım teklifi geri çevrilince çocuklarla oturmaya devam etti Müjgan. Evin içindeki uğultu Selin’e hâlâ yapay geliyordu. Aile olmak, dedi içinden. Aile demek aynı soyadı taşıyan insanların mutlu taklidi yaptığı, gerçek benliklerini göstermekten çekindiği, fazla yakın ilişki kurmak zorunda olduğumuz insanlar topluluğuydu Selin’e göre. Müjgan oğluna, “Evinizde bir ihtiyacınız kalmadı değil mi? Tüm eşyalarınız tam,” dedi. Volkan, İstanbul ve ev hakkında konuşulmaya başlandığında karnına bıçak saplandığını hissediyordu. “Yok annecim bir ihtiyacımız. Her şeyimiz tam,” dedi sakince. Selin gülümsemekle yetindi. Neşeli kuşlar bu gecelik son kez çaldı. Mehmet hemen yerinden kalkıp kapıyı en küçük kardeşi ve yeğenine açtı. “Hoş geldiniz,” sesi yankılanıyordu apartman boşluğunda. Şermin elinde kocaman bir pastayla salona giriş yaptı, “Size hemen tabaklarınızı getiriyorum. Siz yedikten sonra tatlıya geçeriz,” dedi. Ali ve Melih, herkese tek tek sarıldıktan sonra sofraya oturdular. Selin istemsizce tekrar omuzlarını kastı. Melih sofraya oturur oturmaz Volkan’a, “Nasılsın kuzen. Hayat nasıl gidiyor? Umarım çok renklidir. Beni beklemeden geldiniz Ankara’ya ama gücenmedim merak etme,” derken gülüşünü hafifçe çarpıttı. İnce kollarını nereye koyacağını tam olarak biliyordu Melih. Volkan’ın yanında her zaman çelimsiz görünmesine rağmen bir şeyler bilmenin verdiği yürekle büyük hareketler yapıyordu. Volkan başına diktiği kadehi yavaşça masaya bıraktı ve Melih’in gözlerinin içine bakarak, “Renkten sen bahset be kuzen. Sen bizden daha rengârenk bir hayat yaşıyorsun,” dedi.
Üçünün arasında bu hızlı oluşan gerginlik henüz diğerleri tarafından fark edilmemişti. Herkes kendi çocuğunu göklere çıkaran cümleler sarf ediyordu. Volkan kulaklarının yandığını hissetti. Sağ topuğunu hızlı hızlı zemine vuruyordu. Şermin gelip Melih’in önüne tabağını koydu. “Nasılsın Melih yavrum,” diye başlayan kısa bir sohbet ettiler. İnsan, tabak, çatal sesleri ve yemek kokularına rağmen Selin artık on altı yaşında, karnında kelebeklerle hayal kurduğu ve boşluğun en diplerinde sürüklendiği bu eve kendini ait hissetmiyordu. Suçluluk duygusu yayıldı her yanına. “Ya Melih bir şey söylerse,” diye düşündü korkuyla. Volkan sofranın altından Selin’in elini yavaşça tuttu ve kızın kulağına fısıldadı, “Merak etme, eğer öterse ben de konuşurum,” dedi. Kız kafa sallamakla yetindi. En küçük kardeş Ali, yeğenleri Selin ve Volkan’a, “Keşke üç artı bire çıksaydınız da Melih de sizinle kalsaydı,” dedi. Melih elindeki şarap bardağını sert bir şekilde masaya koydu, Volkan’ın konuşmasına izin vermeden, “Baba ben onları rahatsız ederdim. Hem benim okulum karşıda. Ev uzak kalırdı,” dedi. Selin önündeki şarabı kafasına dikti, avizenin kristallerini saymaya başladı. Melih devam etti, “Biliyorum hepimizin kardeş kardeş bir evde yaşamasını istiyorsunuz. Böylece gözünüz arkada kalmaz ama işte, İstanbul bu. Her şey oluyor orada. Okula yakın oturmak en iyisi.” Volkan, elinde bir peçeteyi sıkarak top haline getirmişti. “Haklısın kuzen. Ya aklıma geldi birden senin arkadaşın Arda vardı, nasıl o?” Melih’in yüzünde yeniden çarpık gülümsemesi belirdi. Birkaç saniye sadece önündeki tabağa baktı. “İyi, iyi. Neden sordun? Selin’den uzak duruyor merak etme,” dedi. Bir gergedan gelip sofraya oturdu. Mehmet boğazını temizledi, “Selin’le ne alakası var olayın,” dedi bütün ciddiyetiyle. Melih pervasız bir adamı oynuyordu sanki. “Hiç amca. Volkan, Selin’e karşı çok korumacıdır. Korur, kollar hatta kendi de korunur, değil mi kuzen.” Selin’in midesi bulandı, gözlerini avizeden ellerine indirdi. Şermin, o dakikadan sonra olayları çözen ilk kişi oldu ve sadece kızını izlemeye başladı. Ali ortamdaki anlamsız gerginliğin sebebini anlayamamış, şaşkın bir şekilde etrafa bakıyordu. Volkan oturduğu sandalyede rahatsızca hareket edip öne doğru eğildi. “Seni rahatsız eden bir durum mu var Melih?” Melih, “Yok canım, neden olsun. Birlikte yaşamanız benim için hiç sorun teşkil etmiyor. Amcam ne düşünür bilemem ama,” dedi ve peşine bir cam kırılma sesi geldi. Volkan kadehini masaya vurup kırmıştı. Sofradaki herkes ona bakıyordu. “Bana bak yerden bitme. Her şeye burnunu sokuyorsun. Seni ilgilendirmeyen her olayın içindesin. Bil ki ben yanarsam seni de yakarım, tüm ahlaksızlığını dökerim ortaya,” dedi ayağa kalkarak. Melih bütün siniriyle ayağa fırladı. “Yak ulan, yak. Ben mi ahlaksız oluyorum acaba. O gün birden evinizde belirmeseydim acaba ne zaman öğrenecektim. Nasıl bakıyorsun amcamın suratına ha? Söylesene!” Selin hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Şermin sadece kızını izliyordu. “İyi o zaman,” dedi Volkan, “Melih ibne, biz de sevgiliyiz canım ailem.” Başka bir gergedan, arkadaşının yanına gelip çöktü. Selin eliyle yüzünü kapatmış, hıçkırarak ağlıyordu. Mehmet kalktı, titreyen eliyle yeğeni Volkan’a bir tokat attı. Şermin gözlerini kızından ayırmadan, “Aferin Selin. Aferin kızım. Ben seni böyle yetiştirdim çünkü.” Gözlerinden ince ince yaşlar dökülüyordu Şermin’in. Çenesi ve eli titrerken kalan son şarap yudumunu da kafasına dikti kadın. Hiç duraklamadan, “Böyle mi öğrenecektik, ha!” sesi bütün evde yankılandı. Ali oturduğu yerden kalktı ve oğluna baktı. İlk önce boş bir şekilde bakıyordu fakat daha sonra bakışları tiksintiye döndü. Oğlu gözlerini kaçırmadan babasına bakıyordu. “Gizlenmekten yoruldum artık baba,” dedi sessizce. Ali cebinden sigara paketini çıkarttı, bir dal alıp yaktı. Bunu çok yavaş yapmıştı. Müjgan kafasını tabağından kaldırmamıştı. Düşünmek istemiyordu. Pudrası bozulmasın diye göz yaşlarını peçete yardımıyla tampon hareketlerle siliyordu. Serhat, “Ulan bir gece be, bir gece normal bir aile olamıyoruz biz. Geçmişimiz peşimizi tam bıraktı derken bu it oğlu itler yeni dertler çıkarıyorlar,” dedi masadaki sigara paketine uzanırken, “Ailede bir ensest ve eşcinsellik olaylarımız yoktu, sayenizde onlar da tamam. Melih herhalde tanıştırmazsın bizi sevgilinle. Ali bir şey desene. Oğlun bir erkekle yatıp kalkıyormuş,” diye ekledi. Ali hiçbir şey demeden sigarasını tüttürüyordu. Melih donuk bir sesle, “Sen kendi çöplüğüne bak önce amca. Sonra benim aşk hayatımı konuşuruz,” dedi. Mehmet odanın içerisinde tur atmayı bırakıp kızını oturduğu sandalyeden kaldırdı. Selin’in kıpkırmızı gözlerine baktı. “Sen benim kızım olamazsın,” dedi. Hakaretlerin, suçlamaların, gözyaşlarının ardı arkası kesilmeyince Volkan, “Yeter be. Sanki çok örneksiniz bize. Birinizin kumarı, alkolü, şiddeti eksik olmaz, birinizin aldatması eksik olmaz, diğeriniz zaten karısıyla birlikte öldü. Hanginiz aynı yatağa yattığı insanla mutlu? Söyleyin allah aşkına!” Sofranın etrafında dolanarak tiradına devam etti Volkan. “Baba senin yüzünden annemin elinden kapatıcı yıllardır eksik olmuyor. Mehmet Amcam desen kronik sadakatsiz. Habire instagramdan yeni reşit olmuşlara para yağdırıyor, Şermin Yenge sadece para için sana katlanıyor amca, sana olan aşkından değil. Hatta paraya o kadar âşık bir insan ki, Selma Yenge ölüm döşeğinde yatarken tedavisi için Ali Amcam borç istemeye geldiğinde zırnık vermedi. Belki de o parayı verseydin amcamı da karısıyla birlikte gömmezdik.” Ali boşluğa bakarak sigara içmeye devam ediyordu. Melih derin derin soluk alıyordu. Şermin ateş püsküren gözlerle Volkan’a bakıyordu. Fakat kimse ona, “Sus. Yalan söylüyorsun,” diyemiyordu. Sarf ettiği cümlelerden bitkin düşen Volkan sandalyesine geri oturdu. Diğerleri de yavaşça sandalyelerine çöktüler. Burnunu çeken Selin, Volkan’a baktı, elini tuttu ve sözü devraldı. “Hiçbiriniz orada değildiniz. Üçümüz yetişkinliğe geçerken hiçbiriniz yanımızda değildiniz. Beni düşündün mü baba? Seni on beş yaşında o şekilde yakalamam beni nasıl etkiledi hiç düşündün mü? Bize aktardığınız bozuk psikolojilerin bir ürünüyüz belki de, kim bilir? Sen genç sevgililerinle dolaşırken, sen de paraları nereye harcayacağını düşünürken Volkan vardı. Ben de onun için vardım. Kumardan, içkiden kendini kaybetmiş amcamın dayaklarını kendine yediremezken ben, onun yanı başındaydım. O yüzden hiç kimse bize ahlak dersi vermesin.” Çenesi ve sesi titreyen genç kız sandalyesine yaslandı ve sessizce ağlamaya koyuldu. Hiç bitmek bilmeyecek bir sessizlik oldu sofrada. Üçüncü gergedan gelip diğerlerinin yanına oturdu.






