Sokak Bana Böyle Seslenir
24 Ekim 2019 Öykü

Sokak Bana Böyle Seslenir


Twitter'da Paylaş
0

Ev halkı pencerenin bir köşesine üşüşmüş, perdenin aralığından dışarı bakıyor. Telsiz seslerini duyduğumuz ekiplere görünmek istemiyorlar. Biraz geriden izlemeye koyuldum. Şükrü Abiler eşyalarını bir kamyonete alelacele yüklüyordu. Yangından kaçar gibi. Onlar olduğunu bilmesek evi soyuyorlar sanacağız. Öyle bir telaş. Penceremizin çaprazında duran kamyonetin sahibi telefonuna bakıp bakıp, “De hade, bitmedi mi?” diyor. Evin önünde kısa voltalar atarken gergin görünüyor. O üsteledikçe Şükrü Abi de evdekilere bağırıyor. Yükledikleriyse üç beş döşek, iki göz ocak, isli tencereler, çuvallar ve kırık dökük valizler. Bir güne yetecek şeyler. Bitirdiklerinde diğerleri gibi kimseyle vedalaşmadan gidiyorlar. Penceremizin demirlerine takılan mahcup bakışlarını vedadan sayıyoruz. Peşlerinden ekipler de gidiyor. Boş evlerine ve açık bıraktıkları kapılarına geride kalmış olmanın ürpertisiyle bakakalıyoruz. Yedi çift gözün puslu koridorundan. 

Babam ellerini arkasında kavuşturmuş. Başı önünde öylece sallıyor. Geriye döndüğünde beni fark ediyor. 

“Kenan, sen burada mıydın? Ders çalışıyorsun sanıyordum.” Bunu derken minderine oturuyor. Elinde esrarlı bir sarkaç gibi sallanan tespihine bakıyor. “Şükrüler de gitti, gördün mü?” 

“Gördüm. Seslere geldim zaten. Nereye gidiyorlar baba?” 

“Galiba Manisa’ya, abilerinin yanına. Başlarını sokacak bir yer bulmuşlar.”

Kısa bir sessizlik oluyor. Biraz uzasa savrulduğumuz boşluğu büyütecek. Konuşmanın seyrine uygun soruyu erteleyemiyorum. 

“Baba, amcamı tekrar aradın mı, bir haber yok mu?” 

Evimizi dolduran korkunun çoğu onun. Çaresizliğini gizlemeye çalışıyor. Bir umudun gölgesinde tane tane cevaplıyor. 

“Vallahi o arayacaktı oğlum. Demek daha ayarlayamadı. Biliyorsun işleri çok, koşturuyor.” Telefonuna göz atıp, “Bugün arar ama. Olmadı ben ararım,” dedikten sonra aklına gelmiş gibi ekliyor: “Belki Hilmi ondan önce bulur bir şeyler.”

Annem bunu demesini beklermiş gibi babama bakıyor. Daldığı noktaya tekrar dönüp, “Hilmi’nin kendine hayrı yok. Kaç aydır işsizmiş, bizimle nasıl ilgilensin?” diyor.

“Burada kiralar ucuz, bakarım, dedi. İlgilenmesinde ne var ki bunun? Evi buldum, gelin, diyecek. O kadar.”

“Mahmut, sadece biz kaldık, görmüyor musun? Tıkıldık bu eve, ne yiyeceğimiz kaldı doğru dürüst, ne suyumuz. Beş çocukla ne yaparız daha?” diyor annem. “Gidelim artık, nereye olursa.” 

“Niye anlamıyorsun? Benim derdim de çocuklar zaten. Kıştır, soğuktur. Bilmeden etmeden nereye gideceğiz, ne yapacağız? Açlıktan sürünelim mi yani? En azından evimizdeyiz,” diyor babam. 

“Bu ev artık bizim değil baba. Her an bir top atışıyla tepemize yıkabilirler. Bence de gidelim, hemen yarın,” diye araya giriyorum.

Annem ağlamaklı, örttüğü perdenin salınışında kalakalmış. Açıktan, dizginlerinden boşalırcasına ağlayamıyor. Bir eliyle ağzını kaparken diğeriyle eteğini çekiştiren en küçüğümüz Sidar’ı savuşturma derdinde. Kardeşimin kolunu sıkıca tutarken, “Öf tamam, canımı yedin ha,” diyor, “gel bir parça ekmek vereyim. Birazdan yemek hazır olur.” Peşinde sürüdüğü Sidar’la mutfağa gidiyor.

Can çekişen tek ev biziz. Az önceki hareketlilikten sonra sokak okkalı bir tokat yemiş gibi suskun. Her şey ezberimizde yer edemeyen sessizliğine bürünüyor. Boşalan evlerle kardeşlerimin müstakbel evimizle ilgili heyecanları artıyor. Bir sabah kim bilir hangi şehre uyanacaktık? Babamın çevresini sarıp ne zaman gideceğimizi soruyorlar. Üçünün de yanaklarına dokunuyor. Mutfağa doğru bakıyor. “Yarın gideceğiz. Tamam? Adana, olmadı Mersin’e,” diyor. Gösterir gibi kollarını açıp ekliyor: “Oralar çok büyüktür. Kaybolmayasınız sonra, bulamam sizi orada.” Birbirlerine bakıp gülüşüyorlar. El mahkûm, gidecektik. Burada akan hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi. O yüzden kimsenin ardından bir tas su dökme gereği duymamıştık. Babam oturduğu minderde dizlerini göğsüne çekip paçalarının olmayan tozlarını silkeliyor. Sidar azabını bir parça ekmeğe gömmüş. Kirden parıldayan yüzüyle hem sırıtıyor hem ekmeğini kemiriyor. Mutlulukla çiğnediği lokmasıyla koşup bir köşede sessizce oyun oynayan kardeşlerini izlemeye koyuluyor. Biz öylece korkularımız ve hayallerimiz arasında kalmışken annem çeperlerinden tuttuğu küçük tüple salona gelip, “Tüp bitti Mahmut. Yemek öyle kaldı,” diyor. 

“Bari yarına kadar idare etseydi meret,” diyor babam. Duvardaki saate bakıp ekliyor: “Üç buçuk olmuş. Gidip gelebilir miyiz bir buçuk saatte, bilmem ki.” 

“Ben giderim,” diyorum. Annem ve babam korkulu gözlerle bana bakıyor. Dışarıda olmaya nasıl da hasrettim, bilseler. En son ne zaman öyle kayıtsız, tüm yasakların uzağında yürümüştüm, hatırlamıyorum. Hesapta olmayan bu tüp sokağa çıkmamın bileti. 

Kapıyı kapayıp çıkmak üzereyken, “Kenan, çarşıda bir nakliyeci bul, söyle sabah erken gelsin,” diyor babam. 

 

 

Ölü sokaklar boyunca yürüyorum. Tüpün adımlarıma uyumlu tıpırtısıyla şarkılar mırıldanarak. Ne yapsam da şehrin terk edilmişliğinin sınırlarını algılayamıyorum. Tüm yollarından yürüsem yine olmayacak. Gece ona bir tepeden baksaydım. Gözü yaşlı bir ateşbaz gibi ışığını nasıl yuttuğunu görseydim, belki sınırlarına da erişebilirdim. O zamanlar, henüz yaşam varken ve evler nefes alabiliyorken kimse yalnız değildi. İnsan, Bir yol boyu yürüsem, sonra otursam bir ağacın altına da hayallere dalsam, dese olmazdı. Kuytular, duldalar, bazı harabeler bile yalnızlığa uzaktı. Yaşamın bulaşıcı canlılığı her yanımızdaydı. Serseri damar gibi atıyor bir düşünce. Birine rastlasam, göremediğim bütünü bilir belki. Kısacık bir konuşma olsa da olur. Boş bakan evlerin, posası çıkmış yolların ortasında hal hatır sorsam. O da sorsa. Konuşmayalım, ona da varım. Öyle baksın, öyle bakayım ki sözcüklerin zavallı anlamı gözlerimizden okunsun. İki yitik gölgenin gevezeliği duvar diplerinde yankılansın. Neler saçmalıyorum. Biliyorum, esaslı bir korku var, bu hevese engel. Savaşın orta yerindeyim. İnsanlar isli tencereler, çuvallar ve tüpler sırtlanıp bir panayıra gitmemişti. Rastlayacağım kişi de bilir, sokakta konuşan iki kişinin aklından zoru vardır. Bakışmak bile, kimlik sorma ayağına devletten çıkma kırıklı çıkıklı bir dayağın bahanesi olabilir. 

On altı on iki. Ne kadar geç kalıyorsam saat o denli hızlı. Sokaktan çıkmaya son kırk sekiz dakika. Adımlarım hızlanmalı. Tüpün denklemimizde yaşamsal önemi var. Yarım kalan yemekler pişmeli, kardeşlerim Sidar, Seyithan, Melike ve Nihan doymalı. Sabah uzun ve dönüşsüz bir yola çıkacağız. Annem, tanıdığım her kadın kadar ağlamaklı, beni bekliyor. İki köşe kaldı. Onları dönünce çarşının girişinde olmak, insanlara karışmak beni heyecanlandırıyor. Hızlan Kenan, daha çok hızlan. 

“Keno.”

Olduğum yere çivilendim. Bu benim deli adım. Sokak bana böyle seslenir. Delik deşik duvarlara adımı, sloganlarımı yazdım. Kocaman harflerle. Keno Buradaydı, Yalnız Keno, Tüp Gibisin Hayat Hemen Bitiyorsun, KSKO (Keno Saat Kaç Oldu). Çoğu yıkıldı duvarların, adım altlarında kaldı. 

“Şşt, lan Keno!” 

Kim seslenir ki bana burada, bu saatte? Önümdeki kapılara, pencerelere bakıyorum. Utangaç bir kedinin gözleri parıldıyor yalnızca. 

“Arkana baksana oğlum, buradayım.” 

Dönüyorum. Hamit bu. Eski bir arkadaşım. Çoktandır görmüyorum. Dokunsan devrilecek gibi duran tahta kapıdan kafasını uzatmış, bir mirket temkinliliğiyle bana bakıyor. Gülümsüyorum.

“Yav Hamit, ne yapıyorsun?” diyorum. 

İşim var seninle, der gibi meşgul gözleri. “İçeri gel hele,” diyor.

“Gelmeyeyim, zamanım yok. Tüpü değiştirmem lazım. Bekliyorlar. Ne oldu ki?” 

Gülümsüyor. “Saat kaç Keno? Beşe daha çok vardır.”

“On altı yirmi, ne çok. Son kırk dakikam.”

Gelip koluma giriyor. Kısık sesle, “Bırak şu saat beş meselesini,” diyor. “Kaç defa dedim, artık saat beş yok. Zaten kimse kalmamış. Hoşuna gidecek bir şey var bende, gel hele.” 

Eski bir arkadaş neyin hoşuma gideceğini bilmeli. “Ne buldun?” diyorum. Tahta kapı yan yana geçmemiz için çok dar, arkama geçiyor. Girmeden etrafı kolaçan ediyor. Kapıyı zorlanarak kapıyor. 

Her taraf zifiri karanlık. Yetişip tekrar koluma giriyor. Kulağıma eğilip, “Nehrin oraya gittim Keno. Molozlara,” diyor. 

Yıkılan mahallelerin molozlarının döküldüğü yer. Ardı sıra giden kamyonları görmüştüm. Gizlenip bir yamaca izlemiştim. 

“Biliyorum orayı,” diyorum.

“Orayı da yasaklamışlar, biliyor musun. Gece gittim, elimde fenerle aşağı yukarı dolandım.”

“İşe yaramaz ne varsa toplamadın değil mi?” 

Gülüyor. “Hele tüpü bırak önce şuraya, geç otur,” diyor. “Geçen sefer rakı nasıldı? Neredeyse hepsini sen içtin adi herif. Onu da bir evin yıkıntısında bulmuştum.”

Gösterdiği sandalye yalpalanıyor. Zorlanarak oturuyorum. Tüp kucağımda. “Rakı güzeldi, Allah var. Ama gidip saatlerce arıyorsun, bulduğun şey fotoğraf çerçevesi, gümüş tabaka, işlemeli süs bıçağı, bilmem ne. Desem ki satıyorsun, o da yok.” Sonra bir gerçeği keşfetmişim gibi aklıma geliyor. “Hakikaten Hamit, ne yapıyorsun bulduğun şeyleri?” 

Geçip karşıma oturuyor. “Doğru söylüyorsun,” diyor, “işe yaramazlar ama hepsinin anlamı var sonuçta. Dur, gidip şunu getireyim.”

El feneriyle arka odalardan birine gidiyor. Biraz sonra elinde bir şişeyle gelip kalburüstü lokantalarda şef garsonların yaptığı gibi, “Bir şişe viski, açılmamış ve taşların arasında olduğu halde üzerinde tek çizik bile yoktu. Yeminle sırf beraber içeriz diye açmadım,” diyor.

“Hiç viski içmemiştim Hamit. Sayende onu da tadacağım. Gerçi ilk rakıyı da sayende içmiştim,” diyorum. Peçeteyle iki çay bardağının içini silerken şımarık bir ifadeyle bana bakıyor. Keyfi tıkırında. Bardakları dolduruyor.

“Ben de hiç içmedim. Ama kötü bir haberim var. Çerez ya da mezemiz yok. Kuru kuru idare edeceğiz.” Sonra tepeleme dolu bir bardağı bana uzatıyor. “Keno, ilk bardağı fondip yapıyoruz oğlum, tamam mı?”

“Tamam da bozmasın bizi?”

Hamit bardağını kaldırıyor. Gözbebeklerinde ve bardaklarda aynı rengin dansı dönüyor. Koyu kahverengi parıltılar karanlığa karışıyor. 

“Terk edilenlerin şerefine,” diyor.

“Boş ve dolu tüplere,” diyorum. 

Aynı anda bitiriyoruz. Viski yakıyormuş, nefesimi kesiyor. Hırçın ve sert bir tadı var. Ama içilmeyecek gibi değil. Yine de rakı daha hoş. Hamit dipsiz bir kuyudaymış gibi sessiz. Göz göze geliyoruz. Konuşmadan birbirimize bakıyoruz. Tüpü kucağımdan yere indiriyorum.

“Hamit,” diyorum, “ne yapıyorsun bulduğun şeyleri, anlatmayacak mısın?”

Gülümsüyor. Elleri utangaç sevgililerinki gibi birbirine değiyor. Bakışlarını kaçırıyor. Herkesin gözünün durağı olan o noktaya dalıyor. 

“Satmıyorum. Zevkine mi yapıyorum, o da değil. Ne bileyim, sanırım inanıyorum,” diyip yine susuyor.

“Neye inanıyorsun Hamit?”

“İlk zamanlar yıkıntılara sadece yiyecek, para, ziynet eşyası gibi şeyler için giriyordum. İşlerim de iyiydi. On evden birinde mutlaka para ya da değerli bir şey çıkıyordu.” Susup derin bir nefes alıyor. Viskileri tazeledikten sonra büyük bir yudumla ağzını dolduruyor. Yutkunurken gözlerini sıkı sıkı kapayıp, “Çok sertmiş ha, yaktı doğrusu,” diyor. 

“Ee, sonra?” 

Sarma sigaralarının olduğu tabakayı açıp bana da uzatıyor. Tek dal alıyorum. “İçinde malzeme var, aman Keno,” diyor. Şaşırıyorum.

“Malzemeyi nereden buldun?”

“Yıkıntılardan. Daha neler var bir bilsen.” Sigaraları yakıyor. Duman muhabbetimize kuruluyor. 

“İki evi doldurdum Keno, işe yaramaz dediğin şeylerle.” Bardakları tokuşturuyor, dumanı çekiyoruz. 

“Nasıl yani?” diyorum.

“Dur hele, acele etme,” diyor. “Herkesin anlam yüklediği, kendi ruhundan parçalar eklediği şeyleri vardır. Senin tüp gibi. Çarşının altında boş arsalar var hani, millet hurdasını, çöpünü atardı. Seni orada buldum, anlatmıştım ya.” Başımı sallıyorum. Gülümsüyor, hiç anlatmamış gibi devam ediyor. “Kan revan içindeydin. Ne hastane ne doktor var. Olsa ne, ambulansları bile tarıyorlardı. Muhtemelen öldü sanıp oraya atmışlardı. O zaman yakınlarda bir evi işgal etmişim. Aldım seni eve getirdim. Kaç gün baktım, anca geldin kendine. Gözlerini açar açmaz, ‘Tüp,’ dedin. Anladım ki ufak bir gaz kaçağı değil, mevzu derin.” Gülüyoruz. “Üşenmedim, seni bulduğum yeri arayıp taradım, sonunda tüpü buldum. Nasıl mutlu oldun gördüğünde. Sonra, ‘Geç kaldım,’ dedin, vurdun gittin. Gerçi sen hiç anlatmadın ama olsun. Tahmin ediyorum ağırdır hikâyesi, boş ver.” 

“Hafif olsa hikâyesi olmazdı. Hem sen de hiçbir şey anlatmadın,” diyorum. Duymuyor.

“Mektuplar, fotoğraflar, işlemeli tespihler, küpeler, kitaplar, günlükler, daha neler var görsen. Kimse onlara dokunmamış, kimse okumamış, kimse yazmamış gibi bir suyun kenarına dökülen molozlarda çürüyüp gitse miydi? Onlara sinmiş sesleri duyar olmuştum. Mutlu olduğun o gün kendi kendime dedim ki, ‘Madem deliyim, ölümü göze almış, yıkıntıları tarıyorum, o zaman bir anlamı olsun.’ Gidenler bir gün dönecek bence. Döndüklerinde eşyalarını, sakladığım o evlerde bulsunlar istiyorum.” 

Eşyalara sinmiş sesler kulağımda birikiyor. Viskileri tazeliyorum. İkinci bardağı da bir yudumda indiriyorum. Sigaradan esaslı bir nefes çekip ayağa kalkıyorum. 

“Burada da var mı Hamit?” Neyi kastettiğimi anlamıyor. İçeriyi gösterip, “O eşyalardan,” diyorum. 

Gülümsüyor. “Bakmak mı istiyorsun?” diyor. Cebinden feneri çıkarıp uzatıyor. 

“Müzemin ilk ziyaretçisi olacaksın ha.” Kapıya doğru yürürken arkamdan sesleniyor: “Saat beşi çoktan geçmiştir Keno, yine yetişemeyeceksin.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR