Söz
29 Ekim 2019 Öykü

Söz


Twitter'da Paylaş
0

Buğulu cama yaslandı. Biraz ürperdi. Hava henüz aydınlanmamıştı. Kış tüm karanlığıyla günü örtüyordu. Esaretini geç saatlere kadar sürdürüyor, bir türlü gitmek bilmiyordu. Dışarda kedilerin sesleri gece boyunca dinmemişti. Martılara inat bir bağırış çağırış içinde mevsimleri şaşırmış gibiydiler. Genç kız başını buz gibi cama yaslamış, kulağını dış dünyanın bütün seslerine kapatmıştı. Sadece içinden geçenleri duyabiliyordu.  Gece çekip gidene kadar camın önünde öylece bekledi.

Sabaha karşı, hava henüz aydınlığına kavuşmamışken onu yatağından kaldıran sadece içindeki sesler değil aynı zamanda dinmek bilmeyen ağrılarıydı. Yataktan çıkmamak için saatlerce direnmiş, dönüp durmuştu. Gözlerini yeni bir güne açmak istemiyordu. Direnmek boşunaydı, verdiği savaşı kaybetmiş, kendini günü karşılamak için pencerenin dibinde bulmuştu bile. Son zamanlarda her gün olduğu gibi. Hava aydınlanırken dayandığı cama vuran yansımasını seyretti. Çıkık elmacık kemikleri, küçük kemersiz burnu, dolgun dudaklarıyla bir kocaman elâ gözleri ve onları tamamlayan yay gibi gergin ince uzun kaşları. Kaşlarını hiç almamıştı; çocukluğundan beri yüzünün en sevdiği süsüydü onlar. Gözünden yanağına doğru bir yaş süzüldü. Başkası bu güzel yüzü görse sadece bir gülücük yakıştırırdı; oysa o mutsuzluktan, ağlıyordu.

Nihayet camın önünden ayrıldı. Hemen yanındaki masaya dayadığı koltuk değneklerini aldı, onlardan güç alarak hareket ettirdi bedenini. Banyoya geçti. Annesi uyanmadan kendine çekidüzen vermek istiyordu. Kadın yeterince yorgun düşmüştü. Onu daha fazla üzmek en son isteyeceği şeydi. Aynanın karşısında durdu. Bu defa güzel yüzü banyonun hafif loş, sarı ışığın altında daha net seçiliyordu. Solgundu. Elini kel kafasında gezdirdi. Belirli yerlerde öbekleşmiş saçlarını çekiştirdi. Banyonun kapısını sıkıca kapattı. Sessiz çığlıklar atarak aynanın karşısındaki yabancıyı izledi. Gözyaşlarını burada artık özgür bırakabilirdi. Öyle de yaptı. Nihayet sakinleştiğinde ayakta duracak gücü yitirmişti. Klozet kapağının üzerine çöktü. Biraz dinlendikten sonra derin derin nefes aldı, tekrar aynanın karşısına geçti. Elini yüzünü buz gibi akan suyla yıkadı. Banyo dolabından aldığı tıraş makinesiyle kafasını tıraşladı. İşi bittiğinde aynada sahte bir gülüşün sahibi duruyordu.

Instagrama yüklediği fotoğrafta top modellerden farksızdı. Yüzüne abartısız, doğal bir makyaj yapmış, üstüne şık ve modern bir kıyafet giymiş, kesik bacağının yerine protezini takmış, iki ayağının üstünde dimdik duruyordu. Yüzünde acılarını maskeleyen bir gülüş yerleşmişti. Fotoğrafın altında “Kanserle beş yıl aradan sonra ikinci savaşım başladı. Yine kazanan ben olacağım.” yazmıştı.

– Biz ateşle su gibiyiz. Olamayız seninle.

– Sen hiç ateşin üstüne su döktüklerinde ne olduğunu izledin mi? Eğer ateş büyükse etrafı kocaman bir duman bulutu kaplar. Ateş bir sonuçtur güzelim. Yanmaktır işi. O duman dağılınca da için için yanmaya devam eder.

– ….

– Yani biz ayrılsak, sen benim üstümde bir su gibi akıp gitsen, ben önce boğulurum, sonra için için yanmaya devam ederim. Sen belki coşkun akışına devam edersin ama artık senin de için benim ateşimle ısınmıştır. Biz hiç de imkânsız değiliz, bırakma beni.

Ne zaman karanlığa düşse bilgisayarın başına geçiyor bu mektubu açıyordu. Binlerce takipçisinden biri olan Fikret’le dört yıl önce tanışmıştı. İki yıl öncesine kadar da hiç bir araya gelmediler. Ama birbirlerini çok yakından tanıyorlardı. O hayatına girdiği dönemlerde kanserle girdiği savaşı ağır kayıplar vererek kazanmıştı. Yorgundu. Kendine bile tahammülü yoktu. Evden dışarı çıkmak istemiyor, yemek yemeyi reddediyordu. Zaten ağzına bir lokma alsa misliyle kusmaktan, iğrenç ilaçların içinde yer etmiş kokusundan tiksinir olmuştu. Bir şekilde onu buldu Fikret. Gökten inmiş bir melek gibi hayatının içine sızıverdi. Annesi namaz kılarken önce sağ sonra sol omzuna başını çevirdiğinde insanın çevresinde melekler olduğunu, bu şekilde dua ederek önce sağ sonra soldaki melekleri selamladıklarını anlatmıştı. Acı çektiği günlerde bu meleklerin onu terk ettiğinden emindi. Sonra nasıl olduysa olmuş ve işte karşısına Fikret çıkmıştı. En kötü anlarında ondan öyle mesajlar geliyordu ki, kimi zaman gülümsüyor, kimi zaman acısını anlayan bir dost sahibi olduğunu hissediyordu. Aşk değildi onun düşündüğü. Ama Fikret aşk olduğunu söylüyordu. Yazdıkları öyle ince, öyle düşünceli, öyle… Sonunda o da içinde bir şeylerin kıpırdanmaya başladığını hissetti.

Nihayetinde tanışmaya karar verdiler. İki yıl önceydi Annesine de bahsetmişti. Buluştular. O zaman saçları artık çıkmıştı ve protez bacağına da alışmıştı. Çok rahattı. Hatta kendini büyük bir savaştan başarıyla çıkmış Jan Dark gibi hissediyordu. Kadın kahramandı. Ona âşık bir adam vardı. Yine de kendisini diğer kadınlardan eksik, kötü üretim, her zaman sorun çıkarabilecek bir bozuk parça gibi düşünmekten de alıkoyamıyordu. Fikret’in de bir eksiği olsaydı keşke. Ama çok sağlıklı genç bir adamdı. Ailesini hiç tanımamış, yetimhanede büyümüş, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş genç bir savaşçıydı. Yakışıklıydı da. Nasıl olmuştu da kader onları bir araya getirmişti? Her gün bu soruyu yenileyip duruyordu. Sanki her an kaybolup gidecek bir sabun köpüğüydü yaşadığı mutluluk. Her ne kadar güçlü durmaya çalışsa da bir küçük serçe kalbi taşıyordu içinde. En ufacık bir heyecanda pır pır eden. Korkulu, telaşlı bir ruh hali vardı. Bir gün yeniden hortlayacak olduğunu bildiği bir hastalık taşıyordu ne de olsa! Âşık olmak hakkı değilmiş gibi geliyordu. Sevdiği insana bu acıları yaşatmak… Bile bile başlamıştı ilişkileri.

Sonra işte iki ay önce kontrolde tekrar bir yerden hortlamıştı musibet. Biliyordu böyle olacağını. Fikret’e de söylemişti. Eğer demişti, eğer böyle bir şey olursa ilerde bir gün ne olur beni unut. Ben de seni unutacağım. İmkânsızız biz. Oysa Fikret hep yanında olmak, her ânını yaşamak istiyordu. İlk ayrılalımdan sonra genç adam ona D.H. Lawrance’dan bir şiirle yanıt vermişti :

 

Seninki huysuz bir acı,

  Oysa benim de yüzüm kara;

Sevgin köklüydü, eksizdi senin,

Benimki güneşe doğru büyüyen

   Tutkusuydu çiçeğin.

 

Sen yalnız dayandın, böylece

   Çökerttin usta direncimi.

Okşamamla titremedi hiç tenin;

Bu yüzden gereken son ince acıyı da

   Sana çektiremedim.

 

Böyle bir sevgiyi nasıl elinin tersiyle bir kenara itebileceğini düşündü. Yaptığı tam olarak bu değildi aslında. Sevdiği adamı korumak istiyordu. Daha çok incinmesin, daha çok üzülmesin istiyordu. Ama o hiç vazgeçmemişti. Her gün yazmaya devam ediyordu. O da her gün Bir söz daha vermişti kendi kendine, aslında sevdiğine, eğer bu savaşı da kazanırsa cevabı evet olacaktı olmasına da, protezi çıkarıp yatağa girdiğinde yorganın altında büyüdükçe büyüyen o boşluğu düşünmeden edemiyordu.

 

İçerden gelen sesle irkildi. Annesi kalkmış olmalıydı. Alelacele koltuk değneklerini aldı, yüzünde aynı sahte gülüşle banyodan çıktı.

Instagrama bir fotoğrafını koyup ona iyi olduğunu gösteriyordu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR