Sular Akarken
25 Ağustos 2019 Öykü

Sular Akarken


Twitter'da Paylaş
0

Harita mühendisi Tarık Bey küveti sıcak suyla doldurup içine girdi. Sıcak su son zamanlarda baş gösteren sırt ağrılarına çok iyi geliyordu. Açık arazide, soğuk havada bütün gün ayakta durmanın, bu işi yirmi seneden fazladır yapmanın getirdiği bir meslek hastalığıydı bu sırt ağrıları. Karısı, “Doğalgazın nasıl pahalandığını bilmiyor musun, biz iki günde bir yıkanmaya bile korkuyoruz,” diye söylenmişti. Tarık Bey de, “Bir küvet iki yüz litre su alıyor. Senin bir duşta tükettiğin zaten yüz yirmi litre,” diye cevaplamıştı. “Elli yaşıma gelmeden kötürüm olayım, masa başında üç kuruşa talim mi edeyim? Dağda bayırda üç kuruş fazladan kazanacağım diye anam ağlıyor bütün gün. Azıcık kendime bakmayayım mı?” diye devam etti. Sonra aldırmadan kafasını şişme plastik boyun yastığına yasladı. Sıcak su başlangıçta biraz yakıyor, ama sonradan yalnız sırtına değil tabanlarına, baldırlarına müthiş bir rahatlama geliyordu.

Tarık Bey bu rahatlama seanslarında bir de telefonundan eski Türk dizilerinin videolarını açıyordu. Bu eski dizileri izlerken sokaklar, binalar, insanların alışveriş yaptıkları dükkânlar, ilişkiler, alışkanlıklar, gündelik yaşam rutinleri, hepsine ayrı ayrı dikkat kesiliyordu. Boyunlarında plastik mataralarla okula giden çocuklar, üzerine dar gelen elbiseleriyle merdivenleri süpüren kapıcılar, konukluklar, sıcak merhabalar… Artık günden güne cehenneme dönen bu ülkenin bir zamanlar ne kadar güzel olduğuna, insanların basit ama mutlu yaşadığına inanmak istiyordu. Vücudu, sırtı, baldırları sıcak su ile rahatlayıp gevşerken, ruhunu da basitlikler ve sıradanlıklar içinde insanların mutlu yaşadığı bir geçmiş düşüyle rahatlatmak, dinlendirmek istiyordu.

Tarık bey bedeni sıcak suyun içindeyken kafasını geriye doğru atıp gözlerini kapatarak kurgulanmış bir geçmişin seslerini dinliyordu.

 

Eski bir ayakkabının eski yaprakları çiğnerken çıkardığı çıtırtıları

Eski bir kaşığın eski bir bardağın içinde çınlamasını

Eski bir terliğin eskimiş tahta döşeme üzerinde gezinirken çıkardığı tıkırtıları

Eski bir sokaktan gelen gürültüleri

 

Sıcak bir su kütlesi kurgulanmış bir eski zaman ile öngörülememiş, belki yanlış yaşanmış bir şimdiki zamanın, bilinmezliklerle dolu bir gelecek zamanın ağrılarını yumuşatıyor, içinde eritiyor, melhemin yaranın üzerinde erimesi, nüfuz edip iyileştirmesi gibi, sert bir savaş romanının içinde bir askerin genç bir kızla yaptığı aşk konuşması gibi, sert bir evreni yumuşatıyor, dinginleştiriyordu.

 

Kafası arkaya yatmış

Bedeni suyun içinde

Gözleri kapalı

 

Bir süre daha böyle geri geri yüzdü Cemal. Yorulmuştu. Sımsıkı yumduğu gözlerini tuzdan dolayı açamıyordu. Gözleri çok fena yanıyordu ama ara sıra açıp arkaya doğru bakarak doğru yöne, karaya doğru gittiğinden emin olmak zorundaydı. Kulağında, teknede yanık sesli bir oğlanın söylediği “Bez Baran” türküsü çalıyordu sürekli.

Binlerce yıl öncesinden kopup gelen, mitolojik metinlerin abartısına özgü bir şiddet kasabasını yakıp yerle bir etmişti. Modern dünya Cemal’in halkının bir kısmına son teknoloji uçaklardan atılan son teknoloji bombaları reva görürken, bir kısmına da binlerce yıl öncesinden kıyafetleriyle, ürkünçlükleriyle, beyinleriyle, kör kılıçlarıyla çıkıp gelen katil sürülerini reva görmüştü. Bu deniz, bu milyonlarca tonluk çalkalanan su binlerce yıllık katil sürülerini, ahşap kadırgaları, toprak testiler içindeki zeytin yağlarını, tahılları, kumaşları yok edip anlamsızlaştırdığı gibi Cemal’in tanıklıklarını da yok edebilir miydi?

Kafasını kaldırdı Cemal, zayıf olan ay ışığında bir şeyler görmek oldukça zordu. Suyun yüzündeki dalgaların hareketi çoğu zaman insanın gözünü yanıltıyor, gölgeler suyun üzerinde yüzen bir şeyler varmış sanrısı yaratıyordu. Yine de çok uzaklardan gelen belli belirsiz çığlıkları duyabiliyordu. Üşüyordu Cemal, bitkin düşmüştü. Açıklara doğru yüzerek birilerini kurtarmaya kalkışsa enerjisinin biteceğini, daha da kötüsü termal şoka girebileceğini biliyordu. Fazla vakti yoktu, şoka girip bilincini yitirmeden bir an önce karaya çıkmak zorundaydı. Geriye, karaya doğru baktığında ışıkları görüyordu ama uzaklığı kestiremiyordu. Vücudunun sıcaklığı düştükçe geçmişe ve geleceğe dair düşüncelerinin yerini hayvansı bir hayatta kalma içgüdüsü alıyordu. Afrika’nın büyük nehirlerini aşmaya çalışan antiloplar gibi kafasını kocaman ağzının içine alıp onu nefessiz bırakarak boğmaya, sonra da vücudundan iri lokmalar koparıp onu parçalamaya çalışan timsahların elinden kurtulmuştu. Şimdi yalnızca bu su kalmıştı karayla arasında.

Bir timsahın nefesini hissetmişti ensesinde. Tarihin en eski zamanlarından gelen bir vahşetin o kötü, çürümüş kokusunu ve arkaik hırıltılarını duymuştu, zor kurtulmuştu.

Birden baldırlarına sürünen bir şeyler hissetti. İrkildi önce. Bu denizde büyük yırtıcı olmadığını biliyordu ama kapkaranlık sularda bacaklarına bir şeyler sürtününce irkiliyordu insan. Yüzmesini hızlandırarak karaya doğru hamle yaptı. Sonra sakinleşmesi gerektiğini hatırladı. Sakince boy verdi. Baldırlarına sürtünen şeylerin suyun yüzeyine doğru uzanan sazların yumuşak yaprakları olduğunu anladı. Kara iyice yakınlaşmıştı. Kalan gücüyle son bir hamle yaptı, çırpınır gibi devam etti bir süre. Bir daha boy verdiğinde ayaklarının altında iri taşları hissetti, kurtulmuştu. Her sene iki binden fazla mülteciyi yutan bu sular onu yutamamıştı. Su beline gelene kadar ilerledi, sonra biraz durdu, soluklandı. Yavaş yavaş karaya doğru ilerledi. Tükenmişti, titriyordu. Karaya vardığında dönüp uçsuz bucaksız denize ve kıyıda oynaşan dalgalara baktı. Başka bir gezegenden gelip dünyada ilk bu noktaya inmiş gibi hissediyordu kendini. Öncesine ait hiçbir şey yoktu, dünya buradan başlıyordu.

Keşke büyük bir su gelip su gelip her şeyi yutsaydı ama her şeyi. Bütün kötüleri, insanlık düşmanlarını, doymak bilmez para babalarını, onların iştahını, bütün iyi insanları, onların çaresizliklerini, içlerindeki bitip tükenmez uzlaşma enerjisini…

İyi, kötü, güzel, çirkin, ne varsa kocaman bir su gelip yutsa, tarih öncesinden kalma gemi iskeletleri gibi anlamsızlaştırsa, sonra bütün bir dünya şu anda tam şurada yeniden başlasa…

İyice tükenmişti Cemal, ellerini dizlerinin üzerine koyup çömeldi. Uzaktan kendine doğru yaklaşan el feneri ışıklarını görüyor, bilmediği bir dildeki tehditkâr bağırışları duyuyor ama aldırmıyordu.

Paçalarından sular damlıyordu. Soğuğa aldırmadan kendini boylu boyunca ıslak kumların üzerine attı. Gene dayanamamıştı Oddvar. Bir süredir oltayla boğuşup yorduğu balığı iskelenin yakınlarına kadar sürükledikten sonra kıyafetleriyle dalmıştı kuzeyin soğuk sularına. Oltaya çok nadir gelen, daha çok derin sularda yaşayan saithe balığıydı yakaladığı. O yüzden bu kadar çok uğraşmıştı. Balık kumların üzerinde kıvranıp dururken sırtüstü yatarak koyu gri gökyüzünü seyretti Oddvar.  Balık tutmak sık sık yaptığı, ustası olduğu bir uğraş değildi ama onu dünyadan bir süre koparıyordu işte. Koyu gri gökyüzü üzerinde büyüdü büyüdü büyüdü, gökyüzü büyüdükçe Oddvar küçüldü küçüldü küçüldü. O kadar küçüldü ki, kum tanelerinden ayırt edilemiyordu artık bedeni. Bir süre öyle kaldı. Balıkla girdiği amansız mücadeleden kazandığı zafer, alt etme hissi değildi onu geleceksizliğin yükünden ve bitip tükenmez iç sıkıntılarından kurtaran; unutmaktı. Bir süreliğine bir balığın gözü olmak, yüreği olmak, yaşama istenci olmak; deniz olmak, anlamsızca baktığın, çoğu zaman içini karartan koyu gri denizin dibi olmak, çalkantısı olmak. Keşke sonsuza kadar böyle sırtüstü kumların üzerinde kalabilseydi. Hatta ölüp, çürüyüp, sonra un ufak olup üzerinde yattığı kumlara karışabilseydi.

Güneşli bir Uzakdoğu düşü, koyu gri, kuzeyli kasavete dönüşmüştü işte. Uzun yıllar Afrika’da, Uzakdoğu’da çalıştıktan sonra Bali adasında yaşamaya karar vermişlerdi karısı Grünn ile birlikte. Evi almışlar, hatta bahçesine ağaçlar, bitkiler dikmeye başlamışlardı ama Grünn bir trafik kazası sonucu yaşamını kaybetmişti. Bu kaybın, Oddvar’ın yaşamına açtığı o meteor çukuru, o karadelik tarif edilemezdi. Bir nirengi direği, bir sis çanı gibiydi Grünn, Oddvar için.  Her şeye belirli bir mesafede duruyor, hiçbir şeyin kendini dayatmasına ya da onu türbülansına çekmesine izin vermiyordu. Oddvar ne zaman uyumunu kaybetse, bir metronom gibi karısını dinliyor, onun uyumunu yakalayıp devam ediyordu.  Bu yakınsamalar, ıraksamalar, gel gitlerden yorulmuşlardı artık ve hayatlarının geri kalanını yan yana, güneşli, güler yüzlü bir adada, küçük ama bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir evde geçirmeye karar vermişlerdi. Ancak Grünn’ün zamansız ölümünün ardından Oddvar babasından kalma deniz kenarındaki bu kulübede bulmuştu kendini. Bilinçli olarak gelmemişti, birden kendini buluvermişti burada.

Hayatı boyunca kavga ettiği her şey fark etmeden içine yavaş yavaş yerleşmiş, onu ele geçirmişti. Ergenliği, ilk gençliği boyunca nanik yaptığı bu Kuzeyli, kendini hayatın her alanına kendini dayatan düzen, intizam, bilakis düzensizlik ve başına buyrukluk üzerine inşa edilmiş Afrika ülkelerinde içinden çıkıvermişti örneğin. Hiç sevmediği yalnızlığın sürekli kucağına itilmiş, sürekli yalnızlığa zorlanmıştı. Bir süre sonra kavga ettiği yalnızlığı onun sığınağı olmuş, zorluklarla, önyargıların, tahammülsüzlüğün, aymazlığın, cehaletin yüksek duvarlarıyla savaşma gücü vermişti. Ama ya şimdi içine düştüğü bu inziva; bununla nasıl baş edecekti, barışabilecek miydi? O hiç Grünn’süz bir hayat düşünmemişti ki, Grünn’lü bir hayat ile hiç kavga etmemişti ki. İnsan geleceksizliği ile barışabilir miydi, her şeyin sürekli kendini tekrarladığı bir şimdiye alışabilir miydi?

Çocukluğunda dinlediği radyo tiyatrolarından bir tren sesi çalınıyordu kulağına sürekli. Hatırlıyordu, istasyonun kenarında bir pastanede geçiyordu oyun. Diyaloglar akıp giderken, arkadan uzun uzun düdük sesleriyle trenler geçiyordu belli aralıklarla. Oddvar gözlerini ne zaman kapatsa, bu tren seslerini duyuyordu. Keşke böyle bir trenin içinde olabilseydi. Keşke böyle bir tren onu önyargılarla, dayatmalarla bilenmiş hoyrat zamanların debdebesinden alıp sevecen, şefkatli bir insan toplamının kucağına götürebilseydi. Aynı o pastane gibi tren yolunun kenarında bir pastaneye otursaydı, servis yapan genç kıza sadece kahve deseydi, kalanını gülümsemesi anlatsaydı, kahvenin sütlü mü sütsüz mü, koyu mu açık mı olacağını, kızın okulunun nasıl gittiğini, babaannesinin ağrılarının geçip geçmediğini, posta treninin kargoları getirip getirmediğini… konuşmadan, sadece gülümseyerek anlaşabilseydi etraftaki insanlarla, arada geçen trenlerin tıkırtılarını dinleyip yolculuk düşlerine dalabilseydi.

Titriyordu Oddvar, kendini battaniyeye sarınmış ateşi geçmek üzere olan şöminenin karşısında buldu. Hava kararmıştı. Salonu bu zayıf ateşten yayılan ışık aydınlatıyordu yalnızca. Nasıl kalktığını, ne zaman eve geldiğini hatırlamıyordu. Balığı kapının dışında bırakmış olmalıydı. Köpeği Tiko gelip poposunu sallayarak terliklerinin ucunu yalamaya başlamıştı. Bu “acıktım bana yemek ver” anlamına geliyordu. Kafasını çevirip pencereden dışarı baktı Oddvar, iç geçirdi. İskeleden, balıkçı barınaklarından, avdan dönen teknelerden denizin yüzüne vuran ışıkları seyretti kısa bir süre. İnsanın içindeki boşluk ne kadar büyükse iç çekişleri de o kadar uzun oluyordu. Kapıya yönlendi. Balığını kafasını, kuyruğunu ve iç organlarını temizleyip Tiko’ya verecekti.

Sular akıyordu bazen güzel bir geçmişten karanlık bir geleceğe, bazen karanlık bir geçmişten güzel bir geleceğe. Geçmişten geleceğe, gelecekten geçmişe akan sular bazen tekinsiz bir şimdinin yatağında duruluyor, küçük küçük çalkalanıyordu.

Peki ya insan, insan ne zaman durulurdu?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR