Yazar Adnan Gerger, çocukluğu yer yer de olsa karakterlerin dilinde ölümlerle parça parça eksiltilen hayatlarımıza bir merhem merhametiyle sürüyor Irvin Yalom’un “Ancak yaralı bir iyileştirici iyileştirebilir” sözünü hatırlatırcasına.
Kaybettiğimiz masumiyetin diğer ifadeyle içimizdeki çocuğun-çocukların romanı Tavhane Çocukları. Üretilen çaresizliklerin bedenindeki itirazların ruh halinin izini sürer eser. Kanayan, düşük yapma ihtimali taşıyan yaşamların ve onun yansımaları olan üşümelerin, içsel üşümelerin teselli bulmaya çalıştığı en alt katmandaki hayatlardan kesitler taşıyan bir eser.
“Çocukluk, bütün dillerin tek alfabesidir” sözüyle başlayan eserde Yazar Adnan Gerger, sistematik kötülüğe karşı çocukluğun ve çocukların ele avuca sığmayan dinamizminin besleyiciliğine-zenginliğine-ışık tutar.
Eserde her hayat kendini ancak çocukluk kodları üzerinden yeniden üreterek var eder; dünle yarını birleştiren köklerinden beslenerek duygusunu da edinebiliyoruz.
Kaçak ve mahkûmi içsel inlemelerin coğrafyasında herkes bir parça ölüm taşır derinliklerinde üşüye üşüye, üşüte üşüte.
Eserde yaşamın göklerine kanat çırpan sorular, hep yıldız ışıklarıyla yeryüzünün hikayesine-özellikle yasaklı hikayelerine-kulak kabartır. Yasağa takılan yaşamlar, bir zaptın kaydından bizlere bakar burada. Baskın gürültünün kıskacındaki hayatlar, her gün biraz daha bayatlar dedirtiyor yazar biz okuyuculara.
Araftaki kaygıların beslediği ve beslendiği soru eşliğindeki hayatlardır, bir parça da olsa bu eser; öyle kaygılar ki yasak ve yenilgilerle bağışıklık kazanmış itiraz niteliğinde bir senfoniyi andırır, bazen de barındırır.
Paylaşılmaya izin verilmeyen her acı, hakikatin kalbinde hep bırakır bir sancı hem de besleyen, yoğuran ve doğuran değil, içten içe çürüten ölümün gölgesini uzatan kötü huylu bir urda gövdeleşen bir acı… Yası yasaklı bir acının coğrafyasında hayat, kuşkuyla karşılandığı gibi-kibir tanrılarınca- özgürlük, büyük günahlardan biri ad edilmiştir hep. Özgürlüğün böylesine şeytanlaştırılmaya çalışıldığı bir yerde onu istemek, talep etmek ve içselleştirmek için bir havariden daha engin bir yüreğe sahip olmak gerekir duygusunu ediniriz metnin anlam katmanlarında.
Yalan hapsinden ancak yozlaştıran bir gürültü çıkar ki, nedense onun elbisesi kurban edilmiş hakikatin dili olmuştur burada hep.
İlginç ki ruh ve onda şekillenen hakikat, burada hep acıya gebe olmuştur; her ne kadar yüzünün gökleri yıldız yıldız gülse de…
Hakikatin atardamarlarından biri de ayrıntı değil mi ki? İnceliği ve naifliği damıtarak ona gözleriyle ışık tutan o ince yol…
Dikkatin uğramadığı her an ve anlam, üvey bir yaşamın coğrafyasını genişletmesinin ötesine geçer mi?
Kibir histerisinin dümenlerince hakikat takibe alınmıştır burada hep, tanrılardan çalınmış gazabın caydırıcılığını meşrulaştırmak adına. Ancak gazaba göğüs germeyen bir hakikat, ışığa nasıl gebe kalabilir ki? O zenginleştirerek dönüştüren-doğuran-enginliğe… Oysa o ışıktır ki, gövdesini görmeden yüzünü görebildiğimiz.
Ayrıca keyfiyetten beslenen bir keyfin güç zırhını edindikten sonra nasıl da onurun ve ışığın rızasına el koyduğunu görüyoruz burada.
Işığın şahitliğindeki bir sessizlik, zenginliği özümseyen kanat kanat engin bir dilin ihtilali değil mi; yarık yarık doğumu besleyerek sancılanan ve sancılayan? Ya karanlığın çukurundaki kibri bağırtılar/bağırmalar… Kibrin finalini kutlayan marşın ölümcül sesi değil mi ruhsal yenilgide gövdeleşen?
Kendinden yoksun bir gücün rahatlığı, estetik duygusundan uzak bir heykelin rahatlığına benzer ki, yanına yaklaşmayana kadar gövdesinin bir ruh taşımadığına inanamazsınız. İşte yazar burada bazı karakterler üzerinden bu ‘rahatlığı’ sorgulamanın kapısını aralar.
Ya acizlik ve zayıflığın kendi güç zırhından aldığı “rahatlık”? O mu? Hep görsel ağırlığın ve içsel soğukluğun/boşluğun gövde bulmuş hali ve mahali değil mi ki?
Yazar özgürlüğü ve çocukluğu özdeşleştirerek çıplak bir varoluş yolculuğunun zenginliğine işaret ediyor burada.
Yaşam, bir parça da gündüz ve onun ışık dansının çiçeklendirdiği bir varoluşun gövdesi değil mi? O gövde ki, bir yudum sevgiyle bir kanat özgürlüğü taşır yüreğin ve kürenin göklerine kafile kafile, nafileye hiç de boyun eğmeden.
Sade güveni kıskaca alan bir işbirliği teklifi, Tanrıya oynayan bir kibrin şımarık yozluğu değilse nedir?
Yalanın gerçek gerçeğin de yalanla değiştirildiği bir anlam evreni, hayat sözlüğünün kara deliklerinde kaybolmaya mahkûm değil mi? Ya cilalanmış nezaketler?
Kendinden muaf bir şiddet, her örtüye bürünebilir duygusunu ediniriz bazı cümlelerin dilinde, ışığa bile; yürekleri ışığa gebe varoluşları ve onların gövde kazanmış bedenlerini avlamak için.
Ya ışığın azade olduğu ve insanın yabancılaşan yakın tarihsel yolculuğunun yarattığı mecazi gecenin göğsündeki gündüzü avlamaya-onu egemenliğine alma çabasına ne demeli? Gerçekten daha gerçek bir karanlığın cehennemi mevsimi değilse nedir?
Cilalanmış her türlü saygı ve nezaketin içimizdeki ışığı biraz daha söndürerek içsel kışımızı uzattığını görüyoruz burada hem de “kutsal çaba”nın elleriyle.
Derinliğine inilmeyen her bir varoluş, bir parça gizem değil mi ki; bazen bakirliğin kısır sınırlarına hapsolan bazen de sadeliğin hafifliğine kanat çırpan?
Ya aşinalıktan uzak bir zaptın semizlenen işgali ki bu da ölümün kara yüzünün güçlenmesine ve yayılmasına yol açar. Öyle ki, kara kutsamalara götürür sahibini bütün renkleri beyaza boyaya boyaya ‘temiz’i çarmıha geren bir temizlik anlayışıyla…
Başkasının kaderini belirlemeye çalışmak, özden yoksun kendi ‘özne’sini başkalarının hayat cümlesine dayatmak değil mi ki? Ya sonuç? Uyumsuz, yoksul, sığ bir cümle hayat…
Gelenekselleşen evrensel kötülük, o ruhsuz zırhından beslenerek insan-tanrının varoluş kaynağı olmadı mı hep? Vicdanı hayat sözlüğünden çıkaran bu anlayışın bir “emir”e dönüşmesiyle cehennemin inşasına başladığını görüyoruz bu eserde.
Kendi karnındaki bahara kıyan bir kışın sadece baharını değil, kendini de ölüme mahkûm ettiğini görüyoruz ayrıca burada.
Ruhun zırhı yoktur, ışık gibi çıplaktır o; ancak çıplaklığında anlam taşır ki bu hissi satır aralarına işlenmiş anlam iz düşümünde yaşayarak okuyabilmekteyiz.
Kara kanın beslendiği bir varoluş çürütmez mi; şiddetin kara kutsallığıyla?
Zırhla bezenmiş bir güç, dili hep araçsallaştırarak örtü görevinde kullanır ki, bu da ışığın soluğunu kesme gayretinden öte bir şey olmasa gerek dedirtiyor yazar.
Gücün izleği, açtığı çukurların büyüklüğüyle ölçülür ki buna “zafer” denilmiştir hep; o zafer ki, yükselttiği kara, kapkaranlık duvarların ötesini göremeden yaşamın değil, zaptın hükmettiği tarihin tozlu raflarına terk edilmiştir hep.
Doğanın rızasına el koyarak vekalet vesayetini meşrulaştıran gücün satmayacağı şey yok maalesef ki, satamadığını ise gayrımeşrulukla şeytanlaştırma gayretinde olduğunu görüyoruz eserde.
Kimsesizlik, dayatılan bir “meşruiyet”in şiddet hali değilse nedir; gücün “değer” ve “kıymet” referanslarıyla taçlandırıldığı şu ruhsuz dünyada?
Duygusuzluk, bir hayat hali değil, bir hayat ihlalidir burada; duygu ise hayatın sürekli bir hayat ihtilali, bir çocuğun ruh mevsimleri misali hep leylanî… Belki de coşkunun bizdeki makamı hali…
Masumiyet, ancak duygusuzluğun elinde can verebilir dedirtiyor eser; üşüye üşüye daralıp yarılarak bazen yakın bazen ırak…
Bir savaşta önce masallar can verir umut umut, hayal hayal; zamanın kara kahkahasıyla bazen bir silah ağzıyla bazen de zorun sanrısıyla; sonraysa çocukluk ve çocuklar. Masalın dokunmadığı ya da dokumadığı her gerçek, doğar doğmaz bir parça ölüdür ki, bu eserde de bunu rahatlıkla okuyabiliyoruz.
Yaşamın kışıyla karşılaşan her çocukluk, hayallerinin yardığı çatlaktan derinlere inerek kendince bir yer arar, yasa(k)ların hükmedemediği bir yer. Erken zamanın kapısını araladığı çocukluk ve çocuklar, büyüme gazabıyla karşı karşıya kalır hem de acının yakıcı gerçeğiyle. Öyle ki bu gazabın ilk belirtisi, onlardaki düşün düşünceye evrilme hali olur bazen de.
Çığlığın silkemediği acıların terennümüdür bir yönüyle Tavhane Çocukları.
Yüzleşmeksizin yapılan-vekaleti zapt edilmiş-helalleşmeler vicdana halel getirdiği için bir parça daha eksiltir bizi dedirtiyor yazar burada.
O ince kalemiyle Yazar Adnan Gerger, çocukluğu yer yer de olsa karakterlerin dilinde ölümlerle parça parça eksiltilen hayatlarımıza bir merhem merhametiyle sürüyor Irvin Yalom’un “Ancak yaralı bir iyileştirici iyileştirebilir” sözünü hatırlatırcasına.
Gerçek, bazen bize rağmen yüz coğrafyamızda belirebilir; orada yok olmaya yüz tutmuş ince-göğe ve toprağa dokunan-köklerinden beslenerek.
Hafızanın köpüğüyle beslenen hayatlar, kekemelik yaşadıkları için tutuk yaparlar. Oysa hafızanın derinden dalgalanan hali sürekli akan bir nehrin davudî sesi olur; akıcı ve engin hem de zengin.
Sancıyan yaralı bir hafızanın başkaldırısı olarak da okunabilir Tavhane Çocukları.
Daha önce de birçok eseri okuyucuyla buluşan Yazar Adnan Gerger’in son kitabı Tavhane Çocukları (İthaki Yayınları, 2022) okuyucusunu bekliyor.






