Ayşegül Bayar Kaya bir yazar olarak karakterleri ve öyküleriyle arasına mesafe koyuyor. Anlatısında kendi varlığını yok edip okuyucuyla öyküleri baş başa bırakabilmeyi becerebilmiş. Bunu yapması da yerinde olmuş çünkü öykülerin asıl meselesi yazarın bize bireysel, postmodern sancıları değil; ülkeye, topluma ve geleceğe dair hayalleri olan idealist bir kuşağın nasıl tırpanlandığını ve umutlarının, düşlerinin nasıl yok olup gittiğini hatırlatmak.
Gece On İki Sancıları Ayşegül Bayar Kaya'nın birkaç ay önce Öteki Yayınları etiketiyle okuyucuya sunulan ilk kitabı. Öteki Yayınları'nı daha çok Kafka ve Freud, Karen Horney gibi önemli filozofların eserlerinin nitelikli çevirilerinden biliyoruz. Elbette ki Dostoyevski'nin Öteki isimli ikonik eserinin yayınevinin isim annesi olduğunu da burada anımsatmak gerek. Öteki Yayınları son dönemde yerli edebiyatın nitelikli yüzlerini sahneye çıkarmaları bakımından eskiye oranla daha sık mesai harcıyor. Bu bakımdan yayınevini de tebrik etmek gerek.
Gece On iki Sancıları yüz kırk sayfa ve toplamda sekiz adet öykünün bir araya getirilmesiyle var olmuş. Öyküler birbirlerinden tamamen bağımsız değil, ama ardışık bir kurgu düzeninde de ilerlemiyor. Aynı karakterleri aslında birbirleriyle ilintili olaylar ağının içinde, ama farklı öykülerde farklı perspektiflerden görüyoruz. Bu değişik ve hoş kurguyla kitap biraz romana da yaklaşmış dersek hatalı olmaz. Bana Meksikalı film yönetmeni Alejandro González Iñárritu'nun kült filmi Paramparça Aşklar ve Köpekler'in yapboza benzer kurgusunu anımsattı bu kitap. Gerçi karakterler filmdeki gibi finalde bir araya gelip manzarayı tamamlamıyor olsalar da Gece On İki Sancıları'nın temel meselesi de İñárritu'nun filmiyle aynı: Parçalanmışlık. Yeri gelmişken söyleyelim, Ayşegül Bayar Kaya'nın öyküleri ıstırabı, diyeceği, maruzatı olan öyküler.
1979'un o puslu ve tekinsiz Eylül'üne koymuş pergelinin sivri ucunu Kaya. Sonra malum toz duman ve savrulmuş, kaybolmuş, heba edilmiş gençlikler. Gece On İki Sancıları o ürkütücü ve karanlık dönemde yolları kesişen, bir süre birlikte yürüyen ancak sonra ayrı yollara ve yerlere savrulan birkaç gencin parçalanmış hayatlarını odağına koymuş. Kaya'nın karakterleri o günlerden kırk yıl sonra dostlukların, yoldaşlıkların ve yarım kalmış bir aşk macerasının viran gölgesinde durup geçmişi anımsıyor. Geçmişleri acı ama bugünleri daha da acı. Ayşegül Bayar Kaya öykülerinde bir nevi geçmişle hesaplaşmaya girişiyor. Seksen Darbesi’ni az ya da çok hisseden pek çok yazarın ve sanatçının yaptığı gibi kaleminin ucunu içinde birikmiş zehirli öfkeye batırarak yazmış. Yazmış ki o zehir akıp gitsin. Bir karakterine, "Yazmak bitirmek demektir," diye söyletmesinden bunu çıkarabiliriz sanırım. İnsanın içinden şu soruyu sormak geçiyor o zaman: Acaba sevgili yazarımız da yazarak sancılarını bitirdi mi? İşkencecilerle hesabını kapattı mı? Bana öyle geliyor ki o sancılar, yazara daha uzun süre öyküler, romanlar yazdıracaktır ki umalım da yazdırsın.

Gece On İki Sancıları toplumsal bir meramı, mevzusu olduğu için yazar, dilini sade ve akıcı tutuyor. Bunu değerli buluyorum. Ayşegül Bayar Kaya bir yazar ya da anlatıcı olarak karakterleri ve öyküleriyle arasına mesafe koyuyor. Anlatısında kendi varlığını yok edip okuyucuyla öyküleri baş başa bırakabilmeyi becerebilmiş. Bunu yapması da yerinde olmuş çünkü öykülerin asıl meselesi yazarın bize bireysel, postmodern sancıları değil; ülkeye, topluma ve geleceğe dair hayalleri olan idealist bir kuşağın nasıl tırpanlandığını ve umutlarının, düşlerinin nasıl yok olup gittiğini hatırlatmak. Bu bakımdan son zamanlarda genç öykücülerin yazdıklarında sık sık karşılaştığımız o kentli, orta sınıfa özgü içsel huzursuzluklar, bireysel buhranlar, varoluşsal kıvranmalar ve psikanalitik çıkmazlar yok. Bireysel değil de toplumsal problemimize kafa yormuş yazar. Ancak karakterler nasıl ki mutsuz, umduğunu bulamamış ve yorgunsa öykülerin atmosferinde de umut yok. Umuda, güneşli günlere, zinde ve heyecanlı yarınlara dair en küçük bir kırıntı yok. Okurken benim de omuzlarına ağır bir yorgunluk çöktü ve içim de kasvetli bir hüzünle doldu.
Kaya'nın en önemli karakterleri kendilerini yüksek bir davaya, ideale feda etmiş kişiler. "Fedai" isteyen ya da mücadelenin ancak yaşamları feda ederek başarılacağına inanılan her davada olduğu gibi en sonunda elleri boşta, kaybetmiş, içten içe ağlayan, yersiz yurtsuz ve aidiyetsiz kalmışlar. Yurda geri dönen devrimci karakter, "Benim gibi başkaları için yaşayan insanların yükü hafiflemez," der yıllar sonra memleketine. Bu "geri dönüş" de ayrıca irdelenmeyi hak ediyor Kaya'nın eserinde.
Gece On İki Sancıları'nın kahramanlarını dinlerken dediğim gibi üstünüze bir yük biniyor. Utanıp sıkılıyoruz hatta. Bu yorulmuş, yeniden sevecek, âşık olabilecek, hayata yeniden kollarını sıvayacak dermanları, neşeleri kalmamış kahramanları okurken içimiz daralıyor. Yazar belki de özellikle yüreğimizde bu duyguyu yaratmak istiyor. Eğer öyleyse bunu iyi başarmış. Ancak zafer umudu, bir gün, her şeyin olmasa bile bazı şeylerin yoluna gireceğine dair metanet ve sevinç aşılayacak bir öykü de olsun isterdim kitabın içinde. Ama yazar bilinçli olarak "sancı"ları yazmış ve bizim de biraz sancılanmamızı istemiş olabilir.
İlk kitabı olmasına rağmen Ayşegül Bayar Kaya'nın dili tutuk, kekremsi, zorlama değil. Anlatısına hâkim, ne söyleyeceğini ve nasıl söyleyeceğini iyi çalışmış yazarımız. Güçlü, kıvrak bir kalem tutuyor elleri. Daha önemlisi günümüzün uçucu, köksüz, gelgeç ve edebiyatta da dahil neredeyse hayatın bütün cephelerini ele geçirmiş şu sığ, arabesk jargona hemen hemen hiç bulaşmamış. Evet, bazı cümleleri zaman zaman dişe değen, nitelikli okuyucunun hemen fark edeceği, artık fazlasıyla aşina olduğumuz bireysel iç döküş, katarsis boşalmalarının sınırlarında dolaşıyor, ama Kaya asla klişelere kapılıp kolay yollara girmiyor. Açıkçası siyasal ve toplumsal meselelere dokunmayı göze almış eserlerde klişelere kapılmadan hikâye anlatmak da kolay değildir.
Gece On İki Sancıları okunmayı fazlasıyla hak eden bir ilk kitap. Yazarı tebrik edip, yeni eserlerini merakla beklemek gerek şimdi.






