Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Ağustos 2023

Edebiyat

Nefret Okumaları

Fulya Kılınçarslan

Paylaş

3

2


Batı kanonunun faşistlerden yana hiçbir zaman sıkıntı çekmediği aşikâr. Peki acaba bu aşırı sağ, gelecekte kendi adına yaraşır bir edebiyat üretebilecek mi?

1996 yılında, CIA destekli Augusto Pinochet darbesinden sağ çıkan Şilili şair ve romancı Roberto Bolaño’nun ikinci romanı olan Nazi Literature in the Americas yayımlandı. Sağ kanat yazarların ansiklopedisi olarak bilinen bu roman, Jean-Paul Sartre eleştirmenlerinden kocasının mirasına konan gösterişli ve mülayim pastoralistlere, ucuz bilim kurgu yazarlarından kavramsal şairlere, futbol övgülerinden beyaz ırkın üstünlüğüne inanan gazetelere kadar öyle bir sınıflandırma oluşturdu ki, bu kapsamlı sınıflandırma Nazi ifadesinin tarihsel geçmişe atıfta bulunmadan tanımlanabileceğini gösterdi. Bolaño’nun faşistleri kurgusal, oluşturduğu spekülatif tarihse Birleşik Amerika gibi denazifikasyonun vicdani yükünü taşımayan ülkelerde görülen, savaş sonrası sağ kanat edebiyata ilişkin bilimsel araştırmalarla uyumluydu. Bunun en önemli sebebiyse elbette Batı kanonunun faşistlerden yana, Bolaño’nun titiz çalışmasına gerek duymayacak denli zengin oluşu. Örneğin başlarda Nazi sempatizanı olan Gottfried Benn, ancak 1934’teki Uzun Bıçaklar Gecesi’nden sonra desteğini çekti. Schmitt ve Heidegger’ın Nazi düşüncesine yakınlığı hâlâ muallak olsa da, İkinci Dünya Savaşı’ndan yıllar sonra Nobel ödüllü yazar Günter Grass’ın Waffen-SS askerlerinden biri olduğu ve Paul de Man’ın da sağ kanadı destekleyen Belçika merkezli gazetelerle işbirliği yaptığı ortaya çıktı. Mussolini’nin İtalya’da kurduğu Ulusal Faşist Parti ise avangartlar için adeta bir sığınak işlevi gördü. Partiye ilham veren Faşist Manifesto, fütürist yazar F.T.Marinetti tarafından kaleme alınırken Luigi Pirandello ile Curzio Malaparte, ancak 1939 yılındaki Çelik Paktı’ndan sonra Mussolini’den desteğini çekti. Şubat 1944 tarihinde Alman elçiliğinde yemeğe katılan romancı Louis-Ferdinand Céline, Fransız türü bir antisemitist örneğiydi. Yurtdışında yerleşik Amerikalılara gelecek olursak, İtalyan ve İngiliz basını için Führer yanlısı köşe yazıları kaleme alan Ezra Pound, T.S. Eliot’ın satır arası siyasi mesajlarla dolu eserlerini yayımlamakta herhangi bir sakınca görmedi.

Nihayetine bahsi geçen yazarların tamamı değilse de pek çoğu, ortaya koymuş oldukları bu siyasi akılsızlıktan döndü ve antifaşist harekete katılarak aktif bir biçimde mücadele etti. Fakat yine de otoritenin böylesi büyük isimler üzerinde yarattığı cazibe yine de tarihsel bir sapma olarak nitelenerek hafife alınmamalı çünkü aşırı sağ ve gerici düşünce, tarihin hemen her döneminde modern düşünceye musallat olur.

Theodor Adorno’nun, “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” dediği tarihten bu yana söz konusu aşırı sağ yazın, herhangi bir ilerleme kaydetmiş midir?  

Amerikalı siyaset kuramcısı Corey Robin, The Reactionary Mind isimli kitabında Aydınlanma Dönemi’nden itibaren muhafazakârlığın izini sürer ve karşıdevrimci filozoflardan devlet adamlarına, köle tacirlerinden yazarlara, Katoliklerden faşistlere, Evanjeliklerden iş adamlarına, ırkçılardan ısmarlama yazarlara kadar pek çok ismi aynı düzlemde bir araya getirir. Hobbes Hayek’in yanındayken Burke Palin’in karşısında, Nietzsche ise Ayn Rand ve Antonin Scalia’nın arasındadır. Adams, Calhoun, Oakeshott, Ronald Reagan, Tocqueville, Theodore Roosevelt, Margaret Thatcher, Ernst Jünger, Carl Schmitt, Winston Churchill, Phyllis Schlafly, Richard Nixon, Irving Kristol, Francis Fukuyama ve George W. Bush gibi isimleri aralara serpiştiren Robin, muhafazakârlığın tutarlı bir doktrin olmadığı sonucuna varır. Robin’e göre muhafazakârlık, Fransız Devrimi’nden beri “eski rejimin eleştirisi ve yeniden yapılandırılması” ile  “bilfiil devrimin ya da muhalifi olduğu reformun fikir ve taktiklerinin özümsenmesi” arasında denge kurmaya çalışan bir tepki ideolojisidir. Aynı gerilim, Üçüncü Reich’ın, Hristiyan köle ahlakıyla Weimer’ın çöküşünü arasında bağlantı kuran iki uçlu eleştirisinde olduğu kadar Trump yanlısı sağ kanadın bataklığı kurutma arzusuyla linç kültürüne dayalı retoriği bir seçenek olarak sunma arzusu arasında da mevcuttur. Bütün bu örneklerde yenilikçi hareket hermenötik ve kimlik tartışmasıyla oyalanırken muhafazakâr düşünce baba katli ve intihal, yamyamlık ve sahtekârlık üzerinden diyalektik olarak gelişir.

Peki Alman filozof ve sosyolog Theodor Adorno’nun, “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” dediği tarihten bu yana söz konusu aşırı sağ yazın, herhangi bir ilerleme kaydetmiş midir?  

Ne yazık ki Neofaşizm, bilhassa Avrupa ve Latin Amerika’da kendisine yeni konaklar buldu. Miguel Serrano, Julius Evola ve Savitri Devi gibi Nazi mitolojisindeki paganist yönleri vurgulayan yazarlardan Michel Houellebecq’e ve The Camp of the Saints adlı romanıyla Beyaz Saray stratejisti Steve Bannon’un favorisi haline gelen Jean Raspail’e kadar birçok provokatör neofaşizmi kendi yazınlarına davet etmekte herhangi bir çekince görmedi.

Tamamının ortak noktası, aynı zamanda sağ kanat gericiliğinin de temelini oluşturan kurban zihniyeti ve Hristiyan patriyarkasının kuşatma altında olduğuna dair duyulan sarsılmaz inançtır. Robin bu durumu, Aydınlanma Dönemi düşünürlerinden Jean-Jacques Rousseau’ya atıfla şöyle izah eder: Muhafazakârlar aslında onlara itaat etmemizi değil, onlar için üzülmemizi ister. Kurban kimliğiyle özdeşleşir, kendilerini mağdur olarak tanımlar ve bu sayede hak elde etmenin değerli bir meta olduğu siyasi-pazarda rakiplerine karşı üstünlük elde ederler.

Gücün yeniden dağıtımını değil de restorasyonunu esas alan bu pandomim hem iki yüzlüdür hem de modern muhafazakârlığın kahramanlarıyla çelişki içindedir. Örneğin Nietzsche’nin – güç istencinin ideal tecessümü olan – Übermensch’iyle veya Rand’ın, sadece kendi menfaati doğrultusunda soğukkanlılıkla hareket eden liberal modelleriyle çelişir. Egoizm ve korku, gurur ve tiksinti arasındaki bu gerilim, pratikte uzak durduğu estetiğe teoride ayrıcalık tanırken sahip olduğu yarı felsefi üslupla ancak ucuz bir dergi kadar zorlayıcıdır. Dolayısıyla muhafazakâr yazarlar teşvik ettikleri ölçüde ikna edici değildir. Sadece eğlendirici olduklarını düşündüğümüzdeyse şu soruyu sormak zaruri hale gelir: kimin için eğlendirici?

İşte pek çok örnekten sadece biri: Yiannapoulos ve meslektaşı Allum Bokhari, Breitbart isimli aşırı sağcı internet sitesinde kendi “Amerika’daki Nazi Edebiyat”larını yayımladılar. Neonazi kanada sık sık atıfta bulunan ve entelektüellerle doğal muhafazakârları birbirinden ayıran bu alternatif sağ düşünce taksonomisi, aslında beyaz ırkın üstünlüğünü vurgulayan “14 Kelime” sloganının ve “Heil Hitler” nidasının kodlanmış bir stenografisinden başka bir şey değil. Ama Yiannopoulos ve Bokhari’nin hayranlarının sayısındaki artış endişe verici. Alternatif sağın Nazilerle olan irtibatını sürekli maruz göstermeye çalışan ikiliye, sempatizanları arasında hızla yaygınlaşan Holokost ve ırkçılık temalı şakalar sorulduğunda bunu sadece “eğlence” olarak niteliyor ve ekliyorlar: seküler şiarlarla dalga geçildiğinde patlak veren öfke ve kargaşayı izlemenin zararsız keyfi.

Angela Nagle ise çevrimiçi kültür savaşlarını konu alan ve epey tartışma yaratan Kill All Normies isimli çalışmasında bu tür söylemlerin münferit provokasyonunu edebiyat tarihinde sıklıkla baş gösteren aşırılıkçı eğilimlerine dayandırıyor: 18. Yüzyıl’da Marquis de Sade yazını, 19. Yüzyıl Paris avangardı ve sürrealistler, savaş sonrası Amerika’da feminize edilmiş konformizme karşı bir tepki olarak ortaya çıkan erkeksi isyankârlık, Amerikan Sapığı veya Dövüş Kulübü gibi doksanlı yıllara geldiğimizde sık sık karşımıza çıkan erkek öfkesi filmleri.

Nagle perspektifi geniş tuttuğu çalışmasına Henry Miller, Norman Mailer, Dostoyevski, Maurice Blanchot, Michel Foucault, Ken Kesey, R D Laing gibi isimleri de dahil etmekte sakınca görmüyor. Hatta Matrix filminde yer alan kırmızı hap metaforunun kaynağı olarak Nietzsche’yi gösteriyor ve bu sayede alternatif sağa aslında hiç hak etmediği bir iyi niyet atfediyor.

Aynı tutum, Bronze Age Pervert isimli Twitter kullanıcısının kendi yayını olan Bronze Age Mindset isimli kitapta da yineleniyor. Yazar, evrimsel biyolojiden başlayarak uygarlığın gelişimi, kadın hakları, LGBTQ bireylerin özgürlüğü, erkeklerin efemineleşmesi gibi konularda haklılığını kanıtlamak için yaklaşık yüz sayfa boyunca Empedokles ve Herakleitos’un düşüncelerini manipüle ettikten sonra paleo-muhafazakâr bir eylem çağrısıyla kitabı sonlandırıyor: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in şeytanlaştırılmasına karşı tetikte olmak, QAnon ve Pizzagate’e sempatiyle yaklaşmak, erkeklerin arkadaşlığını kadınların arkadaşlığına tercih etmek, gıda, beslenme ve sağlıkla ilgili önerilere mesafeli olmak, nefret söylemini başucunda tutmak…

Oysa beyaz ırkın üstünlüğünün gerici zihniyet açısından periferik ya da önemsiz bir konu olarak minimize edilmesi revizyonist tarihin ürettiği sahtekâr mecazlardan biri. Örneğin Mike Mahoney, Harassment Architecture isimli kitabında Bronze Age Mindset’te karşımıza çıkan Nietzsche pastişini, Houellebecq gibi alternatif edebiyat yazarlarından referansla oluşturduğu birinci tekil şahıs anlatımıyla harmanlıyor ve aleni kadın düşmanlığı, antisemitizm, ırkçılık, homofobi ve terör fantezileriyle dolu kitabını “tamamen kurgu” olduğu feragatiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Bronze Age Mindset ve Harassment Architecture’e bakılırsa aşırı sağ edebiyat basit bir tekrardan ibaret: romantik çevreciliği, erkek bedenine olan neoklasik tapınması, teknolojik determinizmi, ironi konusundaki saplantıları ve lise düzeyi İngilizceyi aşamayan düzyazı üslubuyla Yirminci Yüzyıl başlarındaki edebiyatı anımsatıyor. Anlatısal işlevin de aynı şekilde değişmeden kaldığı aşikâr: her şey olup bittikten sonra bir takım entelektüel gerekçeler öne sürerek acı ya da yalnızlık gibi duyguları provokatif bir tepki siyasetine dönüştürüyor. Genç faşistlerin birer yazar olarak ciddiye alınmak istemeleriyse belki de polis olma arzuları kadar rahatsızlık verici değil – en azından roman öldürmez.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

Andrew Marzonis’nin Aeon’da yayımlanan “Hate Reads” isimli makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.

 

YORUMLAR

Saadet Koker

Keşke bir hayırsever entelektüel bu yazıyı biz yarı aydınlara sadeleştirerek kaleme alsa. Çevirinin tercümesi. Yine de sagolun .

17 Ağustos 2023

Saadet Koker

Keşke bir hayırsever entelektüel bu yazıyı biz yarı aydınlara sadeleştirerek kaleme alsa. Çevirinin tercümesi. Yine de sagolun .

17 Ağustos 2023

Öne Çıkanlar

Şirin mi şirinUğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Katie Tobin

2 Temmuz 2025

Sylvia Beach, Nazilere Meydan Okuyan K..

Sylvia Beach, Paris’te açtığı Shakespeare and Company ile yazarları bir araya getirdi ve onlara yaratıcı deneyler ortaya koyabilecekleri bir alan sundu. Aynı zamanda James Joyce’un hamisi olan Beach, modernist hareketin de merkezi figürlerinden biriydi. Pa..

Devamı..

Demokratik Başarılardaki Paradoks

R. H. –. S. Lewandowsky

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024