Kadri Öztopçu ötekiyi duyumsamamızın en insani yolu olan edebiyatı bir kez daha Kimsenin Bilmediği İnsanlar ’la onurlandırıyor.
Burası dışında başka yer yok. Buradakiler dışında kimse yok. Bilinç temelde böyle çalışır. Yanımızdan geçip giden, aynı otobüse, vapura, metroya binen, inince dağılıp kaybolan kalabalık. Hiçbiri sonra yok. Hiçbiri için sonra yokuz. Hatırlayarak çağırırız insanları, bilinç ayrıntıda böyle çalışır. Çağırırız ve insanları yeniden yaparız. Bilinç gece gündüz demeden böyle çalışır. Bir anıyı yıllar öncesinden çağırır yeniden yaparız. Bilinç tarihsel boyutta böyle çalışır. Ölüm kimse bizi hatırlamadığında, bilmediğinde başlar. Ölüm kimsenin bizi yeniden yapmayışında başlar. Toplumsal bilinç böyle çalışır.
Kimsenin bilmediği insanlar ölü müdür? Kimsenin bilmediği insanlar, herkesin kendi zihninde onları yeniden yaptığı insanlar. Kimsenin onları onlar gibi yapamadığı insanlar. Kimsenin kimseyi o kimse gibi yapamadığı, hiç yapamayacağı insanlar. Kimsenin bilmediği insanlar hepimiziz. Hem kapkara ölü, hem kanlı canlı diriyiz.
Kadri Öztopçu’nun son öykü kitabı Kimsenin Bilmediği İnsanlar Temmuz ayında yayımlandı. Yazmaya şiirle başlayan ve zamanla birçok dergide yayımlanan, öyküleriyle edebiyat dünyamızda kendine kendi gibi bir yer açan Öztopçu, son kitabında şiirsel bir üslup kullanmış. Kitap “Kör Kuyularda”, “Kısa Bir Ara” ve “Kimsesiz Yollarda” başlıklı üç bölümden ve toplamda uzunlu kısalı otuz öyküden oluşuyor.
Kimsenin Bilmediği İnsanlar ’ı gerçekte de olduğu gibi hayata karşı yenilmiş, tutunamamış, olan bitene maruz kalmış, aşınmış, yorulmuş karakterler oluşturuyor. Kitaba kasvet, buhran, ölüm, pişmanlık ve yas duyguları hâkim. Öykülerin içinden ansızın nostaljik şarkılardan mısralar beliriyor. Bu mısralar bazen öykülerdeki içkili mekânın bir parçası, bazense öykünün sınırlarını genişletici bir tekerleme gibi. Ve alkol...
Alkol özellikle “Kör Kuyularda” adlı ilk bölümde masadan neredeyse hiç eksik olmuyor. Bir öyküde yılların yıpratamadığı yasa omuz olurken, başka bir öyküde kahramanı fiyaskolarla yüzleşmekten alıkoyan bir suç ortağı, öbüründeyse günler geçip giderken anlamlı görünen tek şey.

Kimi karakterler ona biçilmiş hayatı yaşarken kimisi kendine bir yol çizmeyi bir türlü becerememiş. Okurken bazı öykülerin birbirine ziyarete gelip gittiğini hissediyoruz. Sanki “Aykut Olmak”ın başarısız bar şarkıcısı Aykut’u gelip “Bozgun”un girişindeki sahneye oturmuş, hiç alamadığı dolgun alkışı alamayıp öyküyü anakahramana bırakıp silikleşmiş.
“Hiç değilse gölgesini bulabilmesi insanın, bu çok kederli zamanlarda. Siste.” (s.73)
İkinci bölümde öykülerin belli bir olay örgüsü yok. Vurucu, kıpkısa öyküler. İçe dönük sayıltılar, politik sebepli ölümler. İnsanlık tarihinde binbir gerekçeyle kitaplar yakıldı, yakılıyor. “Kül”de yangına karışmış, Ağıt”ta “yaksak ısınır mıyız?” denen kitaplarla o binbir gerekçe zihnimizden belli belirsiz geçiveriyor. “Kısa Bir Ara” bölümündeki (ismiyle müsemma) öyküler filmlerdeki kusursuz efektlerle bezenmiş yavaş çekim sahneleri gibi kendilerine zamansız kısa aralar yaratıyor. Okuduğumuz birkaç paragraflık bu öykülere kafamızın içinde üç paragraflık mekânlar, iki paragraflık zamanlar yazmamız, öykülerin ruhuna birer beden yaratmamız gerekiyor. Yazar öyküden ancak boşlukları doldurarak tat alabileceğimizi salık veriyor gibi. Sayfayı çevirdiğimizde öykü bitiyor, ama bitmiyor.
“Bir yandan da tarihin tekerrür etmesini bekliyoruz –her şeye baştan başlayabiliriz böylece. Olmayacak dualara amin diyoruz, fısıltıyla. Umut etmek çünkü yasak. Umutlarımızı zinhar açık etmiyoruz.” (s. 92)
Üçüncü bölüme, Kimsenin Bilmediği İnsanlar diyalektiğinin son halkası da diyebiliriz. İlk bölümün dinamizmiyle ikinci bölümün şair buhranı dolu üslubu “Kimsesiz Yollarda”da sentezlenmiş. Benzer duygular bu sefer kahramanların iç dünyasına biraz daha saklanmış. Bu kez boşluk tamamlamaca oynamıyoruz, öykülerin boşluklarımıza dolmasına izin veriyoruz.
“Issız”da Metin Bey’le karşı binadaki Madam’ın cam kenarı-rakı buluşmaları. “Hikâyesi Kayıp”ta son satırlara kadar bir yere koyamadığımız, kim olduğunu anlayamadığımız bir kadını anlatan bir öykü yazma sancısı. “Çivileme”de bir adam ve ona iki gömlek fazla bir kadının develer, sıcak bira ve denize çivileme dalışı içeren felsefi flörtü. “Hoca’nımın Gazetesi”nde emekli bir öğretmenin her gün bütün gazeteleri karıştırıp ayıp olmasın diye birini satın alma ritüelinin bakkalı hem kızdırıp hem de meraktan kıvrandırışı. Her bir konunun ele alınışı öyle usta ellerden çıkma ki bilge dedenin eteğine dizilip hikâyeler, kıssalar, masallar dinleyen torunlardan biriymiş gibi hissetmekten kendimizi alamıyoruz.
Kimsenin Bilmediği İnsanlar “kimse”nin derinlerini hatırlatıyor. Yukardan baktığımız duru durgun denizin az derininde sivri denizaltı kayalıkları yüzyıllardır bekleyebiliyor. Kadri Öztopçu ötekiyi duyumsamamızın en insani yolu olan edebiyatı bir kez daha Kimsenin Bilmediği İnsanlar ’la onurlandırıyor.
Kadri Öztopçu, Kimsenin Bilmediği İnsanlar , Can, Temmuz 2019, 132 s.






