Fulya Kılınçarslan, oggito.com web sitesinde yayınlanan yazısında işleme eser tanımı üzerinden yapay zeka (YZ) destekli çeviri projesine dair yaptığım açıklamalardan özellikle işleme eser üzerine söylediklerim ve haksız rekabet yasa hükümlerini baz alarak bazı eleştiriler getirmiş. Öncelikle ciddi zaman ayrılmış olduğu anlaşılan eleştiri olarak samimi olarak teşekkür ediyorum. İlk andan itibaren tartışmaların sağlam zeminlerde sektörün tüm paydaşlarının katkısıyla anlamlı sonuçlara varabileceğini düşünüyorum. Kendisi hukuk eğitimi almış bir sektör paydaşı, ben hukuk eğitimi almadım. Kanun ve mevzuat yorumlarında benden daha yetkin olduğunu düşünmemek için sebebim yok. Ancak elimizde metinler var. Kendisinin tanımı:
“…‘işleme eser’ söz konusu olduğunda telife ilişkin düzenlemeler oldukça net: Başka bir eserden istifade edilerek oluşturulan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat ürünleri işleme eserdir.”
Bu tanım üzerinden kendisinin getirdiği eleştirilere başlamadan önce bu tanımlamaya sektördeki paydaşlardan kendisinin de hedef aldığı editörlerin yahut editörlerin metin üzerindeki çalışmasının “kendilerinin hususiyetini” taşımadığını iddia eden Fulya hanımın cevap vermesi gerekir. Yoksa YZ marifetiyle Türkçe ortaya çıkan metnin “başka bir eser” olmadığını iddia ettiğini düşünmüyorum. Zira hangi vasıfta ve yeterlilikte olursa olsun tanıma girecek “başka bir eser” için elde çalışılan metnin tanım dışı kaldığını mı iddia ediyor yine cevabı kendisine düşer.
Yine kendisi “…ülkede hukuken tartışılması gereken bambaşka konular dururken yayıncılık sektöründen bir figürün haksız rekabete yol açan tutumunu tartışmak da biraz lüks açıkçası. Ama bahsettiğim söyleşide öyle ifadeler var ki, bazı hususlar hem tüketici konumundaki okuru hem de kültür-sanat üretiminin önemli bir aktörü olan çevirmeni yanıltacak mahiyette.” Demiş. Haksız rekabet argümanı da tekelleşme açısıdan epey iddialı. İddialılığı dışında iler tutar tarafı olduğunu düşünmek zor. Hangi mahiyete itibariyle rekabete kapalı, hangi yöntem haksız bir avantaj elde ettiriyor bunları da ekleseydi argümanına keşke. Hem YZ marifetiyle ortaya çıkabilecek tüm metinlerin tüm insanların erişimine açık olması ve münhasırlaştırılması söz konusu değilken nasıl bir haksız rekabet avantajı oluşmuş açıkçası öğrenmek isterim.
Yine kendisi “Söyleşide özellikle yeni mezun çevirmenleri yanlış yönlendirebilecek, ‘telif hukukunun tartışmalı ve henüz çok flu bir alan olduğuna’ dair bir ibare var. Hayır. Belirtilenin aksine ‘işleme eser’ söz konusu olduğunda telife ilişkin düzenlemeler oldukça net: Başka bir eserden istifade edilerek oluşturulan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat ürünleri işleme eserdir. Yani işleyen kişinin yaratıcı ve zihinsel faaliyeti olmaksızın bir eser işleme eser sayılamaz.” Demiş. Önce ilgi röportajdan doğru metni ekleyeyim:
“Ancak hukuk çoğu zaman hayatın gerisinden gelir. Burada gerek yazılımın profesyonel lisansla kullanıyor olmamız gerek çeviri editörleriyle aramızdaki anlaşma gereği yayınevi tarafında sorun olduğunu düşünmüyorum. Ama dediğim gibi telif hukuku tarafı tartışılmalı. Henüz çok flu bir alan, mutlaka yapıcı katkılar olacaktır.”
Anlaşılacağı üzere flu olan “telif hukuku” değil, yazılımı bu projedeki gibi bir yöntemle kullanılmasının telif hukuku boyutu. Kendisinin okuduğunu anladığından eminim, ancak ele alışı, söyleyeceklerini söyleyebilmek ve etkili kılabilmek için buna ihtiyaç duyduğunu düşündürtüyor. Ve maalesef yapıcı bir katkı değil kendisinin buradaki ifadeleri. Aksine çarpıtmış ve okurları “yanlış yönlendirmiş”.
Yazısının devamında eklemiş: “Yapay zekâ çevirisi hususiyet taşımadığından işleme eser vasfı taşımaz. Bu da şu sonucu doğurur: çevirmen yapay zekânın ürettiği metin üzerinde çeşitli düzenlemeler yapsa dahi telif ücretine hak kazanamaz çünkü telif hakkı doğmaz.”
Ancak işleme eser olarak ele alınması gerekenin YZ’dan gelen ham metin değil, birçok kez vurguladığım gibi süreçte metin üzerinde çalışan ve yöntemler ve metnin sıhhati konusunda karar verici pozisyonda olan çeviri editörü arkadaşların elinden çıkan son metin olduğunu kastettiğim yine cümlelerimden anlaşılıyor. Ama söylemek gerekir ki yine söylemek istediklerine zemin inşa etmek için cümleyi bağlam dışı bir yerden yorumlamış.
Yazının devamında “işleme eser” tanımı üzerinden inşa ettiği diğer söylemler ve orijinal eser hak sahiplerinin olası negatif tutumları üzerinden dile getirdiği zanlar tamamen spekülatif. Üzerine konuşmak için erken ve ayrıca zannının da gerçekçi olmadığını düşünüyorum.
Manevi hak ihlali argümanı ise yine kıymeti kendinden menkul bir iddia. Bugün önyargıların ve mesleki taassubun da katkısıyla bir kısım yabancı hak sahibi olumsuz tutum sergileyebilir. Ancak ortaya çıkan çevirinin sıhhatinden öte nasıl bir sorumluluk olabilir? “Klasik yöntemle çevrilmedikçe asla kitaplarım başka dillerde olmamalı” minvalinde bir küresel uzlaşı olacağı mı varsayılıyor? Bu varsayım fazla iddialı değil mi? Ben aksine yabancı yayıncıların hakları yerel yayıncılara satmak yerine kendilerinin ilgili ülke dilinde yayıncılığa meyledeceklerini düşünüyorum.
Yazının devamında argüman değeri bence tartışmalı ajitatif ve hukuk nosyonuyla ilgisini çözemediğim cümleler yer alıyor:
“’İyi de Türkiye’de hukuk…’ diye başlayan itirazları duyar gibiyim. Ama ne yazık ki bu itirazlar, aynı zamanda bahsi geçen yayıncının dile getirdiği, ‘hukuk çoğu zaman hayatın gerisinden gelir’ değerlendirmesinin de başlıca dayanaklarından biri. Hayır – hukuk hayatın gerisinden gelmez. Hukuk, sadece Türkiye gibi (sosyal devlet mefhumunun çok kısa süre içerisinde ortadan kalktığı ve hayatın her alanının hızla ticari bir mala dönüşüp özel sektörün inisiyatifine bırakıldığı) ülkelerde hayatın gerisinden gelir. Çünkü bu ülkelerde bireysel açgözlülüğü frenleyecek iki unsur, yani yerleşik bir ticaret kültürü ve onun devamlılığını sağlayacak toplumsal denetim mekanizması bulunmaz.
Hayır. Hukuk hayatın çoğu zaman gerisinden gelir. Çünkü aslolan devlet değil bireydir. Özgürlüktür. Birey özgür olarak var olur. Toplumsal hayatta birey-birey ve birey-devlet ilişkisi hukuk ile, doğal olarak sonradan düzenlenir. Yoksa toplumsal ilişkilerin yasanın varlığıyla kurulduğu gibi bir iddiayı kabul etmek gerekir ki takdiri burada okura bırakıyorum.
Devamındaki politik arka plan eklemeli argüman değeri olmayan cümleleri sadece vurgulamak için ekliyorum:
“Üstüne üstelik buna bir de devletin denetim eksikliği, liyakatsizlik ve en temel etik değerleri bile yok sayacak denli yozlaşmış toplumsal ahlak eklenir. Sonra günün birinde oteller zincirine değil ama yayınevleri zincirine sahip bir kültür bakanı çıkar, şahısların menfaatine hizmet edecek şekilde eğilip bükülmesine herkesin alıştığı hukuku kullanarak Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na ‘algoritma destekli kolektif çeviri işlenmiş eserdir’ ibaresini ekletir, ardından düşen maliyetlerden dem vurup bunun yenilikçi bir tutum olduğunu savunur. O kadar emindir ki neyin tartışılacağından, ‘Nasıl olsa herkes yapay zekânın nitelikli bir çeviri yapıp yapamayacağını konuşacak,’ diye kendini rahatlatır ve haksız rekabetin ona bahşetmiş olduğu ışıltılı dünyaya döner.”
Sektörel bir tartışmaya dair anlamlı cümle nerede burada? Devletin onayının kendi belirlediği “ahlaki tutumdan” yana olmayacağına dair ve kendini en has muhalif olarak mihenk noktasına koyan kurnazlıktan öte nasıl bir argüman var şu paragrafta?
Yasal alıntısıyla devam edelim:
“Oysa yürürlükte bulunan mevzuata istinaden Rekabet Kurumu der ki, ‘Rakipler arasındaki veya tedarik edenlerle müşteriler arasındaki ilişkileri etkileyen aldatıcı veya dürüstlük kuralına aykırı davranışlar ile ticari uygulamalar haksız rekabet olarak nitelendirilmekte ve TTK uyarınca hukuka aykırı bulunmaktadır. Teşebbüslerin değişik yollarla kamuoyuna kendi faaliyetleri (…) hakkında aldatıcı bilgi sunmaları (…) haksız rekabet olarak değerlendirilmekte ve yasaklanmaktadır. Bu bağlamda haksız rekabet ekonomik değil, ahlaki ilkelere dayanmaktadır. Haksız rekabetin yasaklanmasından beklenen asıl amaç, bireysel olarak haksız rekabete maruz kalan teşebbüs ya da teşebbüslerin korunmasıdır ve başvuru mercii adli yargıdır. (Bkz. TTK, m. 54 ve 55).’”
Buradaki iddia ve eleştiri “müşteriyi kandırmak”. Başka vesilelerle de müstear kullanımının sebepleri ve karar verme dayanaklarımızı izah ettim. Okur her şeye rağmen bu mazereti yeterli görmeyebilir. Ve “ayıplı mal”ın (tabiri yasa bağlamı gereği kullanıyorum) iadesini talep edebilir. Eleştirilere kısmen hak verdiğim gibi projenin deneyselliği ve belki bu uzun yazı ancak o kitapların var olabilmesiyle mümkün oldu. Yeterli bir mazeret olarak görülmeyebilir okur tarafından. Hak verebilirim. Ancak yasadaki aldatıcı bilgi sunma kısmıyla ilgili olarak projemizin bu kapsamda değerlendirilmesinin abartılı ve haksız olacağını düşünüyorum. Zira müstearlardaki akrostiş oyunu bence niyetimize dair yeterli gösterge niteliğine sahip. Dedalus büyüklüğündeki bir yayınevinin piyasa yapıcı rolü varmış gibi haksız rekabet kapsamında yasadaki lafzi ahlakilik iddiasından hareketle eleştirilmesine de İsmet Özel cevap versin:
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Elma örneğine girmiyorum. Kitaplar 6 aydır okurun huzurunda. Okuyanların görüşleri çevrimiçi kitap sitelerinde. Sosyal medyada yazanlar da oldu açıklama öncesi. “Elma mı?” diyen bir okura rastlamadım. (Her ne kadar bunun olmamış olması elmanın niteliğine dair eleştirileri geçersiz kılmasa da) manava gidip elma alıp yediği elma olmadığı halde ben elmanın ne olduğunu bilmiyorumdur diye düşünmüş olamaz okurlar sanıyorum.
Tüzel kişiliğin etik davranmaması eleştirisi yazıda çokça tekrarlanmış farklı cümlelerle. Yukarıda izah ettiğimi sanıyorum. Deneysel projenin işleyişinin etik olup olmadığı konusunda 3. kişilerden çok okurun söz hakkı olduğunu düşünüyorum.
“…yükümlülüğün başlıca muhatabı sanatçılar, kültür-sanat emekçileri ve tüketicidir.” Okurun karar vericiliğini geri plana atma niyeti bariz olan bu mantık kurgusunda aynı zamanda projede yer alan kütür-sanat emekçileri de kültür-sanat emekçiliğinden aforoz edilmiş. Bu oldu bittinin bir hikmetinin olduğunu farz etmeliyiz sanıyorum. Sanatçılar tanımı hangi bağlamda net değil. Sanırım bir çeşit entelijansiya. Kendilerinin hak ve sorumluluğunun tartışmaya yapıcı katkı vermekten öte olmadığını düşünüyorum.
Yazının son kısmında sanırım duygusallık baskın olmuş:
“Ama maalesef Türkiye gibi ahlakın sadece üreme organları söz konusu olduğunda hatırlandığı ülkelerde çoğu insan hukukun çizdiği etik sınırları ihlal etme ve kolay yoldan para kazanmanın şehvetine kapılır. Hak, hukuk ya da adalet gibi başlıkları yüksek oktavdan tartışmaksa yaşam pratiği bakımından fayda sağlamaz çünkü çürümüşlüğün ve yozlaşmanın parlak ambalajlar içinde pazarlanmaya çalışıldığı bir ülkede hiçbir teorik tartışma, beraberinde ahlakı ve etik değerleri getirmez. O yüzden toplumsal denetim mekanizmasını hayatın her alanında bir an evvel işler kılmamız ve siyasetçisinden tutun da yayıncısına kadar sınır ihlalini kendisine hak gören herkese burada olduğumuzu ve dürüstlükten bir an olsun vazgeçmediğimizi hatırlatmamız şart.”
Çürüme, yozlaşma, üreme organları, kolay yoldan para kazanma şehveti, hak, hukuk, adalet, parlak ambalajlar… Ve kaçınılmaz ahlaki duruş vurgusuyla siyasete de lafını esirgemeyen slogan arkalıklı kapanış.
Maalesef yazıya polemik niyetiyle değil bir hukukçusunun meseleye bakışından faydalanma, belki proje mimarisinde iyileştirme zemini olabilecek bir özeleştiri yolu açması umuduyla başlamıştım. Ancak eldeki “eleştiri” bu. Cevabı da polemik tarzında oldu. Vaktiniz için teşekkürler.






