Eliot’un yazılarının azımsanamayacak bir kısmını da, yazılmakta olan edebiyat ölçüsünde, bu edebiyatı bütün bir gelişmekte olan gelenek çerçevesinde nasıl değerlendirmek gerektiği kaplar.
T. S. Eliot’un daha gençlik yıllarından başlayarak düzenli biçimde yazdığı edebiyat üzerine denemelerinde değişmeyen, en temel konulardan biri “gelenek” ve onun nasıl algılandığı olur hep. Gençlik yıllarına denk düşen erken tarihli kimilerinde bir argümandan fazlasına da rastlar ve “İngilizlerin kulaklarına pek hoş gelmeyen” bu eskimeye yüz tutmuş kelimeye şairin neredeyse ağıt yaktığına tanık oluruz. Ama mesele bir tek duyguların dile getirilmesiyle çözüme ulaşacak olsa, Eliot’un şiirlerine de sızan ve gelenekle çağdaşlık arasında gidip gelen duyarlı ses tonunu da bir miktar görmezden gelmiş olurduk. Şair sanatta körlemesine bir gelenekçiliğe baştan karşıdır: Tarih bilincinin şiir yazmaya girişmiş genç şair için kaçınılmaz olduğunu vurguladığı ilk edebi denemelerinde bile, birebir devam duygusu ya da kabaca bir taklitçiliğe düşmektense yenilik peşinde olmanın hep daha verimli olabileceğini ileri sürer.
Denemelerindeki kesinliğe varan, hem anlamsal hem yapısal olarak kendi sınırlarının bütünüyle farkında olan dilsel dünya kimi kez öğretici görünüyorsa da, tespitleri her zaman için düşündürücüdür. Edebiyatçının nasıl bir düşünsel evrene katkıda bulunduğunu hep dönülen bir tema gibi vurgularken, Eliot yazılmakta olan eserlerin gelenek dediğimiz ve kendi aralarında bir sonsuzluk ya da ideal düzen fikriyle oluşmuş geçmişin edebiyatına açıkça çağdaş müdahalelerde bulunduğunu da söylüyordur. Yeni olanın eskinin üzerine yepyeni bir ışık düşürebileceği, böylelikle şairler ve eserlerinin durmadan birbirine açılan zamanlar üstü bir bilinç oluşturduğu gibi fikirleriyle Eliot, ileride Borges’ten, Calvino’dan daha da aşina olacağımız birçok çağrışımsal, bilgece düşünceyi her biri üslup ve mantıksal gelişim yönünden derli toplu bu denemelerde ikna edercesine hatırlatır bize.
Eliot’un gelenekten anladığı elbette ve öncelikle Avrupa’nın yazınsal “dimağı” olur. Shakespeare’den, Dante’den bir Avrupalı’nın öğrenebileceği şeylerin sınırsızlığıyla irtibat kurduğu pasajlar, okurun ya da şairin böyle tarihsel figürlerle safça ve romantikçe bir coşkuya kapılmaktan başka türlü ve bütün bir kültürel birikime dayanabilecek yollarla edebi bir ilişkiye gireceğini detaylandırdığı sayfalar boyunca irdelenen ortam hep Avrupa’dır ve ağır ağır sistematize edilen bütün bu fikirlerde o kültürel coğrafyanın az da olsa kenarında duran okurlar için biraz kibir ve büyüklenme de vardır. Dümeni yaratıcı yazar-şairden eleştirmenlere kırdığı zamanlarda bile, diyelim ki kendileri de öncelikle birer şair olan Coleridge veya Mathew Arnold’un İngiliz kültüründe peş peşe gelen eleştirmenliklerinden söz ettiği yerlerde de, anlarız ki Eliot’a göre (bir ada oluşunu epey gözettiği) İngiltere bir başına değil, ancak Avrupa’ya böyle hem gerçek hem mecazi coğrafi engelleri de aşarak yönelmekle kendi edebi birikimini değerlendirebilecektir. “Bugün Avrupa’ya Arnold’un çağdaşlarından daha yakın olmadığımız bir gerçektir,” der ve en sonunda şairin şiirinden uzak tutması gerektiğini söylediği şahsiyeti, kişisel sınırları ve duyguları gibi eserlerin içsel bağlamlarını ilgilendiren epey ilerici düşünceler arasından görebildiğimiz en büyük olgu geride güvenle parıldayan büyük bir Avrupa ideali olur. Bir eser üzerinden detaylandırmadığı yazılarında açıkça bir özleme, eleştirel sınırları daraltılmış bir inceleme konusuna dönüşen bu Avrupa, şair için satır aralarında bile epey ufak tefek dokunuşun biçimlendireceği, büyük imgesel birikimlerle, zihinlerle iç içe gelişmiş, nihayetinde Dante gibi, Baudelaire gibi değerlerle, çok gelişkin bir şimdide hem geçmişi hem geleceği tecrübe edebilen büyük bir kaynağa bağlam oluşturmuştur. Eliot’un sırf değinip geçtiği herhangi bir eser bile işte böyle asırlarca şekillenmiş bir kültüre hizmet ettiği kadarıyla var olur bu yazılarda.
Bazen de şairin gelenekten anladığı, şiirlerin, hikâyelerin kendi göreceli dünyalarını çok aşacak boyutlara varır. Geleneklere dayalı, muhafazakâr düşünme biçimini hümanizmle kıyaslamalı işlediği bir yazıda, hiç sakınmadan, hümanizmin “geleneği sömüren” bir dünya görüşü olduğunu söyleyebiliyordur Eliot. Dilsel kesinliğinden ve sistematize düşünme biçiminden yine şüphe duymayacağımız bu gibi spekülatif yanı ağır basan yazılarda, şairin kabaca bir “eski düşünce yanlısı” olduğunu elbette hemen söyleyemeyiz çünkü bir sonraki hamlesiyle inandırıcı bir parantez açıp, hümanizmin gelenek içindeki yerinin inkâr edilemeyeceğini, aslolanın dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamayacak bir hümanizm olduğunu görmemiz gerektiğini ileri süren yine o olur. Buraya dek anlamış olabileceğimiz gibi, Eliot’un bir mantığı geliştirme biçiminin en ince kılcal damarlara inercesine paradokslardan faydalanmakla mümkün olduğudur; bu nedenle aynı yazıda bir süre sonra hümanizmin ancak dinin çok güçlü olduğu devirlerde gelişme şansı bulduğunu ileri sürünce zihnimizdeki sisler biraz daha aralanır ve hemen ardından din bilgisini bir tek dinsel kurumlara bağlamanın ferdiyetçiliği nasıl öldürebileceğini söyleyiverdiğinde ona hak da verebileceğimizi şöyle bir düşünürüz. Hiçbir yazısında olmadığı gibi, burada da sağduyu parçacıkları eksik değildir. Yazının artık sonlarında, hümanizmin zayıf yanlarını bulmaya çabalamanın onun varlığını pekiştireceğini, bununla da yetinmeyip, bu düşüncenin geleneğe karşı akılcı bir yöntem olarak hep yaşayacağını ileri sürdüğünde tek niyetinin açıkça bir yıkıcılık olmadığını fark etmiş oluruz ki gelenekçi düşünceden anladığının da yapıcılıkla koşut olduğunu zaten birçok vesileyle söylüyordur şair. Sadece tek bir yazı içinde değil, yazılar arasında dolanırken de görebileceğimiz bu türden paradoksal ilerleme biçimi, birkaç yerde kendisinin de söyleyeceği, önceden yazmış olduğu hiçbir düzyazıyı bir daha okuma isteği duymadığı yönündeki gerçekle birleşince okura Eliot’un kimi konularda fikrinin değişmiş olabileceğini düşündürecek olsa da, küçük tezatlar, bilmecemsi çıkarımlar, zaman zaman muammalar bu yazılara asıl kimliğini veren kesinlik ihtiyacı karşısında çok da güçlü ve ikna edici görünmezler. Şair hiçbir yazısında gelenek bilincinden sapmaz.
Çağın insanının ilkelere değil yine insanlara itaat ettiğini kuşkuya kapılmadan söyleyen şairi, gerici olarak göremesek de, bir retorik ustası olarak görmekten kendimizi alamayacağımız da ihtimal dâhilinde. Ama bu gerçek, onun eleştirel denemelerine gözbağcı bir sihirbazlık, daha da önemlisi asla bir laf kalabalığı havası katmadığı gibi, aksine (ben de paradoksal bir şey söyleyeyim burada), neredeyse yazınsal bir okuma ve takip zevkini, ritmini, hatta zaman zaman açıkça reddedeceğimizi bildiğimiz düşünsel çıkarımlar karşısında şöyle bir sinip uysalca bir dikkat geliştirme dürtüsünü kolaylıkla katabiliyordur. Bu nedenle çok sevdiği şiir ve çağdaşlık, gelenek ile klasisizm gibi konularda hep bir kez daha kalem oynatmadan, Dante’yi inceleyeceği bir yazıda dizelerin detaylarına, Avrupa ve Hıristiyan düşüncesinde kapladığı daha genel yerin önemine girmeden önce, şiir okuma zevki, pratiği ve biraz da şiirin oluşma yollarını belirleyen tarihsel kapsam hakkında uzun uzun konuşmasını hiç garipsemez; bizi bekleyen düşünme biçimlerine artık az çok hazırlıklı olduğumuzu sezgisel olarak kesinlesek bile bu satırlardan sınırlar, coğrafyalar üstü bir okuma ve paylaşma mutluluğunu, söylemsel düzlemde kalacak da olsa, bir biçimde edinebileceğimize içtenlikle ihtimal veririz. Avrupa dışı bir kültürel belleğin üzerine oturmuş okuru bekleyen bu tür bir okuma mutluluğu yine de şairi eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmez ve tıpkı Avrupa henüz bir bütün halindeyken yazdığı için büyük olan Dante’nin şiirine değinirken ima edeceği, bilgiyle mi yoksa imajların anlamlarına, somutluğa ve açıklığa bağlı kalarak mı şiir okumamız gerektiği yönündeki fikirlerine karşı belki kendi itirazlarımızı geliştiririz. Eliot’un sakin ilerleyen düzyazısı böyle boşluklara, böyle imkânlara da yer açar çünkü; sadece paradoksların kurduğu gerginlikten ibaret değildir.
“Meslekten” bir eleştirmen olmayan şair, hep öznel ve daha nesnel yargılarını birbirinden açık seçiklikle ayırt ederek çeşitli konularda söz aldığını bize hemen hatırlatıp öyle girişir düşüncelerini açmaya. Eliot’un yazılarının azımsanamayacak bir kısmını da, yazılmakta olan edebiyat ölçüsünde, bu edebiyatı bütün bir gelişmekte olan gelenek çerçevesinde nasıl değerlendirmek gerektiği kaplar. Okurun safça okuma zevkinden, daha çözümleyici bir yolla usulca eleştirmenin görevlerine, hatta “sosyal” görevlerine aynı yazı içinde geçebilen şairin sağduyulu bir eleştirmenden beklediği en temel şey, incelediği eserin sınırlarını iyi bilmesi, gelişkin bir gerçeklik duygusuna sahip olması ve elbette, yavaş yavaş umacağımız gibi, şairlerden hiç geri kalmayarak, kendi çağının diğer eleştirmenleriyle en azından objektif esaslarda işbirliğine girişebilmesi olur. Buralarda da yine kimi kez her duruma bir tanım yetiştirir gibi sınırları çizse de, incelediği malzemeyi açıklayıp yeniden düzenlerken duygularını da karıştıran eleştirmenle (onu biraz yargılar gibidir), eser karşısındaki hayret ve coşkusuyla neredeyse yepyeni bir şey yaratmaya varacak bir ikinci tür eleştirmen (onu da yaptığı şeyin eleştiriden uzaklığıyla eleştirir) arasındaki farkta belirteceği biçimde, yeniden ince ayrımların peşinde olduğunu da hiç gözden kaçırmayız. Ama bu kadarla da kalmaz: Bahsettiğim bu ayrım ve tanımlamaları yaptığı epey erken tarihli yazısına uzun seneler sonra “Eleştirinin Sınırları” diye bir başlık atacağı yeni yazısıyla bir anlamda yeniden döndüğünde, eski yazıda hem ne çok boş laf ettiğini hem de neyse ki şimdiki düşüncelerine ters bir şey söylememiş olduğunu belirterek başlar: Ne var ki otuz üç sene sonrasının Eliot’u, şiir ve eleştirisi hakkındaki fikirleri dramatik biçimde değişmese bile çağın aldığı yön üzerine bakışı keskinleşmiş biridir ve artık hiçbir şeyin kesin olmadığını ve eleştirinin birçok başka disiplinle iç içe işlemesi gerektiğini görebilen bu bakış, eleştirmene yukarıdan bir buyruk ve görev bilinciyle nasihat eder gibi ve biraz da öfkeyle değil de, artısıyla eksisiyle geçen zaman içinde eleştirinin geldiği konumun sonraki kuşaklar için belki çok daha büyük bir anlam ifade edeceğini tereddüt etmeden teslim edebiliyordur.
Eliot, özellikle gelişme çağlarında kendi döneminin edebiyatını, inancını ya da ahlaki değerlerini okuruyla yazarıyla eleştiri masasına yatırma konusunda çok hevesli, yer yer ümitsizce kararlı bir duruşa sahipti. Bugün kimi kısımları samimice eskimeye yüz tutmuş bu yazıları hep aynı ilgiyle okumaya devam edebiliyorsak, bunu biraz da şairin ele aldığı konulara, eserlere, yazar ve diğer şairlere yaklaşımındaki son tahlilde anlamaya ve açıklamaya yaslanan ve gücünü büyük bir edebiyat bilincine, bilgisine borçlu olan daha derindeki bir inancın varlığıyla açıklamalıyız belki. En sonunda bir hümanisti; bir liberali gelenek ve derinlere kök salmış klasik sanat karşısında acımasızca bir eleştiriye tabi tutup iyice hırpalayan ama bu öfkesini de onları dışladığı için değil, sözcüsüne dönüştükleri “öyle” bir dünya olmadığı için ileri sürdüğünün hep farkında olan biriyle karşı karşıya olduğumuz gerçeği, çok tarihsel bir dengenin sarsılmayan sonucu rolleri değişmeye zorladığı için belki de…






