Tülin Safi • Yanında Ölebilirim
27 Haziran 2018 Öykü

Tülin Safi • Yanında Ölebilirim


Twitter'da Paylaş
0

Sadece şimdi vardır, onun için yaşayın.” Tolstoy

Işık tül perdelerden sızarken odayı bir örtü gibi sarıyor. Hep aynı tarafa yatmaktan kulağının içi, bedeninin yatağa değen sol tarafı sızlıyor. Bir anda gözleri açıldı. Bir süre ışığı, izini, aydınlanan toz zerrelerinin havada renk renk uçuşmasını izledi. Sonra aklına o illet düşünce geldi. Bugün, o gün müydü? Hiç aklından çıkmıyor ki. Böyle de yaşanmaz. Bugün yeni bir gün, o kadar. Sabahlığını giyerken kocasının mutfakta kahvaltı hazırladığını duydu. Radyoda hâlâ dünün haberleri, kızarmış ekmek kokusu. Yorgun bir sabah. Geceleri uyumakta zorlanıyor. Bedeni uyku istese de zihnindeki fırtına geceleri canlanıyor. Hep sonrasında aklı. Bazen kütüphanede okunmamış kitap bırakmama hırsıyla sabaha kadar okuyor, bazen sesi kısık televizyonun karşısında saatlerce oturarak öylece düşünüyor. Geçmiş, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor. Ayrıntısına kadar anımsamak istiyor. Yine öyle bir gecenin sabahı. Bacakları tutulmuş, ayaklarını sürüyerek banyoya gitti. Ayak sürüme sesinden nefret ediyor, kendi ayak sürüme sesinden de. Yüzünü yıkarken başını hafifçe kaldırıp baktı. Tanımadığı biri var karşısında, sevmediği bir yüz. Parmaklarını artık boyatamadığı seyrelmiş saçlarına götürdü. Soluk teninde bile belli olan çiller, kaşsız, kirpiksiz, mavi gözler. Bakışlarını kaçırdı, kahretsin, ne çok şeyi kabullenmek zorunda kalıyoruz.   Kızarmış ekmekleri küçük küçük koparıp çaya batırırken gözü bahçede. Kediler çimlerde yuvarlanarak oynuyor. Geçen yazın yavruları, büyüdüler bile. Bahçenin koca kafalı, bıçkın, erkek kedisi süs havuzunun başında, gözlerini ayırmadan arada bir bulanık, yeşermiş suyun yüzeyine çıkan turuncu japon balıklarını seyrediyor. Balıklardan biri yüzeye çıkınca bir heyecan, patisini savuruyor. Balıklar hep daha hızlı. Yuvarlak ahşap bahçe masasının üstünde ürkek zıplayan bir serçe, boyu evi geçen çam ağacıyla masa arasında fır dönerek uçuşuyor. Bahar varlığını ilan etmiş. Ortancalara bakıyor. Duvar dibini kaplayan, sabah ve akşam güneşi isteyen nazlı ortancalar. Emeklilik hayali adadaki evlerine taşındıklarında, bahçe için ilk olarak ortanca, hanımeli, mor salkım istedi. Bunlar onun için çocukluğu, ailesiyle yaşadığı ev, apartman hayatına veda. Kocasına döndü. “Serdar, sence ne renk olacaklar? Ortancalar yani.” “Bence mavi, mor, pembe, ne varsa olacak, geçen yılki gibi.” “O çiviti dökmemeliydik değil mi? Ortanca mavi mi olur. Bulamaca döndü zavallılar. Bazen insan saçmalıyor işte,” dedi. “Bir, iki yılda kendi rengine dönüyormuş.” İçinde aylar, yıllar geçen her söz ikisini de ürpertiyor. Çayını tazeleyen Serdar’a dönüp, “Bak, aklıma ne geldi. Gece otururken düşündüm de, koltukları değiştirmeliyiz, çok eskidiler. Onları hiçbir zaman sevmedim,” dedi. “Ciddi misin? Bence gayet iyi durumdalar. Alalı kaç yıl oldu ki?” “Sevmiyorum onları, gece mavisinden nefret geldi, boğuyor işte, kumaşı da batıyor. “ “Canım, ben seçmedim ki o koltukları. Hem sırası mı?” dedi Serdar. Omuz başları öne doğru düşmüş, nadir düzelttiği hırpani sakalıyla ne zamandır yaşından yaşlı ve yorgun bir adam o. “Bugün yeni bir şeyler görmek, yeni bir şeyler istiyorum. Hem bir koltuk takımı bizi öldürmez değil mi,” derken bir kahkaha patlattı. “Tamam peki. Seni mutlu edecekse,” dedi, gözlerini ayırmadan, yanağını okşadı. Artık neyin sırası kaldı ki? Her şey kontrol dışında. Bir hortumun girdabına kapılmışlar sonunda kimin nereye savrulacağı belirsiz. Onun içinde nefes almaya, varolmaya çalışmaktan başkası ellerinden gelmiyor. Sadece şimdi var ve şu an istediği bu. “Sadece şimdi,” kendi kendine oynadığı bir oyun, teselli. Yarınla ilgili ruhunu sıkan düşüncelerde, aklına yeni bir şey gelene kadar “sadece şimdi” diyor.   Taşlı yoldan, asırlık ağaçların arasından iskeleye yürüyorlar. Mahallenin köpekleri de eşlik edercesine peşlerinde. Serdar koluna girmiş narin kolu gövdesine yaklaştırmış sımsıkı tutuyor. Kalabalıkların henüz bastırmadığı saatler. “Canım dondurma istedi.” “Dondurma? Bir tanem sen şu bankta otururken ben hemen alırım.” “Her zamanki gibi olsun. Bir de karadut eklesinler, tam mevsimi.” Bankta oturmuş, gözü denize, karşı adanın yamaçlarına dikili bakıyor. Geçen yaz o yamacın dibindeki koyda yüzmüştü. Çam ağaçlarını, kayalıkları seyretmiş suda sırtüstü uzanıp gökyüzüne, bulutlara bakmıştı. Ne güzel bir gündü. Bugünden habersiz bir gün. Doyasıya, hesapsız yaşayamamak canını acıtıyor. Haksızlık bu. Sessizce dondurmalarını yiyorlar. “Serdar, bitiremiyorum.” “Ver canım, ben atarım.” Adam tekrar yanına döndüğünde başını onun göğsüne yasladı. Hep ait olduğunu hissettiği, bırakıp gitmek istemediği bir yer. Geçen yılların bir özeti aslında şu an, şu sıcaklık. Uzaktan vapurun gelişi görülüyor. Gözleri buğulanıyor. O günü anımsadı. En başlarda, uzun, eğlenceli yatak sohbetlerinden birinde, Serdar, öylesine iyi hissediyorum ki, yanında ölebilirim, demişti. Nutku tutulmuştu. Hayatında ona söylenmiş en güzel ve en korkutucu şey. Sevmemişti ölüm fikrini. Hayaller kurmak varken, ne ölümü canım. Birbirlerine sıkıca sarılmış, gülüşmüşlerdi. Herşey nasıl da tersyüz oldu. “Beni bu adadan ayırma canım. Sonrasında. Başka bir yere götürme.” “Öyle söyleme, dayanamıyorum.” “Ama bunu konuşmalıyız.” “Şşş.”dedi, işaret parmağını dudağına götürdü. “Koltukları düşün bakalım, ne renk olsunlar, hangi model. O güzel kafanı buna yor.” Serdar yeni koltuğu, canı istediğinde seyredebilmesi için bahçeye bakar şekilde yerleştirdi. Günlerinin büyük bölümü orada geçiyor. Kocası çiçeklerle uğraşırken onu seyretmeyi seviyor. Ağaçlar budanıyor, ilaçlanıyor, sarmaşıklar çubuklara sardırılıyor, çimler biçiliyor. Bu adam tam bir bahçe adamı. Neyse ki bu eve taşındılar, bahçede yapılacak o kadar çok iş var ki, apartman dairesindeyken uğraştıkları şarap yapımından vazgeçildi. Evde bidonlarda saklanan şarapların kesif kokusu geldi burnuna, gülümsedi. Köşede bir taraftan televizyon açık, dünyanın haline şaşarak bakıyor. Her şeyin dışında sanki bir yabancı. Artık hep evdeler. Geçen hafta hastanede geçen günlerden sonra doktor, eve dönün, dedi. Aralarda gelen, giden. Niye geliyorlar ki, veda eder gibi. Böyle görülmek istemiyor. Acıyan bakışlara katlanamıyor. Şu ağrılar olmasa. Gözü duvardaki fotoğraflara takılıyor. Tutkuyla severek çektiği fotoğrafları. Dünyanın bin türlü yerinden dolu dolu yaşanmışlıklar. Bir insandan geriye ne kalıyor ki? Bir de evlendikleri günden o fotoğraf, hâlâ gençler, önlerinde şimdi sonuna geldikleri gelecek. Serdar, o hiç yalnız kalmadı. Ne yapacak? Hem çocuk da yapmadılar. İçi acıdı. Birbirlerini geç bulmuş olsalar da bir çocukları olabilirdi. Hayat boşlukları dolduruyor. Belki yeni biri? Hayır, düşünmek istemiyorum. Sadece şimdi…Sadece şimdi…Ortancalar tomurcuklanmış. Dün bahçeye çıktıklarında gördü. Henüz renkleri belli değil. Koltukta otururken üzerinde battaniyesi, ayaklarını geniş pufa yayarak uzattı. Buz yeşili hiç fena değil. Güneş evi ve bedenini ısıtıyor. Evde dışarıya dikkat kesilmiş bir sessizlik. Cam önünden birbirlerini gagalayarak oynaşan kumruların sesi geliyor, az ilerideki ilkokuldan teneffüse çıkmış çocukların uğultulu neşesi. Şu ânı beynine kazımak istiyor. İçi geçti, hafifçe esnedi, neyse ki ağrı kesici iğne işe yaradı, aralık camdan gelen esinti bedenini okşuyor. Başını yumuşak minderlere gömer gibi yasladı, derin bir rüyaya dalarcasına sıçradı, gözleri kapandı.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR