Azimle mutluluk peşinde koşmaya devam ederiz. Halbuki zihinsel berraklık depresyondan ve varoluşsal kaygıdan gelir. Hayat bir nevi cehennem; bunu kabullenelim ki, özgürleşebilelim.
Depresif olduğum zamanı hatırlıyorum. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen korkutucu bir ruh haliydi. Uykudan uyanmak hatta uyanma fikrinin kendisi bile ürkütücüydü. Sahip olduğum bütün iyimserlik çökerken, içsel bir kargaşanın eşlik ettiği endişe ve olumsuz düşünceler hayata karşı takındığım olumlu tavırları yok etti. Aniden hastalandığımı hissettim, akli dengemin bozulduğunu. Yeni benliğimi tanıyamaz hale gelmiştim. Öte yandan geçmişteki ben’in nerede olduğunu soruyor, o neşeli insanın nereye gittiğini merak ediyordum.
İçinde bulunduğum bu depresif ruh halinin yüzeydeki sebebi yaşadığım ayrılıktı. Ama depresyona yol açan şey ayrılığın kendisinden ziyade sevgisine inandığım, en yakınımda olan, sonsuza kadar da orada olma sözü veren bir insanın aniden umursamaz bir yabancıya, başka bir insana dönüştüğünü fark etmemdi. Onun bir yanılsama olduğunu keşfetmiştim. Ve geçmiş hızla anlamını yitirirken gelecek yok oluvermişti. Bundan böyle dünya benim için güvenilir bir yer değildi.
Bu depresif duygu durumu bana etrafımdaki insanların tutumlarının ne denli çarpıcı bir biçimde değiştiğini gösterdi. Nihayetinde depresyon toplum tarafından hoş karşılanan bir şey değildi ve etrafımdaki insanlar bu konuda iki farklı görüşe sahipti. Bir grup insan sürekli kendimi toparlamam konusunda telkinlerde bulunup beni düzeltmeye ve beni profesyonel yardım konusunda ikna etmeye çalışırken öteki grup cüzzamlıymışım gibi benden kaçıyordu. İnsanların neden benden kaçtığını çok sonra anladım: alaycı, agnostik, kötümser bir insan haline gelmiş ve kibar olma zahmetine katlanmamıştım.
Öte yandan depresyon, başkalarının acısını artık çok daha derin bir biçimde algılayıp kavramama sebep olmuştu. Dünyanın karanlık tarafını öğrenmiş, ıstırap ve hezeyanları görmezden gelme lüksümü yitirmiştim. Açıkçası bu da gerçekliğe hiç hoş olmayan bir pencere açmıştı. Eşsiz bir deneyim yaşamadım ama olması gerekenden çok daha yoğundu. Çünkü ben sadece ayrılık acısı yaşayan sıradan bir insan değil, aynı zamanda bir filozoftum. Ve bir filozof olarak biliyordum ki, apaçık ortada olduğunu sandığınız şeyler aslında öyle olmaktan bir hayli uzaktır ve özenli bir eleştirel analiz gerektirir. Dolayısıyla olumlu ruh hallerini sağlıkla, olumsuz ruh halleriniyse bozulmayla eş tutan denkleme şüpheyle yaklaşma eğilimindeydim. İçinde bulunduğum depresif ruh hali yüzünden dünyayı olduğu gibi görüyor olabilir miydim?
Slovenya Bilim ve Sanat Akademisi’ndeki doktora danışmanım filozof Alenka Zupančič, mutlu olabilmek için gösterilen ortak çabanın baskıcı bir ideoloji oluşturduğunu öne sürdüğünde aklım iyice allak bullak oldu. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme arzusunda yanlış olan veya baskı yaratan şey ne olabilirdi ki?
Ama kendimi gözlemledikçe ona hak verdim. Etrafınıza bir bakın, sürekli kendinizden ve başkalarından mutluluk talep ettiğinizi göreceksiniz. Mutluluğun bu şekilde aşırı teşvik edilmesi, mutluluğun zıddı olan depresyon, kaygı, keder ya da hayal kırıklığı gibi duygusal acıların damgalanması anlamına geliyor. Duygusal ıstırabı bir sapma olarak görüyor, onu ortadan kaldırılması gereken bir sorun, düzeltilmesi gereken bir çarpıklık, tedavi edilmesi gereken bir patoloji olarak etiketliyoruz. Üzüntünün sesi, hastalık olduğu gerekçesiyle sansüre uğruyor.
Amerikan Psikoloji Derneği depresyonu, “kişinin nasıl hissettiğini, nasıl düşündüğünü ve nasıl davrandığını olumsuz yönde etkileyen, yaygın ve ciddi bir hastalık,” olarak tanımlar. Ama terimin bizzat kendisi bile acı çeken kişiyi damgalar ve tedaviye ihtiyacı olduğunu ima eder. Terapistlerin ve tıbbi kurumların genel paradigmadan etkilenip etkilenmediklerini ya da belli bir tutumu dayatıp dayatmadıklarını söylemek zor. Her iki durumda da günümüzdeki terapiler çoğunlukla olumsuz ruh hallerini ortadan kaldırmayı amaçlar.
Olumsuz düşüncelerden kurtulmak için bilinen en iyi terapi, depresyon ve anksiyete için geliştirilen Bilişsel Davranışçı Terapidir (BDT) ve temelinde yer alan fikir, depresyonun “depresif düşünce” olarak adlandırılan olumsuz düşünce tarzından kaynaklandığıdır. Depresyondayken kendimizi çaresiz, lanetli, sevgisiz, noksan, değersiz, suçlanmaya ve başkaları tarafından reddedilmeye layık görürüz. Bu olumsuz dünya görüşü, “Değersiz ve çirkinim”, “Kimse bana değer vermiyor”, “Umudum yok çünkü bir şeylerin asla değişmeyeceğini biliyorum”, “Her şey ancak daha kötüye gidebilir” gibi cümlelerle ifade edilir. Bilişsel Davranışçı Terapiyi geliştiren Amerikalı psikiyatrist Aaron Beck, depresyondayken bize hiçbir faydası dokunmayan “çarpıtılmış” düşünce kalıpları kullandığımızı belirtir.
Depresyonda olduğum süre boyunca BDT uygulayan bir terapiste gittim ve açıkçası sadece duymak istediklerimi söylediğini hissettim. Depresif düşünceler tatsız, hatta kaçınılmaz olabilirler ama bu, gerçekliğin çarpıtılmış temsilleri oldukları anlamına gelmez. Peki ya gerçeklik dediğimiz şey hakikaten berbatsa ve biz bunu ancak depresyona girdiğimizde fark ediyorsak? Ya da tam aksine pozitif düşünce önyargılı bir gerçeklik algısının temsiliyse? Ya depresyondayken öğrendiğim değerli şeyleri başka türlü bir imkânım yoksa ve kendimi kaptırdığım yanılsamaların çöküşü, aslında gerçekliğin anlık bir görüntüsüyse? Benim mutlu olma ihtiyacımla psikoterapinin depresyonu iyileştirme talebi aynı illüzyona dayanıyorsa ve bahse konu terapinin altın standartları, rahatlatıcı bir sözde bilimden ibaretse?
İlk defa 1980 yılında, psikolog Shelley Taylor ve Jonathon Brown tarafından ortaya konan “pozitif yanılsamalar” kendimiz, başkaları, durumumuz ve etrafımızdaki dünya hakkında sahip olduğumuz, gerçekçi olmayan pozitif fikirlere dayanan bilişsel önyargılardır. Gerçekçi olmayan iyimserlik, kontrol yanılsaması ve kendi kabiliyet ve niteliklerimizi başkalarına kıyasla gözümüzde büyütmemize sebep olan üstünlük yanılsaması belli başlı pozitif yanılsama türleridir. Araştırmaların neredeyse tamamı, insanların neredeyse yüzde yetmiş beşinin kendilerini bütün parametreler açısından ortalamanın üzerinde gördüğünü göstermektedir. Akademik yetenekler, çalışma performansı, önyargılara karşı bağışıklık, ilişki mutluluğu, IQ. Ama matematik yasaları acımasızdır ve bize, aynı anda herkesin – üstelik her konuda – ortalamanın üzerinde olamayacağını söyler.

Bu pozitif düşünce eğiliminin kökeni dine, vakti zamanında insanlara rehberlik eden ve kurtuluş nosyonu çerçevesinde onlara mutlu sonla biten sağlam bir dünya tasviri sunan kiliseye dayanır. Seküler dünyadaysa dinden arta kalan bu boşluk, insanlara açıklamalar sunan ve daha iyi bir hayat için umut veren psikoloji tarafından doldurulur. Dinin yerine psikolojiyi yerleştirmek, Hristiyan geleneğine özgü pek çok niteliği muhafaza eder. Sözlerini can alıcı bir dikkatle dinlediğiniz psikolojik danışmanın ya da terapistin rolüyle günah çıkarma geleneğindeki rahibin rolü birbirine benzer. Her ikisi de size problemin ne olduğunu ve nasıl çözümleneceğini söyleme yetkisine sahip figürlerdir. Fransız filozof Michel Foucault (1926-84) psikoterapinin kökenini papazlık mefhumuna kadar götürür ve papaz tarafından üstlenilen ilk dinsel sorumluluğun bireyi kurtuluşa ulaştırmak olduğu fikrini detaylı bir biçimde inceler.
Danimarkalı akademisyen Anders Dræby Sørensen, acı ve kaygıdan kurtularak nihai mutluluğa erişme yönündeki modern arzumuzun, dünyevi ıstıraptan uhrevi mutluluğa geçişi işaret eden kurtuluş nosyonuna dayandığını belirtir. Seküler dünyada kurtuluş, dünyevi yaşamımızda başarmamız gereken bir görev haline gelir. Cennet artık aşkın bir alem değildir. Daha ziyade nihai mutluluğa erişmekle ve Dünya’yı bilfiil Cennet’ dönüştürmekle ilgilenir.
Felsefe ise –din ve psikoterapötik muadilinin yanında – bir nevi aykırılıktır. Acı çekmenin varoluşun bir parçası olduğunu belirten Alman filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860) ise muhtemelen bu aykırılığın en problemli figürü. Schopenhauer’e göre varoluşun herhangi bir anlam ve amacı yoktur. Yaşam ise ereksiz ve nafile bir uğraştır. Varoluşun temelinde ara sıra ıstırapla kesintiye uğrayan mutluluk değil, benliğin en derinine kadar sirayet eden acı ve bitimsiz bir yas süreci bulunur. Bu sözleriyle pozitif dünya görüşünü ters yüz eden Schopenhauer, bilincin mevcut durumu daha da kötüleştirdiğini çünkü acıyı oldukça net bir biçimde hisseden bilinçli varlıkların aynı zamanda varoluşun absürtlüğü üzerine düşünme kabiliyetlerinin de bulunduğunu belirtir.
Tıpkı Schopenhauer gibi Alman filozof Martin Heidegger de (1889-1976) endişelerimizi gidermeye çalışmaz. Aksine, varoluşun temel modunun kaygı olduğunu belirtir ve insan yaşamını otantik olan ve olmayan şeklinde bir ayrıma tabii tutar. Rutin görevler, sorunlar ve endişeler içinde geçirdiğimiz günlük yaşamımız otantik olmaktan öylesine uzaktır ki, varoluşumuzun anlamsızlığına ve beyhudeliğine dair farkındalığımız gündelik gürültülerle susturulur. İşe gider, çocuk büyütür, ilişkilerimizle uğraşır, evi temizler, uyur ve sonra her şeyi yeniden yaparız. Normal zamanlarda etrafımızdaki dünyanın gayet akla uygun olduğunu düşünürüz. Kaygı söz konusu olduğundaysa otantik yaşam biçimiyle yüz yüze geliriz. Böyle zamanlarda benliğimizin farkına varır, toplumun bize dayatmış olduğu yanılsamayı reddederek özgürce düşünmeye başlarız. Heidegger’a göre kaygı, felsefe bakımından makul bir ruh halidir.
Norveçli düşünür Peter Wessel Zapffe ise (1899-1990) felsefi kötümserliği daha ileri bir seviyeye taşır ve insan bilincinin trajik bir biçimde aşırı ölçüde geliştiğini, bunun da varoluşsal kaygıya yol açtığını belirtir. "The Last Messiah" (1933) isimli makalesinde bu durumu “biyolojik bir paradoks, absürtlük, iğrençlik, yıkıcı bir doğanın abartılması,” olarak tanımlar. Zapffe’ye göre insanlar, doğanın kendisi anlamsız olduğu için giderilemeyecek bir ihtiyaç geliştirmişlerdir ve hayatta kalmak için bu yıkıcı bilinç fazlasının bastırılması gerekir. Bu, “sosyal adaptasyonun ve sağlıklı ve normal bir yaşam olarak adlandırılan şeylerin bir gereğidir.” Zapffe, insanoğlunun geliştirdiği dört evrensel savunma mekanizmasından bahseder: rahatsızlık veren yıkıcı düşünce ve hisleri bastırmayı içeren yalıtım. Yüksek ideal ve manaları oluşturmak için başvurulan ve başlıca örnekleri Tanrı, Kilise, Devlet, ahlak, kader, hayat kanunu, insanlar ve gelecek gibi kavramlar olan demir atma. Zihnin benlik hakkında düşünmesini engellemek için zihinsel enerji ve akabinde düşüncenin belli fikir ve görevlere yöneltildiği dikkat dağıtma. Olumsuz dürtüleri olumlu eylemlere dönüştüren bir mekanizma olarak yüceltme.

Psikanalizin kurucusu olan Sigmund Freud (1856-1939) din karşıtlığıyla kendini belli eder ve dinin aslında çocuksu duygusal ihtiyaçları tatmin ettiğini öne sürer. Hatta bir rivayete göre meslektaşı Sándor Ferenczi’ye, “Nevrotikler bizi maddi olarak destekleyen ve vakaları sayesinde bir şeyler öğrendiğimiz faydalı birer ayaktakımıdır: terapi yöntemi olarak kullanıldığında psikanaliz hiçbir değer taşımayabilir,” demiştir. Psikoterapötik tedavinin sonuçları konusunda hiçbir zaman iyimser olmayan ve hatalarına asla mutluluk vaat etmeyen Freud, Histeri Üzerine Çalışmalar’da (1895) psikanalizin histerik melankoliyi “ortak mutsuzluğa” dönüştürebileceğini belirtmiştir. Zira onun amacı hastalarını pozitif yanılsamalara ikna etmek değil, hayatın cehennem olduğu kabul etmelerini sağlayarak herhangi bir öte alemde değil, burada çözüm üretmelerine yardımcı olmaktı.
Depresif realizm, genellikle pozitif düşünce eğilimi gösteren günümüz psikolojisinin dallarından biridir ve ilk kez Amerika Birleşik Devletleri’nde, psikologlar Lauren Alloy ve Lyn Yvonne Abramson tarafından ortaya atılan bu yaklaşımın merkezinde, Freud’un da benimsemiş olduğu kötümser felsefi geleneği yer alır. Depresif realizm gerçekliğin, depresif bir kişinin merceğinden bakıldığında daha şeffaf olduğunu öne sürer ve bu anlayışı dolayısıyla tartışmalı bir hipotez olmayı sürdürür çünkü depresif bireyin, sağlıklı bir bireye nazaran daha fazla düşünsel önyargıya sahip olduğunu ve daha gerçekçi olabilmesi için iyileşmesi gerektiğini savunan Bilişsel Davranışçi Terapi’nin temel prensipleriyle çelişir.
Ne var ki, depresif realizm yaklaşımının dile getirilmesinden sonra gerçekleştirilen çoğu araştırma bu yaklaşımdaki doğruluk payını desteklemiştir. Örneğin, Avustralyalı sosyal psikolog Joseph Forgas ve meslektaşları, yaptıkları araştırmalar neticesinde üzüntünün eleştirel düşünceyi teşvik ettiğini göstermiştir: üzüntü taraflı yargılama eğilimini azaltır, dikkati geliştirir, dirayeti artırır ve genel itibariyle daha şüpheci, ayrıntılı ve dikkatli bir düşünme tarzını teşvik eder. Olumlu ruh halleriyse daha sistematik ve dolayısıyla daha az gayret gerektiren bir düşünme tarzına yol açabilir. Mutlu insanlar basmakalıp düşünmeye meyillidirler ve sıklıkla basit klişelere güvenirler. Bu da onları olayları akışa bırakmaya sevk ederek sosyal bakımdan hatalı yargılarda bulunmaya daha eğilimli kılar.
Depresif realizmi destekleyen bir başka araştırmaysa evrimsel psikoloji alanında yer alır. Virginia Commonwealth Üniversitesi’nden Paul Andrews ve Virginia Üniversitesi’nden J. Anderson Thomson, depresyonun biyolojik bir işlev bozukluğu olduğu yönündeki yaygın tıbbi görüşe karşı çıkar ve bunun bir rahatsızlık olmaktan ziyade evrimleşmiş bir adaptasyon olduğunu öne sürerler. Depresyonun evrimsel işlevi, analitik düşünce mekanizmalarının geliştirmek ve karmaşık zihinsel sorunların çözümüne yardımcı olmaktır. Kimi zaman bir şey üzerine uzun uzun düşünmemize sebep olan depresif ruh hali konsantre olmamıza yardım ederek sorunu çözmemizi sağlar.
Bu bakımdan depresyonu enfeksiyon esnasında deneyimlediğimiz ateşe benzetmek mümkün. Nasıl ki ateşimiz olduğunda yaşadığımız deneyim bize korkutucu gelir, depresyondayken de gündelik iyilik halimizi sürdüremez, duygu durumumuzdaki bu düşüş neticesinde işlevsel kayba uğrayarak iş yaşamımızdan sosyal ilişkilerimize kadar pek çok alanda en basit rutinleri bile farklı şekillerde algılarız. Ama nasıl ki ateş –her ne kadar rahatsızlık verici olsa da – biyolojik bir bozukluğun ürünü değil, aksine vücudun enfeksiyonla mücadele etmek için harekete geçirdiği bir mekanizmadır, benzer şekilde derin depresif düşünceler de akli bir bozukluk değil, zihni belli sorunlara odaklanmaya ve nihayetinde çözüm üretmeye iten bir mücadele mekanizmasıdır.
İsviçreli psikanalist Alice Holzhey-Kunz, Daseinsanalysis (2008) isimli kitabında Heidegger’in otantik olan ve olmayan yaşam biçimleri ayrımına başvurur. Holzhey-Kunz’a göre varoluşun gerçekliğiyle yüzleşen birey yaşadığı hayal kırıklığı sebebiyle mental bir ıstırap çeker. Dolayısıyla depresyon bir hastalık ya da bozukluk değil, varoluş karşısında yaşanan hayal kırıklığının sebep olduğu bir infialdir. Buradan yola çıktığımız takdirde “otantik olmayan yaşam” olarak adlandırılan daha neşeli bir yaşam biçimi, gündelik görevleri birebir yerine getirme ve sıradanlığı kabullenme vasıtasıyla varoluşsal farkındalığa karşı koyduğu için bir gerçek bir patoloji değildir.
Öyleyse depresyonun, sahip olduğumuz yanılsamaları yitirmenin ve gerçeklik hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanın bir bedeli olduğunu söyleyebilir miyiz? Muhtemelen bu yöne doğru ilerliyoruz. Bazı araştırmalara göre varoluşsal acı ve ruhsal sıkıntı tüm dünyada, ama özellikle modern Batı kültüründe her geçen gün daha da artıyor. Kendimizi içinde bulduğumuz bu kısır döngü, yani nihai mutluluğa erişme çabası ve bunun imkânsızlığı, bize zarar veriyor. Belki de artık bilincimizin yükselmiş bir seviyeye tekabül ettiğini kabullenmeliyiz. Melankolinin derinliklerine indiğimizde yüzeysel mutluluk hallerinin canlı olmamanın bir yolu olduğunu görürüz. Akıl sağlığı, pozitif psikoloji ve BDT gibi baskın terapi yöntemlerinin tümü, ölene kadar sessiz kalmamızı ve yanılsamalarımıza boyun eğmemizi sağlar.
Bu yazıyı okurken “Evet ama…” diye başlayan cümleler kurduğunuzun farkındayım. (Evet hayat çok korkunç ama iyi şeyler de var.) Buradaki “ama” sözcüğü, olumsuz ve dehşet verici içgörülere verilen otomatik bir yanıttır. Bu tarz etkilere maruz kaldığımızda pozitif savunma mekanizmalarımız devreye girer. Bu yazıyı yazarken (ve hatta hayatımın geri kalanında) ben de aynı düşünce kalıbının içindeydim. Böylesi koruyucu bir önlemimiz olmasaydı muhtemelen hepimiz ölmüş ya da en azından intihara teşebbüs etmiş olurduk.
Naçizane tavsiyem, hayal kırıklığından ve olumsuz ruh hallerinden kaçınmaya çalışmak yerine hayatı tam anlamıyla deneyimleyebilmek için bu tarz duygu durumlarına karşı yeni bir yaklaşım geliştirmek, başka bir deyişle onları yeniden keşfetmek. Bir dahaki sefere kendinizi alkole vermeden ya da sevdiklerinize ve arkadaşlarınıza danışmadan, psikoterapistlere başvurmadan önce insanın – iş ve spordan dine kadar – inşa ettiği bütün anlamların tabiatı gereği yanılsamalı olduğunu unutmayın. Hayattan kaçmak için bu tarz yanılsamalara tutunmanın alternatifi, mümkün olduğunca uzun bir süre yanılsamalardan arındırılmış bir alanda kalmak. Böylece insan hayal kırıklıklarına ve dolayısıyla gerçek yaşama karşı daha gerçek ve daha dirayetli bir duruş kazanabilir. Başarılı olursanız kendinizi sahte pozitifliğinizden ve zincirlerinizden kurtarmış olursunuz.
Nihayetinde kendimizi ne acılardan ne de yanılsamalardan bütünüyle özgür kılabiliriz. Görünüşe bakılırsa bu kurgulanmış hayat bir cehennemi andırıyor ve bizi bekleyen bir cennet yok. Ama bu, kendi içinde özgürleşmeye doğru giden bir yol olabilir. Üstelik kaybedecek neyimiz var ki?
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Resimler: Paul Nash
Sibirya Tymen Üniversitesi akademisyenlerinden Julie Reshe’nin Aeon Magazine’de yayınlanan “Depressive Realism” isimli makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.






