Okul yeni bitmişti ve ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum. Nereden aklıma estiyse Turizm bölümünde yüksek lisans yapmaya karar verdim. Aslında kendi bölümümde de yapabilirdim ama turizm deyince yabancı ülkeler, farklı kültürlerden insanlar daha ilginç geldi sanırım. Sözlü sınavında bölüm başkanı Meksika’nın neden önemli bir turizm ülkesi olduğunu sordu: “Neden Meksika’ya çok turist gidiyor?” Ben de, “Meksika farklıdır,” dedim. “Diğer ülkelere benzemez.” O zamanlar Octavio Paz’ın Yalnızlık Dolambacı kitabını okuyordum. “Nasıl farklıdır?” dedi. O benden ucuz oteller, güneş, kum, uzun plajlar cevabını bekliyordu. Ama ben Paz’ın etkisiyle, “Orası farklı bir ülke,” dedim. “Ölüler için bile bayramları var. Mezarların başına giderler eğlenirler. Kuru kafa şeklinde yapılmış kurabiyelerini yerler. Orada komşusu Amerika’da olduğu gibi insanlar yok edilmez, öldürülür.” Sonra beni çok etkileyen Juan Rulfo’nun öykülerinden bahsettim. Gülümseyerek, “İyi ama bütün bunların turizmle ne ilgisi var? Antropoloji ya da edebiyat bölümüne başvursaydınız daha iyi olurdu. Biz daha çok iktisadi bir bakış açısı istiyoruz,” dedi. “Kültür Turizmi açısından önemli değil mi?” diye sordum. Sınavı geçtim.
Dersler hiç umduğum gibi gitmedi. Konular dönüp dolaşıp ekonomik istatistiklere geliyordu. Benimse sayılarla aram hiç iyi değildi. Bölüm başkanı haklıydı, burası bana göre değildi. Dersin birinde oteldeki doluluk oranını nasıl artırabiliriz sorusu iyice tüy dikti. Bölüm kütüphanesinde bir turizm dergisindeki utanç verici resmi görünce bölümle aramızın düzelmeyeceğini anladım. Büyük bir yolcu gemisinden turistler iniyordu, karada onları zevkten göbek atan dansözler karşılıyordu.
Dersleri aksatmaya başladım. Tekrar eski okuluma gidip gelmeye başladım. Kantinde alt sınıflardan tanıdığım arkadaşlarımla sohbet ediyor bazen da gitar çalıyordum. Ama asıl geçen sene tanıştığım Amerikan Dili Edebiyatı bölümünden tanıdığım kızı bekliyordum. Ne zaman görsem yanında çok sevdiği arkadaş gurubu ile geliyordu bu da konuşmak için bütün cesaretimi yok ediyordu. Yalnız kaldığımda ona tanıdığım sevdiği yazarlardan bahsediyordum yazarlardan bahsediyordum: “M. Duras mükemmeldir. A. Camus tam bir Uyumsuzdu…” Ben coşkuyla Ritsos’tan şiir okurken o sessizce yere bakıyordu. Sanki betona dalmış da aşağıda yüzüyor gibiydi. Bir ara çok sevdiğim L. Cohen’in kasetini verdim, adamın sesini çirkin buldu, üstelik adam da çirkindi. Sanırım başka şeylerden bahsetmemi istiyordu ama ben bir türlü beceremiyordum. Sonra ona yüksek lisanstan bahsediyordum:
“İki Alman turist gelecek diye bu kadar laf etmenin ne anlamı var? Sultan Ahmet’te şalvarlı ve fesli turistler var, sanki biz böyle giyiniyoruz. Kafalarından ürettikleri bir Doğu imajı var onu yaşamaya geliyorlar. Hiç Doğu’yu görmeden Doğu’yu resmeden bir sürü Batılı ressam var. Palmiyeler, develer, pala bıyıklı adamlar… Tam oryantalist zihniyet.”
“Dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum ama çok güzel konuşuyorsun. Oryantalizm ne demek göbek dansı mı? Hem madem bu kadar kızıyorsun öyleyse neden o bölümü seçtin?” “Bilmiyorum.” Sonra uzun bir sessizlik… Acıtan, ince ince kanatan bir sessizlik. Ben daha fazla dayanamayıp hemen yerimden kalkıyordum. En güzel olan an bu andı işte, iki sevgili gibi birbirimize sarılıyorduk. Sonra ben koşar adımlarla çıkıp kendimi sokaklara vuruyordum. Ah Süleymaniye ne kadar güzeldi. Turistik eşya satan küçük dükkânlar, ahşap evler, tarihi kütüphaneler, eski taştan binaların içindeki turistik kafeler. Veznecilerden dönüp oradan Vefa’ya geçiyordum. Eski ahşap evleri tenha sokaklarda hızla ilerliyor, birazdan beni takip eden Abdülhamit’in adamları tarafından tutuklanacağımı hayal ediyordum. Un kapanına gelince akan trafiği takip ederek meyve sebze haline dalıyor o kargaşadan başım dönünce yukarıya çıkıyordum. Bazen ticari taksiler beni turist zannedip, “Sultan Ahmet Sultan Ahmet,” diye elleriyle işaret ediyorlardı. Beyazıt’a gelince Çorlulu Ali Paşa medresesinde mola verip dinleniyordum. Ortada şadırvan sağda solda nargile içenler... Medresenin küçük odalarına girip alışveriş yapan turistleri seyrediyordum.
Nerdeyse derslere hiç gitmemeye başladım. Bazen dersin ortasında giriyordum bazen ise geldiğimde ders bitmiş oluyordu. Yine de derslerle ilgili notları almayı ihmal etmiyordum. Süleymaniye’den sonra Sultan Ahmet tarafında dolaşmaya başladım. Gülhane parkına Arkeoloji Müzesine Ayasofya’ya gitmeye başladım. Kapıdaki görevli önce beni turist sanıp İngilizce giriş ücretini söyleyip bilet vermeye çalışıyordu. Ben de öğrenci kimliğimi gösterip müzeye bedava girmenin keyfini çıkarıyordum. Çemberi iyice genişletip Cankurtaran tarafına inmeye başladım. En mutlu olduğum anlar bu anlardı işte. Bıkmadan bütün bir sene Süleymaniye, Vefa, Sultanahmet civarında dolaştım. Sonra mutsuz olmak için sessizce o kızla oturdum. O uzaklara bakıyordu. Yıllarca dönmeyen babasını düşünüyordu belki de. Ben de bundan sonraki hayatımın ne olacağını düşünüyordum ama okuldan hiç ayrılmak istemiyordum. Yine de bu durumdan gizlice bir zevk duyuyordum; kantinin büyüklüğünden, aramızda duvar gibi duran sessizlikten, ayrılırken ikimizin de gözlerinin parlamasından. Kış gelince hüznüm ve kararsızlığım daha da arttı. Bir şeyler yapıyordum ama ne için yaptığımı bilmiyordum. Bazen canlanıyor onunla neşeyle konuşuyordum, sadece bir adım atmak kalıyordu ama o lanet adımı bir türlü atamıyordum onun için getirdiğim çikolataları ona veremiyordum. Çikolatalar mutsuzluktan eriyor, ben de onları çöpe atıyordum. Bahar geldiğinde ben de herkes gibi canlandım hatta birkaç kere birlikte dolaştık. Hepsi o kadar sonra yine birbirimiz sarılarak ayrıldık. Bir keresinde onu bineceği otobüse kadar yolcu ettim. Arka camdan bana el salladı, bakışları çok hüzünlüydü. Sonunda yaz geldi. Neredeyse bütün derslerden çaktım. Tek yaptığım güzel şey, yazdığım dönem ödeviydi. Konu olarak boş zamanların ve tatil kavramının nasıl ortaya çıktığını araştırmıştım. İçinde ekonomik veri ve istatistik olmadığı için çok beğenilmedi. Sayı olmalı sayı olmalı diyorlardı her seferinde…
Temmuz geldiğinde ben dolaşmalarıma devam ettim hep aynı ders günlerinde yaşadığım ilçeden otobüse binip Aksaray’a kadar gidiyordum. Oradan yürüyerek Beyazıt’a çıkıyor, sonra da o çok sevdiğim güzergâhta dolaşmaya devam ediyordum. Bir gün yine böyle hazırlanıp çıkmak üzereyken annem sordu. “Nereye gidiyorsun?” “Okula,” dedim. “Okul mu kaldı oğlum?” dedi annem. “Temmuz ayındayız, ne okulu?” Yalanım açığa çıktı. Bu da yetmezmiş gibi birkaç gün sonra bölümden ders notlarım ve devamsızlığımla ilgili sarı bir zarf geldi. Babam zarfı açtı. Notları görünce, “Bunlar ne?” dedi. Hepsi zayıf… Sonra alttaki devamsızlığa baktı. “Ne yaptın sen?” dedi. “Bütün kış boyunca derslere girmedin mi?” “Çoğuna girmedim,” dedim. Çok sinirlendi, birden bağırmaya başladı. Benim bölümde kalıp araştırma görevlisi olmamı istiyordu. Annem çıksan iyi olacak dedi, elinde bir kolonya şişesi vardı. Ben de çıktım. En iyi bildiğim şeyi yaptım: İlçenin tarihi mahallesinde boş boş dolaştım. Sonra eski ahşap bir evden bozma birahanede içtim, gece olunca da postanenin yanındaki telefon kulübesinden onu aradım. “Bunlar çok arabesk laflar,” dedi. Neden hep kaçtığımı sordu. “Neden haylaz bir lise öğrencisi gibi davranıyorsun, Turist gibi sokak sokak dolaşıyorsun? Baban haklı. Mücadele etmelisin. Anladın mı? Biraz sorumluluk sahibi ol.” “Tamam, yanlış yaptım, arayış içindeyim.” “Nasıl aradığını buldun mu bari?” “Evet. Edebiyatla ve müzikle uğraşmaya karar verdim, bu işler bana göre değil. Sen de bu konuda bana yardımcı olabilirdin.” “Ben mi hah güleyim bari! Biz oturup iki kelime laf bile edemiyoruz...” “Bunun sorumlusu sadece ben miyim? Ne Cohen’i sevdin ne de Camus’yü Ritsos’un şiirlerini bir duvar gibi dinledin. Oysa ben senin bütün ilgi alanlarına saygı duydum. Tamam, biraz melankolik bir insanım ama sen de çok konuşmuyorsun.” “Demek ki seni anlamadığıma göre ben de şu senin bölüm gibi yanlış tercihim öyle mi?” “Öyle demek istemedim, denedik ama olmuyor görüyorsun işte. Üstelik her seferinde güvenime henüz layık değilsin gibi tuhaf laflar ediyorsun.” “Hâlâ kafası karışık, ne istediğini bilmeyen bir insana nasıl güveneyim söyler misin?” “Öyleyse susmaya devam edelim öylemi?” “Evet, devam edelim ve hiç konuşmayalım. Böyle daha iyi anlaşıyoruz. İyi akşamlar.” “İyi akşamlar.” Onun kapatmasını bekledim ama yine o korkunç sessizlik.






