1956 eylülü sonunda bir gün anlatılırken burna gelen bir koku anlatıcıyı 6-7 Eylül’e geri döndürüyor...
Geçtiğimiz aylarda İthaki Yayınları’ndan yayımlanan İhsan Çankaya’nın ilk romanı Şener Büyüktürk’ün Sergüzeşti farklı adı, ’50’li yılları konu alması ve takip ettiğim bir isim olan Öykü Özçinik’in editörlüğü dolayısıyla dikkatimi çekti ve bu yıl “iyi ki okumuşum” dediğim kitaplardan biri oldu.
İhsan Çankaya uzun yıllar antikacılık yapıp sonra üniversite öğrenimi görmeye karar vermiş bir yazar. Şu an Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenim gördüğü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü de daha önceki mesleği de romanda kendini oldukça belli ediyor. Romanın ana karakteri Yusuf Kâmil Şener İstanbul Üniversitesi Türkoloji bölümünde hoca ve el yazmaları konusunda bilgisine sıklıkla başvurulan bir uzman. Peki Şener Büyüktürk kim? Yusuf Kâmil’in gazete yazılarında kullandığı mahlası.
Roman oldukça ustalıklı bir kurguyla yazılmış. Dikkatli okurlar romanda iki yerde adı geçen ve şimdilik tanımadığımız Barbaros sayesinde bu anlatılanları okuyabildiğimizi anlayabilir. Yusuf Kâmil’in yaşamını anlattığı vasiyet niteliğindeki bu kitap, o zaman otuzlu yaşlarını süren anlatıcının 1953 yılını anmasıyla başlıyor ve asıl olarak sonraki dört yılı konu ediniyor çünkü bu yıllar gerçekten de “sergüzeşt” niteliğinde. Kitap ileriki bir tarihten geri dönüşlerle anlatıldığı için 1959’daki bir olaya ya da 1970’de ünlenmiş bir şarkıya da eşlik edebiliyoruz. Yine bu geri dönüşler düz bir çizgi halinde ilerlemiyor. Bir kokunun anısıyla tekrar zamanda sıçrayabiliyoruz. Örneğin 1956 eylülü sonunda bir gün anlatılırken burna gelen bir koku anlatıcıyı 6-7 Eylül’e geri döndürüyor ve hop oraya gidiyor, sonra eylül sonundaki güne geri dönüyoruz. Ustalıkla dememin sebebi bu kurguyu bu kadar eksiksiz ve hatasız yapabilmenin gerçekten çok çalışmakla olabileceği gerçeğinden. Açıkta kalan tek bir ilmek yok. İhsan Çankaya gerçekten de geri dönüşleri, sıçramalarıyla anlatmak istediği zamanı son derece derli toplu bir biçimde gözümüzün önünde canlandırıyor.
Bu kitap benim için iki sebepten önemli. Birincisi Türkoloji bölümlerinin içinde bulunduğu kısır ortamı çok güzel anlatıyor. 1950’li yıllarda geçmesi sizi yanıltmasın, ben İstanbul Türkoloji’yi ‘90’lı yıllarda bitirdim ve maalesef değişen hiçbir şey yoktu. Şu an için de pek ümitli değilim. Yusuf Kâmil, eski edebiyatta, Divan edebiyatında uzman ve romanın ilk bölümlerinde verdiği bir derste klasik tartışmanın yaşandığını görüyoruz. Bu gazeller kime yazılmıştır, bıyık anlamında kullanılan hat’larla anılan (hatta liselerde okuttuğumuz edebiyat kitabındaki Nedim şarkısında sansürlendiği üzere, cuma namazına gidilen) bu güzeller kimdir? Yusuf Kâmil farklı bir hoca olduğunu daha en baştan belli ediyor ve bu mazmunları tasavvufa yoran meslektaşlarına karşı çıkarak o dönemde bu şiirlerin genç erkeklere yazıldığını öğrencilerine anlatıyor. Fazla tartışmaya girmeden meraklısına Ömer Seyfettin’in "Yeni Lisan" makalesini tavsiye ediyor. Çok sevdiği hocası Abdülkadir Develi (ki çok ünlü bir tarihçiden yola çıkılarak oluşturulmuş bir karakter bu) de onu öyle eğitmiş: “Osmanlıcayı yeni öğrenenlere mahsus bir surette tekleyerek okuduğum metinde geçen ‘hatâver ve çârebrû’ kelimelerini de izah eden hocam, ‘Allah bizi o devirlerde bulundurmayıp günahtan korumuş. Biz de şimdi merhumların sapıklıklarını tekrar tekrar söyleyip günaha girmeyelim. Allah taksiratlarını af eylesin!’ demişti.”
Romanda hocaların muhabbetleri, Yusuf Kâmil’in yazmak istediği romanla ilgili popüler bir yazardan aldığı öğütler ve romanın sonunda sürpriz bir biçimde ortaya çıkıp uzun bir monologla final yapan yine çok ünlü bir yazardan esinlenmiş karakterin dönüp durduğu kısırdöngü eminim bugün de tarih ve Türkoloji bölümlerinin bir gıdım ilerleyememesinde büyük rol sahibi. Hamasetten, milliyetçilikten, dinden uzak kalamayan bu görüşleri çok iyi örneklerle ortaya seriyor İhsan Çankaya. Yusuf Kâmil şans eseri bir dergide bilinenin tersine Osmanlı’da recm cezası uygulandığını okuduktan sonra parlak bir roman fikri bulduğunu düşünüyor ve Yahudi erkekle basılan Müslüman kadının ve öldürülmelerinin hikâyesini yazmaya başlıyor. Ama o da Türklük ve Türkoloji tedrisatından geçmiştir bir kere, Müslüman bir kadının kendinden daha aşağı dindeki bir erkekle zina yapmasını aklı almıyor bir türlü ve romanda bunu değiştirecek hamleler tasarlıyor. (Şimdi buraya bir parantez açıyor ve Halikarnas Balıkçısı’nın Attila İlhan’ın bazı romanlarından, Cüneyt Arkın’lı Kara Murat filmlerinden tutun da geçtiğimiz günlerde yayınlanan Kulüp dizisine kadar farklı dindeki âşıkları ya da sevişenleri bir düşünelim diyorum. Fetih mantığından yola çıkarsak kadınlar genelde Rum, Ermeni, Yahudi, erkekler özbeöz Türk ve Müslüman değil mi?)
Romanın benim için ikinci önemi –ki az evvelki parantezde Kulüp dizisinin adını bu sebeple andım– Varlık Vergisi’nden başlayıp 6-7 Eylül’e giden süreci çok doğru ve düzgün bir biçimde aktarmasıydı. Halkımız azınlıklara neler çektirdiğimizi 2021 yılındaki popüler bir diziden öğrendiği için yüzleşmemizin ancak böyle olabileceğini düşünüyorum artık. Yusuf Kâmil annesinin bulduğu Hamiyet’le evlenmiş, toplum nezdinde “normal” bir hayat yaşamaya çalışsa da öğrencisi Aleko’ya karşı duyguları onun asıl kimliğini keşfetmesini sağlıyor. Aleko’yla ilişkisi, kendini Divan şiirlerinin birinin içindeymişçesine mutlu hissetmesi ve Aleko’nun farklı arkadaşlarıyla girdiği ortamlar onu değiştiriyor. O nedenle de roman asıl olarak bu ilişkinin başladığı ve sürdüğü yıllara odaklanıyor. Aleko’nun Varlık Vergisi yüzünden Robert Koleji’ni bırakmak zorunda kalması, çok iyi bir edebiyat öğrencisi olmasına rağmen Rum olduğu için akademide barınamayacağını düşünmesi Yusuf Kâmil’in o güne dek yüzleşmedikleriyle yüzleşmesine yol açıyor.
Aleko akademiyle ilgili “Hoşlarına gitmeyen bir şey yazsam, işlerine gelmeyen bir çift laf etsem hemen beni yaftalarlar: Gâvur, Yunanlı.” dediğinde Yusuf Kâmil doğru olduğunu bilse de içindeki milliyetçi duygularla şöyle cevap veriyor: “... Biz Türkler madeni bir külçe gibiyiz. Cehennem ateşiyle yanıp akabinde buz gibi sulara girerek şekillendik. Gene de halkımız Türklüğü seveni sever, Türklüğe hizmet edene hürmet eder; kim olursa olsun, ne olursa olsun. Yolunda azimle yürürsen, işinde sebat edersen kimse sana bir şey yapamaz memleketimizde.”
Yusuf bu sözlerinin ne denli yanlış olduğunu 5 Eylül gecesi Moda’daki apartmanının balkonundan izledikleriyle anlayacak. İhsan Çankaya o gece ve ertesi günlerde olanları çok etkili bir biçimde aktarıyor. Asıl vurgun Beyoğlu ve Şişli’deyken Kadıköy’de yaşlı bir ayakkabıcıya yapılanlar, yakılan boş bir ev, tecavüz edilen bir Rum kadın ve akli dengesi zaten bozuk bir Ermeni kadının kendini balkondan aşağı atışı... romanın hazmetmesi en zor bölümünü oluşturuyor ve yazar bunu sadece Yusuf’un gözlemiyle, ajitasyona kaçmadan yapıyor.
Peki tüm bu yaşananlar Yusuf’u ne kadar değiştirecek? Romanın en güzel yanlarından biri doğrusu yanlışıyla son derece doğal bir ana karakter yaratması. Yusuf memleketin aslında nasıl insanlardan oluştuğunu görüyor belki ama kendisi de hiç fırsatı kaçırmadan Yunanistan’a göçecek komşusunun arsasını ucuza kapatmaya çalışıyor. (Ki bildiğimiz üzere ah’lı maldan hayır gelmez, gelmiyor.) Kendisi Aleko’yla homoseksüel bir ilişki yaşadığı halde karısını başka bir kadınla basınca rezil bir boşanma davası açıyor. Yani Yusuf Kâmil Şener, içimizden biri, tam bir Türk erkeği. Bu nedenle biz de onla mesafemizi hep koruyoruz.
Romanda geçen pek çok olay, pek çok kişi var. Şener Büyüktürk’ün Sergüzeşti burada bitmeyecek belli ki çünkü ilk bakışta epey kalabalık yaptığını düşündüğüm komşuların da anlatılacak hikâyeleri var. Bunların dışında pek çok gazelden bölümler, Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’sinden alıntılar, bulmaca çözer gibi gerçek kimliklerini bulduğumuz hocalar, yazarlar... Okurken sık sık kendimi “İyi ki Türkoloji okumuşum.” derken buldum ki emin olun bu bana sık olmaz.
Sadece edebiyatla da kalmıyor romanın renkli dünyası, satır aralarında Cahide Sonku’ya rastlayabilir, hatta Zeki Müren’i yan karakterlerden biri olarak görebilirsiniz. (Bu isimler çok net anlaşıldığı için açıkladım, yoksa daha kimler kimler gizli.) Yine İstanbul’un bilinmeyen türbelerini gezebilir, plajlarının, mesire yerlerinin hikâyelerini öğrenebilirsiniz. Bu nedenle Şener Büyüktürk’ün Sergüzeşti’ni hem bulmaca çözer gibi hem araştırmaya sevk eden bir tarih kitabı gibi heyecanla okudum.
Son olarak İhsan Çankaya’nın instagram hesabında sık sık romanın yazılışı ve içeriğiyle ilgili bilgiler paylaştığını da ekleyeyim. Üstünde çok çalışıldığı belli olan, diliyle, anlatımıyla ‘50’leri yaşatan, memleket tarihinde yüzleşilmesi gerekenleri ele alan bu romanın umarım değeri bilinir.
İhsan Çankaya, Şener Büyüktürk’ün Sergüzeşti, İthaki Yayınları, Eylül 2021, 241 s.






