Pencereden dışarı bakıyorum. Yolun karşı kenarındaki çocuk parkı bugün kalabalık. Salıncakta iki çocuk sallanıyor. Öne arkaya, öne arkaya. Nasıl da mutlular! Onlarla birlikte düşüncelerim de gidip geliyor. İşler bu noktaya nasıl geldi? Başka ne yapabilirdik ki, her yolu denedik. Hayat ne tuhaf. Sadece birkaç ayda… Derin bir iç çekip mutfağa giriyorum. Tabak çanağı sarmak için gazete kağıdı lazım.
En altta tabaklar, üstünde buruşuk peçeteler, çatal bıçak, dün yaptığım kek. Akşam yemeği için hazırladığım poşetle Menekşe Sokağı’na girdiğimde güneş batmak üzere. Birer birer ışıkları yanmaya başlayan camlara sevgiyle bakıyor, her birinde çocukluğuma dair bir iz arıyorum. Çoğunda yok.
Eski apartmanın önüne geldiğimde Nergis Hanım’ı görüyorum. Elinde çöp poşetleri. Beni derin bir şefkatle süzdükten sonra, “Anneniz çok sevinecek,” diyor. Yüzümde zoraki bir gülümseme. Parmaklarım
Tevfik-Nisa Keskin yazan zile önce hafifçe dokunuyor. Ardından yüz üstüne çıkmaya çalışan anıları geri itercesine hırsla basıyorum. Kapı hemen açılıyor. Çiğdem benden önce gelmiş belli ki.
Asansörle üçüncü kata çıkıyorum. Çiğdem kapının önünde. Yüzüne anlamlı anlamlı bakınca, “Şimdilik bir şey yok,” diyor. “Aman iyi.” İçeri giriyorum. Kapının önündeki birkaç koli, mutfak masası, dört sandalye ve mutfak malzemeleri dışında bir şey kalmamış. Ev bomboş. Antredeki aynanın bıraktığı tozlu ize bakıyorum, sonra da mutfaktan çıkan annemin umutsuz kızıl saçlarına. Sarılıp öpüyor beni. “İyi ki geldiniz. Hem tavuk da ziyan olmaz.” Çiğdem’le mutfağa geçerken dış kapının kilitlendiğini duyuyoruz. Anahtar, kilidin içinde iki kez dönüyor.
Sofrada dünden kalan bir salata ve fırında tavuktan başka bir şey yok. İçimde garip bir duygu. Tavuğun yanında bir kaşık da hüzün var sanki. Annem ikimize kaçamak bakışlar atarak tavuk budunu kemiriyor. “İyi pişmiş iyi.” Sonra bakışlarını kimsenin olmadığı bir noktaya çeviriyor. “Tam senin sevdiğin gibi.” Donup kalıyorum. Elimdeki çatal titremeye başlıyor. Çiğdem telaşlı. “Tuzluğu uzatır mısın?” Uzatıyorum.
Tavuğuna tuzu hızlı hızlı serperken sakin bir ses tonuyla konuşuyor. “Dün yeni komşularınla tanıştım. Çok tatlı bir hanım oturuyor karşında, emekli. O da yalnız…” Sıcak sobaya ilk kez dokunan bir çocuk gibi irkiliyor. “Yani tek başına yaşıyor ama baya sosyal. Belki birlikte…” Annem hiç oralı değil. “Babanızın kıyafetlerini büyük poşetin içine doldurdum. Nergis’in kocasına olur belki.” Tavuğun etlerini hırsla sıyırıyorum. “Anne adam yüz yirmi kilo. Nasıl olacak ona?” Sesim beklediğimden daha sert çıktı. Annemin yüzü değişiyor. Alnındaki çizgiler gergin. Gözlerindeki anaç ifade gitmiş, tanımadığım biri bakıyor yüzündeki boşluklardan. Sesi titreyerek “O zaman ihtiyacı olan birine verirsiniz kızım.”
Bir yudum su içip lavaboya gidiyor. Çiğdem’in eli, elimin üzerinde. Fısıldayarak “Üstüne gitmenin bir anlamı yok. Hatırım için.” İçerden annemin sesi geliyor, biriyle konuşuyor. Telefonu masada. Yerimden kalkıyorum. Koridorda ilerlerken bölük pörçük kelimeler çalınıyor kulağıma “Ben mi istedim Tevfik… Kimseden kaçtığım yok… Çocuklar ısrar…”
Mutfağa dönüyorum. Çiğdem telaşlı. “Ne var? Yüzün bembeyaz olmuş.” “Babamla konuşuyor yine.” “Doktor demedi mi? Zamanla düzelirmiş. Yaşadığı suçluluktan bunlar. Yeni evde daha iyi olacak merak etme.” İçimdeki kaygı gittikçe kabarıyor. Taşmak üzere… “Keşke kahve yapabilseydik.”
Pencerenin kenarına dikilip bir sigara yakıyorum. Babamın diktiği ortancalar nasıl da açmış. Annem geliyor mutfağa. Sigaram bitmek üzere. Çiğdem tabakları topluyor. “Bakalım Nilü’nün keki nasıl olmuş?” Yeni tabakları çıkarıyor. Kekten bir parça alıyorum. Lokma ağzımda büyüdükçe büyüyor.
Annemin iştahı yerinde. Dilinde dağılan kek parçalarına, dudaklarının aldığı garip biçime bakıyorum. Öğütüyor her şeyi. Keki, beni, babamı. Korkunç bir mide bulantısı hissediyorum. “Benim gitmem lazım. Bir işim vardı unuttum.” Çiğdem telaşla ayağa fırlıyor. “Kekini bitirmedin.” “Evde var nasıl olsa, yerim. Taşınma işiyle ilgili konuşuruz akşam yine.”
Çantamı alıp göğsüme bastırıyorum. Annem peşimde. “Kızım ne oldu?” Arkama bakamam. Ayakkabılarımı giyiyorum hızlıca. Kapının koluna yapışıyorum, açılmıyor. Kilitli. Öfkeyle döndürüyorum anahtarı.
Asansörü beklemiyorum. Merdivenlerden aşağı inerken Renin açıyor kapıyı. “Nilüfer. Nasılsın? Bayadır görüşemedik.”
“İyi olmaya çalışıyoruz işte. Biliyorsun annem taşınıyor yarın sabah.”
“Evet öyleymiş bizimkiler söyledi. Çok üzüldüm. Cenazeye de katılamadım. Amerika’daydım.”
“Sağ ol düşünmen yeter.”
“Bir gelişme var mı çarpan adam hakkında?”
“Avukat takip ediyor. Ama fazla ceza almaz. Babam yola hızlı çıkmış. Bin kere söyledim anneme şu kapıyı kilitle diye.”
“Ne yapsın o da unutmuş. Benim de teyzem öyle. Bırak sokağa yalnız çıkmayı, ismini bile hatırlayamıyor.”
Omuzlarımı silkiyorum. Renin yüzüme bakıyor. Görünmez olmak istiyorum sadece. Görünmez herhangi biri. Koluma dokunuyor. “Ben seni daha fazla tutmayım. Yine görüşürüz.” Ağzımdan sadece bir kelime çıkıyor. “Olur.”
Merdivenleri inip sokak kapısından çıkıyorum. Yürümek iyi gelecek.
O sırada dilim, dişlerimin arasında kalan kek parçasına dokunuyor. Biraz uğraşsam çıkacak. Bırakıyorum, orada kalıyor.






