Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Temmuz 2026

Tiyatro

Selahattin Dilidüzgün: "Büchner’in mektupları aslında Avrupa’nın ve Almanya’nın siyasal geçmişinin bir bölümüne bir ölçüde ayna tutuyor."

Şerif Mehmet Uğurlu

Paylaş

0

0


Büchner’in mektupları aslında Avrupa’nın ve Almanya’nın siyasal geçmişinin bir bölümüne bir ölçüde ayna tutuyor. Gerçekten de 19. yüzyılın ilk yarısı Avrupa’da iç karışıklıkların yoğun olduğu bir dönem. Almanya’da bir yandan baskıcı bir yönetim anlayışı, bir yandan da gelişen yenilikçi, devrimci hareketler tam bir çatışma ortamı hazırlamaktaydı.

Ülkemizde tiyatroyla haşır neşir olanların aşina olduğu bir isim Georg Büchner. Modern Alman tiyatrosunun kurucularından kabul edilen ve kısa yaşamına çok şey sığdırmış bir kişi… Öncü tavrı ve pozitif bilimlerden felsefeye uzanan geniş ilgisi sayesinde eserlerinde özgün bir üslup yakalayarak çağdaşlarından sıyrılmayı başarmış bir sanatçı aynı zamanda. Keza Bertolt Brecht’in bir öncülü olarak politik tiyatronun temsilcileri arasında da  sayılabilir.

Büchner’in Mektuplar’ı Türkçede ilk kez Sahne Yayınları’nın çabalarıyla bu yılın başlarında yayımlandı. Selahattin Dilidüzgün’ün çevirisi ile okurların karşısına çıkan bu mektuplar, Georg Büchner’in yaşamına daha yakından bakmak isteyen meraklıları için iyi bir fırsat sayılabilir. Kitabın başında da belirtildiği gibi, mektuplar zaman dizinsel bir sıralamaya göre verilmek yerine muhataplarına göre tasnif edilerek kitapta yer alıyor. 1831’den başlayarak Büchner’in öldüğü 1837’ye değin kaleme alınan bu metinler, genç yazar tarafından başta ailesine, arkadaşlarına, büyük aşkı Wilhelmine Jaeglé’ye ve çeşitli vesilelerle iletişim halinde olduğu kişilere yazılmış. Kitapta yedi bölüm halinde toplam yetmiş dokuz mektup bulunuyor. Çalışmanın başında çevirmenin belirttiği önemli bir husus var. O da, bu mektuplardan bazılarının asıllarının günümüze ulaşamadığı ve bir kısmının da aktarımında zaman içinde sorunlar yaşandığı şeklinde.  Yani orijinal nüshaların kayıplar neticesinde elde olmaması sebebiyle bazı mektupların sadece belirli pasajları mevcut. Burada etik bir sorumluluk gereği o pasajlar olduğu gibi bırakılmış. Tamamlama ya da anlam bütünlüğüne göre bazı birleştirmeler yoluna gidilmemiş. Elbette okuyucuların anlamsal bir bütünlük sağlamaları için kitapta pusula niteliğinde dipnotlar gerekli sayfaların altında yerini almış. Türkçe çevirinin giriş kısmında Selahattin Dilidüzgün; orijinal nüshada kitabın sonunda bulunan bu notları sayfalara üleştirme yolunu neden tercih ettiğini de açıklamış. İki asır önce yazılan mektupların nasıl da bugüne değdiğini günümüz siyasal sosyal ortamıyla nasıl da bire bir örtüştüğünü gözlemleyeceğimiz bu mektuplar bugün sıkıştığımız yerden çıkış için ipuçları da taşıyan bir anahtar. Selahattin Dilidüzgün ile Türkçeye ilk kez kazandırdığı Büchner’in Mektuplar’ı üzerine konuştuk. 

Şerif Mehmet Uğurlu: Ülkemiz tiyatrosunda da yapıtlarıyla tanınan bir oyun yazarı Georg Büchner. Onun mektupları Türkçede ilk defa sizin çevirinizle Sahne Yayınları tarafından yayımlandı. Bu heyecan verici fikrin nasıl doğduğunu kısaca anlatır mısınız?

Selahattin Dilidüzgün: Bundan yaklaşık iki yüz yıl kadar önce yaşamış olan Georg Büchner kısa yaşamına karşın, az sayıdaki yapıtlarıyla Alman edebiyatında olduğu kadar dünya edebiyatında da derin etkisi ve izleri olan bir dram yazarı. Ülkemizde de Pertev Naili Boratav’ın 1944 yılında Danton’un Ölümü’nü çevirmesiyle tanınmaya başlayan ve oyunları günümüze kadar tiyatrolarımızda sahnelenen birisi o. Woyzeck, Leonce ve Lena, Danton’un Ölümü onun başlıca oyunları. Dahası Danton’un Ölümü’nü tamamlayamadan ölünce bir arkadaşı onun ölümünden sonra yayımlar bu yapıtı. 

Büchner’in yapıtları farklı zamanlarda farklı kişilerce Türkçeye çevrilmiş ve sahnelenmişken, onun özel yaşamına ve ilişkilerine dair bilgileri de içeren ve Almanya’da üç kez farklı yıllarda farklı yayınevlerince yayımlanmış Mektuplar’ı bilebildiğimiz kadarıyla Türkçeye hiç çevrilmemiş. Daha çok tiyatro oyunları yayınlayan Sahne Yayınları da bir dram yazarı olan G. Büchner’in mektuplarına ilgi duyunca konu gündeme geldi. Büchner’i dramlarından birazcık da olsa tanıyan biri olarak bu durum benim için oldukça heyecan vericiydi. Daha önce mektup türünde hiç çeviri yapmamıştım. Bu anlamda benim için yeni bir deneyimdi bu çeviri süreci. Ama işin içine girdikçe ve mektuplarda anlatılan olayları araştırıp arka planları çözümledikçe Büchner ile neredeyse tanışmış gibi oldum. Onun iç dünyasındaki çatışmalara, öğrenim ve meslek yaşamındaki iniş çıkışlara, ailesiyle ve sevgilisiyle olan özel durumlara tanık oldukça çevirinin güçlüğünden çok onun yaşamının heyecan veren yönü beni sarmaya başladı. Basit gibi görünmesine karşılık Mektuplar’ın çevirisi aslında arka plan olayları ve bilgileri araştırmak gerektiğinden oldukça zaman alıcı ve zorlayıcıydı da. Sonunda kolları sıvayıp belli bir zaman çerçevesinde çeviri belirginleşti. Defalarca üzerinden geçmeme karşın yine de bazı hataların olma olasılığı her çeviri de olduğu gibi bunda da olabilir. Çeviri sürecine ilişkin bu kadar yeterli sanırım. 

ŞMU: Büchner'in kısa yaşamı içinde politik bir karmaşanın egemen olduğu dönemin Orta Avrupası atmosferini; bu mektupları okurken daha iyi anlıyoruz. Ailesine, arkadaşlarına, kısaca tüm muhataplarına yazdığı satırlarda bu kaotik halin izleri var. Bu durumun onun psikolojik tavrını ve estetik bakış açısını ne yönde etkilediğini düşünüyorsunuz?

SD: Büchner’in mektupları aslında Avrupa’nın ve Almanya’nın siyasal geçmişinin bir bölümüne bir ölçüde ayna tutuyor. Gerçekten de 19. yüzyılın ilk yarısı Avrupa’da iç karışıklıkların yoğun olduğu bir dönem. Almanya’da bir yandan baskıcı bir yönetim anlayışı, bir yandan da gelişen yenilikçi, devrimci hareketler tam bir çatışma ortamı hazırlamaktaydı. Dönemin anlayışını anlayabilmek için biraz araştırdığımızda kaynaklarda şöyle bilgilerle karşılaşıyoruz: Fransız Devrimi’yle başlayan özgürlükçü ve bağımsızlık yanlısı düşüncelere karşın Almanya’daki prenslikler ya da devletçikler var olan katı tutumlarını sürdürmeye ve özgürlükçü düşünceleri belli ölçüde bastırmaya çalışıyordu. Alman edebiyat ve düşün tarihinde Vormärz (Mart Öncesi) Dönem olarak adlandıran süreçte, liberalizm ve milliyetçilik akımları bir yandan güçleniyor, bir yandan da çıkartılan bazı ağır kararname ve yasalarla basın ve ifade özgürlüğü kısıtlanıyordu. Sanayileşmenin erken dönemlerindeki sorunları ve tarım alanındaki sorunlar, özellikle kırsal kesimde yaşayanları daha da yoksullaştırdı. Büchner’in başka bir arkadaşıyla ortak olarak yayımladıkları siyasi içerikli Hessen Postası (Der Hessische Landbote) bu sefaleti eleştirerek "Kulübelere barış, saraylara savaş!" sloganıyla köylüleri isyana çağırmıştı.

İşte bu ortamda bir yandan öğrenim görmeye çalışan, bir yandan kendi ekonomisini ayakta tutmaya çalışarak evinden uzakta geleceğini kurma yolunu seçen Georg Büchner’in bütün yaşamını bu siyasal gelişmeler belirlemiş görünüyor. Kendisi Almanya dışında özellikle Strazburg’dayken ülkesinde olup biteni mektuplar aracılığıyla öğreniyor ve kendi konumunu belirliyor görünüyor. Arkadaşlarının çoğu zindanlarda hapis yatarken, bazıları idam edilirken o da içinde yaşadığı gerilimi yazdığı dramlarla dışa vurmaya çalışıyor. Bu nedenle onun az sayıdaki oyunlarında Fransız devriminin izlerini, Robespierre ve Danton gibi kişilerin etkilerini görüyoruz. Onunki gerçekten çok güç bir durum. Aslında onun bütün sanatı döneme olan tepkisi ve haykırışıdır denebilir. 

ŞMU: Mektup gibi özel bir türün yazarlar hakkında pek çok karanlık tarafı da aydınlığa kavuşturabileceğini göz önünde bulundurursak; farklı insanlara yazılmış bu mektuplarda siz nasıl bir insan, nasıl bir sanatçı buldunuz. Erdemleri, tutkuları ve zaaflarıyla nasıl bir Büchner vardı?

SD: Metin türleri içinde mektup türü gerçekten de özel bir yere sahip. Bilindiği gibi iki türü ağırlıklı olarak sanatçılar ardasında var. İlk tür gerçekten de iki sanatçı arasında yazılmış, yollanmış, okunmuş ve yanıtlanmış olanı, diğeri de belli kişilere yollanmamak üzere yazılmış bir iç konuşma veyahut iç döküş türde olan mektuplar. Büchner’in mektupları ilk türde. Çünkü metnin önündeki giriş yazısında da belirtildiği gibi bu mektuplar yollanmış, bunlara yanıtlar alınmış. Bu mektupların çoğu yitip gitmiş, elde kalanların da çoğu yeri yıpranmadan dolayı okunamaz durumda.

Gerçekten de mektup türü iki kişi arasındaki en mahrem duygu ve düşünceleri olduğu gibi açığa vuran yalın ve içten duygular içerir. Büchner en çok ailesine yazmış. Daha sonra sevgilisine ve (dava) arkadaşlarına. Bu mektuplardan izleyebildiğimiz kadarıyla Georg Büchner gerçekçi biri izlenimini uyandırıyor insanda. Ülkesindeki arkadaşlarının başlarına gelenleri öğrendikçe biraz daha kabuğuna çekiliyor ve ısrarla siyasal anlamda edilgin bir konumda kalıyor. Ne de olsa edindiği bilgi ve deneyimlerini birer dram olarak metinleştirmesi gerekmektedir. Bu nedenle ilk oyunu olan Danton’un Ölümü’nde Fransız Devrimi’nin önderlerinin bile tarihin acımasız akışı karşısında bir çıkar yol bulamadıklarını ve birer kukla konumuna düştüklerini eleştirir. Aslında bu oyun bir düş kırıklığının yarattığı tepkidir. Bu bağlamda onun çok tepkisel olduğu pekâlâ söylenebilir. Ancak bu gerçekçiliğine karşın özel ilişkilerinde ve öğrenim yaşamında son derece titiz, duygusal ve mütevazı olduğunu görmekteyiz. Ailesine olan düşkünlüğü, sevgilisine olan bağlılığı ve kendine olan saygısının yoğun olduğu söylenebilir.

ŞMU: Karl Gutzkow'un Danto'nun Ölümü'nde yer verilen önsözünde Büchner'i “deha” olarak tanımladığı görülüyor. Bu kitapta Gutzkow'a yazdığı mektuplar da yer alıyor. Dönemin fırtınalı atmosferine ve onca belirsizliğe rağmen genç yaşına bunca şey sığdırması bu tanımlamayı doğruluyor mu? Siz buna katılıyor musunuz?

SD: Bu yargıya elbette katılırım. Çünkü biraz önce de belirttiğim gibi Büchner öğrenim yaşamı, siyasal takip altına alınmış olmak, arkadaşlarının durumunu izlemek gibi konularda çok sabırlı, çalışkan ve üretken biri. Takdir edersiniz ki bir oluşumun içinde yaşarken o oluşumu ayrıntılı değerlendirmek biraz güçtür. Daha doğrusu bir dönemi, o dönem sonrasında daha iyi yargılayabiliriz. Georg Büchner yoğun olan yaşamına karşın dönemin nabzını dönemin içindeyken çok gerçekçi ve anında tutabilmesiyle gerçekten bir daha olarak görülebilir. Bu söylediğim belli bir siyasal görüşte olup kendisi gibi düşünmeyenleri eleştirmek biçiminde anlaşılmamalı. Tersine, her kesimi gerçekçi bir bakış açısıyla izlerken ve eleştirirken ucuz bir eleştiri anlayışı takınmaz. Az önce Danton’un Ölümü’nün bir düş kırıklığı tepkisi olduğunu söyledim. Dönemin aydın kesimi de edilgen tavırları ya da cılız tepkileriyle onun eleştirileri içinde yerini alır. Yani içinde yaşadığımız zamanla gerçekçi hesaplaşma içine girebilmek bir dehanın işi diyebilirim. 

ŞMU: Bu mektuplarda Büchner'in yazdığı oyunlar ve akademik kariyeri için oldukça heyecanlı olduğunu görüyoruz. Keza, kardeşi Louis ve büyük aşkı Jaeglé'ye yazdıkları içinde geçerli... Sonrasında ise genç yaşta ölümü her şeyi yarım bırakıyor. Tüm bu özel yazışmaları okurken ve çevirirken neler hissettiniz?

SD: Aslında biraz üzüldüm. Kardeşi Louis ile olan ilişkisi örnek bir içtenlik ve büyük ağabey tavırlarıyla dolu iken sevgilisi Jaeglé ile olan ilişkisinde bir çocuk kadar yalın, saf ve içten. Öğrenim görmek üzere ülke dışında olduğundan ülkesinde olup bitenin dışında kalmış olma gerçeğini dolaylı da olsa acısını duyumsarken bile sanki kendini savunmak zorundadır. Bilemiyorum, belki de bana öyle gelmiştir. Ben genellikle çevirmen olarak çevirdiğim kitaplardaki kişilerle özdeşleşiyorum ve onların çektiklerini duyumsuyor gibi oluyorum. Belki bu tutum bir çevirmen için hatalı, ama çeviri sürecinde kişilerin o denli içine giriyorsunuz ki neredeyse onlar gibi düşünmeye başlıyorsunuz. Benzeri bir durumu Akif Pirinçci’nin Felidae ve Gövde başlıklı romanlarını çevirirken de yaşamıştım. İşin tuhafı ben bu mektupların çevirisini bitirdikten kısa bir süre sonra Almanya’ya Stuttgart’a gittim. Yakın olduğu için buradan Strazburg’a da gitme olanağım oldu. Eski Strazburg sokaklarında dolaştım, Mektuplar’da sözü edilen katedrale gittim, içinde dolaştım. Büchner’in betimlediği katedral sahnesinin adeta içinde yaşadım. Bu ilginç rastlantı beni Büchner’e biraz daha yaklaştırdı diyebilirim. 

ŞMU: Bizim edebiyatımız ve tiyatromuz içinde sizin Büchner'e benzettiğiniz bir isim var mı?

SD: Evet, mutlaka vardır. Nâzım’dan tutun Sabahattin Ali’ye, Orhan Kemal’den Kemal Tahir’e pek çok edebiyatçımızın adı anılabilir. Georg Büchner’in bir hastalık sonucu genç yaşta ölmesi elbette çok dramatik ve iç burkucu bir yaşamöyküsü. Bu yönüyle belki Sabahattin Ali’yi çok yakın bulduğumu söyleyebilirim.

ŞMU: Bu mektupları dilimize kazandırdığınız ve sorduğum sorulara verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ederken son olarak yakın zamanda yeni çalışmalarınız ya da çevirileriniz olacak mı onu öğrenmek isterim.

SD: Evet, bu konuda ciddi niyetlerim var. Biliyorsunuz ben Türkiye’de 1989’dan bu yana çocuk edebiyatı alanındaki ilk araştırmacılardan biriyim. Bu konuda özellikle Zehra İpşiroğlu’nun yazdığı çocuk kitaplarıyla ilgili yapacağım bir araştırma-inceleme yazım olacak. Çünkü Zehra İpşiroğlu başka çalışmalarında olduğu gibi bu alanda da ezber bozan, atılımcı kitaplar yazıyor. İçinde yaşadığımız, ancak farkında olamadığımız durumları eleştirel bir bakış açısıyla ortaya koyuyor. Yapacağım inceleme benim için heyecan verici, ama alandaki başkaları için de ilginç ip uçlarını ortaya koyan bir çalışma olacak. 

Bir de Gülten Dayıoğlu’nun çocuk ve gençlik kitaplarının tür ve konu çeşitliliği üzerine ayrıntılı bir çalışma yapmayı planlıyorum. Ülkemizde en çok ürün veren bir çocuk yazarı olan Gülten Dayıoğlu’nun kitapları hakkında eleştirel bir değerlendirme çalışması yapmak istiyorum. Gülten Hanım’ın bu konudaki emeği gerçekten böylesi ayrıntılı çalışmaları gerektiriyor. Ben de akademik bir bakış açısıyla Gülten Dayıoğlu’nun kitaplarına yönelik bir profil ortaya koymak istiyorum. 

Bunun dışında özellikle çocuk edebiyatı alanında Almancadan mutlaka çocuk kitapları çevirmek istiyorum. Bu konuda yaptığım başarılı çalışmalar var gerçekten de. Örneğin, çocuk edebiyatı alanında başarılı ürünler ortaya koyan Günışığı Kitaplığı’nca yayımlanmış Kim Takar Salatalık Kral’ı bugünlerde 54. baskısını yaptı. Böylesi kitaplarla buluşmayı gerçekten hem istiyor hem planlıyorum. 

Olanaklar elverdiğince çalışma alanlarımdan biri olan ve ülkemizde son derece cılız olan edebiyat öğretimi alanında da çalışmalar yapacağım. 

İlginiz için ben de sizlere çok teşekkür ederim. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cumhuriyet’in Gözü “Othmar Pferschy”Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tobias Jones

13 Nisan 2025

Direnişin Şarkısı Çav Bella

Üst üste akıl almaz felaketlerin yaşandığı ve öte yandan otoriterleşmenin de hızla arttığı bir çağda muhalifliği simgeleyen seküler ve kalıcı bir şarkıya sahip olmak gerçekten önemli bir şans. İsyan ve direniş söz konusu olduğunda muhtemelen dünya üzerinde Çav Bella’ya rak..

Devamı..

“Bazen Kelimeler İki Anlamlıdır”

D. F. Zeren

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024