Uzun Bir Gün
2 Aralık 2019 Öykü

Uzun Bir Gün


Twitter'da Paylaş
0

Bugün kaç defadır bu sözleri tekrar ediyordu Allah bilir. Bir kez daha bu sefer ihtiyarın birine bak amca dedi. Önündeki balıklarla dolu akvaryumları sırayla göstererek, Şunlar mesela Orta Amerika balığıdır, uyumludur, nehirlerde ürer, yaşarlar. Siyah Moli denir bunların adına, en fazla on iki cm uzarlar. Bunlara da Lepistes denir, Orta Amerika balığıdır. Sarı ve mavi renkleri var bizde. Bir de bunları gör istersen, bunlara da makrakanta denir, bunların vatanı Güney Asya'dır. Ayrıca diğer balıklara göre daha çok yırtıcı olur –bu sırada bütün bunları anlatırken yorgunluktan sızlayan ayaklarını, kapanan gözlerini öyle çok hissediyordu ki bir an keyiflerince yüzen rengârenk balıkları kıskandı sanki–, zaten bunları diğerlerinin arasına karıştırmak olmaz. Bunları da biliyorsun zaten, Japon balıkları gördüğün gibi. Bu üsttekilere gelince… Derken bir ses karıştı kendi sesinin arasına.  

Bekir tamam sen çıkabilirsin artık ben devam ederim. 

Peki, ağabey, çıkıyorum ben yarın görüşmek üzere.

Bir an bile oyalanmadı. Hemen askıdan ceketini alıp çıktı dükkândan.

Bütün gün neredeyse bir dakika bile durmadan çalışmıştı.

İki saat süren bir yolculuktan sonra mahallesine geldi. Aslında çok yorgun olmazsa üşenmez yürüyerek yarım saatte geldiği evine trafikte tıkanan otobüsle iki saatte gelmezdi ama işte iki dakika bile yürüyecek hali yoktu bugün. Neyse ki bu yorucu gün bile geride kalmıştı. Birkaç dakika sonra eve varacaktı. Biraz sonra bütün olan biten birkaç kısa sözcükle yıkılıp bitecekti nasıl olsa. Rahat kanepesinde dinlenirken balık kokusundan tutunda huysuz patronuna, her akşam iş çıkışı vakti belediye otobüsüyle gezmeden gelen yaşlı kadınlardan tutun da akvaryumda kimsenin yüzlerine bile bakmadığı pirana balıklarına kadar hiçbiri bir an bile geçmeyecekti aklından.

Sakin ve evinden pek çıkmayan ihtiyar çiftlerin çoğunlukta olduğu bir sokakta oturuyordu. Bu yüzden yolda pek kimseyle karşılaşmazdı. İşte şimdi her gün bu vakitte yüz yüze geldiği apartman kapısıyla karşı karşıyaydı. Her defasında belki açıktır ve benim anahtarı kaybettiğim için komşulardan birinin ziline basmama gerek kalmaz diye umuyorsa da kapı kapalıydı yine. Bir an önce kendime yeni bir anahtar edinmeliyim diye düşündü. Bu sefer kapıda çok beklemedi neyse ki. Çok değil belki bir iki dakika sonra elinde anahtarıyla gelen başka bir komşusu gelmiş ve içeri girebilmişti.

Eski bir apartmanda oturuyordu. Hemen giriş katında. Bu yüzden birkaç adım sonra kapısının önündeydi. Bir an önce eskiciden aldığı seksenlerden kalma kanepesinde uzanmak istiyordu.  Ama küçük bir engel vardı sanki. Kapısının önünde uyuyan ya da uyur gibi olan bir kara kedi görmüştü. Nedendir bilinmez kediyi görür görmez içine tuhaf bir huzur inmişti. Onu uyandırmak istemiyordu. Hatta bir kediyi üzerinde uyur vaziyette görünce geçen hafta aldığı paspası çok beğenmişti.

Çok beklemedi. Bir an sonra kapıyı sessizce açmaya çalışmış ve kediyi uyandırmadan içeri girmişti. Aslında içeri girerken aklının bir parçasını kedide bıraktığı için tam olarak eve girdiği söylenmezdi. Neyse işte bir süre sonra tek başına yaşadığı evine girmişti.  Her şey yerinde durmaya devam ediyordu. Yan daireden gelen sesler dahil. Evin duvarları ses geçirdiği için yan dairenin sesleri her zaman evinin içinde çok net duyulurdu. Bu yüzden çoğu zaman şimdi sokaktan geçen birine evde kimse olmadığına kimse inandıramaz diye düşünürdü.

Bekir beş yıl önce evlenmiş ama evliliğini yürütemeyip bitirmişti. Tek başına yaşıyordu bu evde. Yine de iki yıldır tek başına yaşadığı bu evde yalnız olduğunu bir an bile düşünmemişti. Aksine yan daireden gelen sesler öyle dolduruyordu ki hayatını çoğu zaman bu kalabalıktan rahatsız bile olabiliyordu.

Eve geleli çok olmamıştı. Ama evdeki zamanın işyerindekinden daha hızlı hareket ettiğini söylerdi hep. Bugün de evine girer girmez yine aynı sesleri duymaya başlamıştı. Yine de nasıl olsa gecenin sonuna kadar sürer diye pek aldırmadı. Bütün gece nasıl olsa onları dinlerim diye mutfağa kendine kahve hazırlamaya gitmişti. Mutfağında çoğu zaman yiyecek bir şey olmazdı. Bir böcek bile bu mutfakta açlıktan ölebilir diye alay ederdi kendiyle bazen. Mutfağın duvarları yazılarla doluydu. Hepsi eski kiracılardan kalmaydı. Hiç birini silmemişti. Bazı sözler hiç aklında çıkmazdı. Bu yüzden bir zamanlar burada bu yazıları yazan insanları düşünürdü arada.

Biraz sonra yine kahvesini hazırlamış ve her zaman oturduğu kanepenin sağ taraftaki yerini almıştı. Ona göre her şey hazırdı. Bir fincan kahve neleri getirmezdi ki aklına. Yan dairenin sesleri kimi kelime olarak kimin uzun cümleler olarak evin içinde dolanıyordu yine. Evet, belki ne televizyon ne de radyosu vardı ama gerçek bir radyo oyunu gibi her gün nerede kesileceğini bilmediği gerçek bir oyunu dinler gibi birçok şey dinliyordu.

Derken, aslında bütün dikkatini gelen seslere vermek istese de aklına kapının önünde uyuyan kedi gelmiş ve bir an için onu düşünmüştü. Bir sokağı düşünür gibi. Öyle ya ona göre kedileri sokaklar doğururdu. Bir taraftan sanki dinlediği radyo oyununa reklam arası verilmiş gibi gidip onu kontrol etmek hatta ona yiyecek bir şeyler götürmek istemişse de onu korkutup rahatsız ederim diye kararsız kalıp sonunda da vazgeçmişti. Bir süre sonra giderim dedi yine. Şimdi bir kez daha bir parçasını kedinin yanında, bir parçasını da yan dairede bırakarak kahvesini içmeye devam etti.

İşte tam bu anda da yine sesleri gelmiş ve sanki programlanmış bir şekilde dün kaldığı yerden konuşma devam etmişti. Bekir sürekli aynı şeyleri duysa da her seferinde başka bir tarafı aklına takılırdı. Bazen hiç anlam veremezdi bu konuşmalara. Hem sırf konuşmak ne işe yarardı ki? Ben olsam derdi bazen, ben olsam ama gerisini getirmezdi bu sözünün. Yine de bu defa duyduğu şeyin üzerinde çok durmuştu sanki. Hayır diyordu bu defa yan dairedeki genç adam, hayır baba her şey senin yüzünden oldu diye uzun bir cümle bırakıyordu salonun ortasına.

Hayır, baba doğru değil bu! Sen bugüne kadar bir defa bile beni dinlemedin, hep dinlemiş gibi yaptın. Şimdi de öyle yapıyorsun. En azından artık bundan sonra değiştir kendini, yoksa bir daha benim yüzümü göremezsin. Çok ciddiyim. Hem zaten senin yüzünden ben bu hale gelmedim mi? Hep senin tartışılmaz düşüncelerin hep senin tanrı sözü gibi değişmeyen yargıların yüzünden böyle ezik böyle silik kalmadım mı? Söyle hadi, bari bir defa olsun kabul et bu dayatmalarını.

Bir süre sonraydı. Kim bilir kaç defa tekrar etti bu sözleri kafasında. Yine de bir defa bile sözlerin bir tarafında durmak istemiyordu. Hem elimden ne gelir ki diyordu kendi kendine. Öyle ya her gün biraz daha biriken bu sözlerin arasında kim kaybolmadan yolunu bulabilir diye sorup duruyordu sadece. Bazen de bütün bu konuşmalarda biriken olayları öğrenirken kendini unutuyor, gündüzleri işyerinde her biri ayrı bir yerden gelen akvaryum balıklarını seyrederken düşündüklerini anımsayıp kendini o balıklardan biri saymak istercesine zihninin içinde sağa sola gidip geliyordu.

Aslında çoğu vakit yeryüzünde küçücük gövdeleri, parlak renkleri ve sınırlı fanuslar içinde görünmez çizgilerden başka bir şey yapmayan bu balıklara imrenirdi. Bazen de onlar ve onlar gibi olan diğer canlıların insandan başka her şeyin uyanıkken gördüğümüz, hatta aramıza, evimize, sokaklarımıza, belki kılık kıyafetimize karışarak bölünmüş bir rüyanın parçası olduklarını düşünüyor ve hatta bu rüyaları görmeyen ya da duymayan insanların her daim eksik kalacağını iddia ederdi her konuşmada.

Kimi vakitte yerinden hiç kıpırdamaz, bir heykelin sessizliğiyle yarışırcasına öylece kalırdı. Hemen sonra da sanki küçük bir kelimenin taşıdığı sesle kırılır ve bu sesin teşvikiyle hareket etmek ister ama elinden bir şey gelmeyince de kendine geri dönerdi. Aslında yalnız evinin salonunda değil kendi gövdesinde biriken bu sesleri dönüştürmek istiyor ama elinden bir şey gelmeyince de tıpkı yan daireden gelen sesin sahibi gibi sadece sinirlenip dururdu. Gerçeği bir defasında kendi kendine yan dairedeki genç çocuktan sözü devralmış gibi konuşmaya başlamış ama evin içindeki boşluktan başka bir şey karşısına çıkmayınca da oturduğu koltuğun rengine geri dönmüştü.

Bu sırada ara sıra kesilse de yan daireden gelen sesler hala duyulmaktaydı. Üst üste düşen taşlar gibi. Başka gidecek bir yerleri yoktu sanki. Başkası olsa bu sesleri böyle dinler miydi diye sorardı kendine. Bilemiyordu. Her söz başka bir etten başka bir kemikten kopmuş gibiydi. Aslında dinlerken genç adama hak veriyordu. Ama yine de ondan çok babasına sormak isterdi. Gerçekten başka bir ihtimal yok muydu?

İşte böyle birçok eksik kalan sözle devam ediyordu çoğu akşam.

Bekir bir süre daha baba ve oğlu dinlemeyi sürdürse de artık yavaş yavaş sıkılmıştı bundan. Her gün saatlerce süren bu konuşmalar hiçbir yere varmıyor, taşlaşan bir tekrardan başka bir şeye dönüşmüyordu. Baba sürekli oğluna küfür edip azarlarken oğul da sonu gelmeyen sitemlerde bulunmaktan başka bir yere varamazdı. Bu sırada da artık bu bir sönüp bir kabaran sesler arasında çok sıkılan Bekir birden kediyi anımsamış ve kediye yiyecek bir şeyler bulmak için mutfağa gitmişti.

Birkaç dakika sonra da kapıyı açmıştı. Bu arada hâlâ ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Ağır ağır hareket ediyordu. Daha çok üşeniyordu elbette. Çok beklemeden elindeki tabağı kedinin önüne bıraktı hemen. Aslına kapıyı açar açmaz kedinin ürkek bakışını beklemiş olsa da hiç öyle olmamıştı. Üzerinde pijamalarıyla kediyi seyretmek istedi bir süre. Aslında kedinin bu kıpırtısız haline şaşırmaya başlamıştı. Hele ki bütün gün sokakta en ufak gürültüden ürküp kaçan kedileri anımsayınca. Yine de belki o da benim gibi yorgundur diye düşündü bir an. Hem acelem mi var birkaç dakika da şu kediyi beklesem ne olur ki, dedi kendi kendine. Öyle de yaptı zaten.

Vakit gecenin sonuna gelmişti. Vakti geldi diyordu kendince. Kediyi uyandırmalıydı artık. Hemen o anda da yavaşça eğilip kediye dokunup uyandırmaya çalıştı. Birden dokundu biraz. Ellerini nazikçe üzerinde gezdirdi. Kedi hiç hareket etmedi nedense. Sokakta gördüğü diğer kedilere hiç benzemiyordu sahiden. Yanında oturdu bir an. Kedi hala donmuş gibi hareketsizdi. Bir sorun olduğunu düşündü artık.

İşte tam bu anda da çok uzatmak istemedi.  Şimdi biraz şaşkın biraz da tedirgin bir şekilde her iki eliyle kediyi kucaklamaya çalıştı. Biraz karnı şişmiş gibiydi. Belki hamiledir diye düşündü bir an. Belki de yaralıydı. Artık tamamen kediyi kucaklamıştı. Kedi hiç hareket etmemişti. Derken başı önüne düşmüştü. Sonunda anlamıştı. Kedi ölmüştü. Ne yapacağını bilememişti. Çok şaşkındı. Bir an bu ölümü paylaşır gibi hareketsizce kaldı öyle. Çok üzgündü. Bütün gece kapının önünde uyuyor ve bu uykudan anlamadığı tuhaf bir huzur duyan Bekir, kedinin aslında onca saat kapının önünde ölü olarak yattığını anlayınca o sebebini bulamadığı huzur gitmiş, yerine saldırgan bir hayvanın dişlerinden yansıyan bir korku yüzüne yansımıştı. Kimin aklına gelirdi ki böyle bir şey diye sordu kendine. Bekir şimdi hala ellerinde duran, başı bir yere, kuyruğu bir yere, simsiyah rengi ayrı bir yere düşen kediye bakınca bırakın aylardır sesleri kesilmeyen baba ve oğlu, her şeyi unutmuştu. Ne yapacağına karar verememişti. Bir süre kucağında duran kediyle kalakaldı öyle. Aslında bu sırada içinde her biri ayrı yerden gelmiş keşke sesleri bir araya gelmiş olsa da artık elinden gelen bir şey olmadığını biliyordu. Yine de kapısının önüne belki sırf ölmek için gelmiş kediye karşı görevini yapmak istiyordu. Kediye biraz sanki hissedecekmiş gibi dokunmaya, sevmeye başladı. Boşunaydı elbette, biliyordu. Belki de onun buna ihtiyacı vardı. Kim bilir. Birden balıklar geldi aklına. Hepsi tek bir renge bürünmüştü sanki. Keşke dedi yine, keşke eve gelirken uyandırsaydım. Olan olmuştu. Çok oyalanmak istemedi artık.  Aklına mahallenin sonundaki park geldi. Bir dut ağacının dibine gömerim diye hesap etti. Kucağında ölü bir kediyle apartmandan çıktı. Sokaktaydı artık. Kimseler yoktu. Gecenin bir yarısıydı zaten. Kedi kucağındaydı hâlâ. Bir an ne kadar hafif olduğunu hissetti. Yürüdükçe genişleyen bir üzüntü vardı artık etinde. Baba ve oğlu çoktan unutmuştu. Ama farkındaydı elbette. Şimdi sadece kediyi değil onu görür görmez onda bıraktığı aklını da gömüyordu sanki. Evet, bir parçası eksikti artık. Belki de bundan böyle gövdesinde ölü bir parçayla dolaşacaktı sokakları.

Sürüp gidiyordu yine de zaman. Hiç böyle berbat bir yürüyüş yapmamıştı ona göre. Gerçeği bir ayağı bu boş sokakta yürüse de bir ayağı her gün karışıp durduğu o kalabalık boğucu çarşıda dolanıyordu sanki. Parka daha çok vardı. Ara sıra da arkasına dönüp gerçekten yan dairesinde sürekli tartışan bir baba ve oğul var mıydı diye sağa sola bakıyordu. Bir kez bile apartmanda onlarla karşılaşmadığını düşündü. Hiçbir şey görmemiş, duymamıştı. Belki de hiç olmamışlardı. Kucağındaki kediye dönüp baktı yine. Biraz daha hızlı yürümeye başladı. Hala kimseler yoktu etrafta. Belki de o sesler yorgun gövdesinden dağılıp duvarlara, oradan resimlere, sonunda da kahvesine karıştıktan sonra yine kendine karışıp dağılan iç sesiydi. Belki de sessizliği. Kim bilir. Şimdi sadece yürüyordu. Evet, uzun bir gündü.  

Resim: David Tindle


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR