Uzuncaburç'taki Diocaesarea Antik Kenti Mersin’in en önemli tarihi kalıntıları arasında gösteriliyor. Kent M.Ö 3. Yüzyılda kurulmuş. Etrafı Roma döneminden kalma sur ve burçlarla çevrili. Zeus tapınağı, ören kapısı, sütunlu cadde, tiyatro, çeşme, şans tapınağı ve zafer kapısı olmak üzere yedi farklı bölümden oluşuyor.
Kasım ayının son günlerinde Mersin’de, Tisan’ın korunaklı bir koyunda denize girdim, su hâlâ sıcaktı. Ertesi gün hava kapandı, arkadaşım beni, Silifke’ye otuz kilometre uzaklıkta Rahip Krallar Hanedanlığından geriye kalan Diocaesarea Antik Kentine götürdü. Sağlı sollu çam ağaçlarından oluşan bir yoldan, yarım saat sonra tabelasında Uzuncaburç yazılı beldeye vardık. Beldenin betonarme evleri iki bin yıl öncesine ait Olba Krallığının etrafına, merkezine, kalıntıların arasına inşa edilmiş ama gene de bölgeye ait köklü tarihi yok edememiş. Diocaesarea’nın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli değil. Mersin’in en önemli tarihi kalıntıları arasında gösteriliyor. Kent M.Ö 3. Yüzyılda kurulmuş. Etrafı Roma döneminden kalma sur ve burçlarla çevrili. Zeus tapınağı, ören kapısı, sütunlu cadde, tiyatro, çeşme, şans tapınağı ve zafer kapısı olmak üzere yedi farklı bölümden oluşuyor.
Etrafta kimsenin olmadığı, toprak yolda karşıdan karşıya geçen bir kedinin, evin avlusundaki ceviz ağacından havalanan karganın denize doğru uçtuğu sessiz sakin bir öğleden sonra. "Kapalı havadan," diyor arkadaşım, sessizlik de kapalı havadan. Akdeniz’in kışı, görünürde güneş yoksa herkes evine kapanıyor. Yağmur yağabilir, zaman zaman rüzgar sertleşiyor. Denizin yüzeyi sisli, bulutlar yüklü. Yollarda gezinen tavuklar, başıboş bir iki köpek dışında canlılık görünmüyor, sanki her yer terkedilmiş.
Diocaesarea Kenti bir zamanlar Olba krallığının dini merkezi olarak biliniyor. Daha sonra bağımsızlığını ilan ederek rahip krallar hanedanlığına dönüşmüş, kendi parasını basmış, özerk bir site olarak varlığını uzun yıllar sürdürmüş. Hristiyanlığın yayılmasıyla çok sayıda kilise yapılmış ve krallıktan kalma bazı yapılar kiliseye dönüştürülmüş. 5. Yüzyıla dek Bizans hakimiyetinde kalan şehri Türkler ele geçirince Helenistik döneme ait kulenin yüksekliğinden dolayı adına Uzuncaburç demişler. Helenistik Kule ya da Uzuncaburç yirmi üç metre yüksekliğinde. Yapımında harç kullanılmamış hiç. Üzerindeki yazıtta, M.Ö 3. Yüzyılda, Tarkyares tarafından yapıldığı yazılı. Şimdilerde birçok yeri yıkılan kule beş katlı, her katı kendi içinde farklı bölümlerden oluşuyor. Zamanında sitenin yöneticileri tarafından, tehlike anında ya da savaş zamanlarında halkın sığındığı güvenli bir yer ve gözetleme kulesi olarak kullanılıyormuş. Kulenin küçük kapısından içeri girdik, oldukça bakımsız. Sanırım yıkılmasını önlemek için, sonradan harçla örülü bir duvar yapılmış. Birçok bölümü yıkılmış.

Helenistik Kuleye birkaç metre uzaklıkta Roma imparatoru Marcus Aurelius zamanında yapılan antik tiyatro gidiyoruz. Bazı evlerin bahçe duvarlarında antik kente ait taşlar kullanılmış. Tiyatronun sahneye yakın bölümleri tellerle çevrili, o alanda kazı çalışmaları devam ediyor olmalı. Seyircilerin oturduğu üst sıralarda, taş bir ev ya da tiyatronun bir parçası, tek katlı bir yapı yer almakta. Çatısı saçtan, sonradan yapılmış da olabilir ama yapımında kullanılan taşlar antik kente ait.

Sahneye iniyorum, arkadaşım en üst sırada. Önce yüksek sesle, sanki kocaman alanın içinde ikimizden başkaları da varmış gibi, sonra kısık sesle, sanki bizden başka kimse yokmuş gibi derinden, ezberimdeki şiirlerden birini okuyorum. Rüzgar akustiği bozuyor, kısık sesle okuduğum şiiri duyamıyor arkadaşım. İkinci kez, sesimi yükselterek Kavafis’in Şehir şiirinden kısa bir bölüm okuyorum.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya,
Bir ceset gibi, gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl, tükettiğim bu ülkede.
Yer değiştirdik, orta sıraların birine oturdum, çünkü etrafta ne evlerin çatıları, ne caminin minaresi ne de telefon ya da elektrik direkleri görmek istiyorum. Gözlerimi kapayınca kendimi üç bin yıl öncesine, eski zamanlara ait hissediyorum.
Anadolu’daki en eski tapınaklardan Zeus tapınağı uzak değil. Büyük İskender’in komutanlarından Nikator tarafından yaptırılmış. Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılmasıyla kiliseye dönüştürülmüş. Karşılıklı 36 sütundan oluşuyor. Tapınağın kalıntıları arasındaki sanduka göz alıcı. Üzerinde öküz başlarına takılı üzüm hevenkleri, koç başı rölyefleri hâlâ ilk günkü gibi. Önemli birinin mezarı olduğu tahmin ediliyor.

Tören kapısı antik kentin orta yerinde kültür bakanlığına ait tek katlı yapının karşısında, geriye sadece beş sütun kalmış. Sütunlar Korinth başlı, dedi arkadaşım. Korinth şehrinde, benzer sütun başlıklarının ilk kez M.Ö 440’larda Kallimakhos tarafından yapıldığı biliniyor. Günümüzde o sütunları yıkmak, bir yerlerde kullanmak orada yaşayanların imkânlarını aştığı için hâlâ ayakta olduklarını düşünüyorum. Eski zaman insanlarının belleği taşların üzerine işlenmiş, onlardan kalanlarla bu günü anlamaya, yarınları şekillendirmeye çalışıyoruz.

Kalıntıların arasında boy veren ağaçları, çimeni ve rengarenk çiçekleri, bir evin bahçe duvarından taşan begonvilleri görünce en büyük sanatçının sonbahar olduğunu, her yere farklı bir güzellik kattığını düşünmeden edemiyorum.
Zafer kapısının önünde duruyoruz. Gücü simgeleyen kapılar ya da taklar dönemin görkemli yapıları. Savaş sonrası propaganda amacıyla geçen yüzyıla kadar bir gelenek olarak yapımı devam ediyordu. Günümüzde birçok büyük şehrin meydanlarını süsleyen zafer takları şehrin simgesi olarak hâlâ özenle korunuyor. En meşhurlarından biri Paris’te, Napolyon’un isteği üzerine inşa edilmiş. Bir diğeri Berlin’deki Brandenburg kapısı. Napolyon’un yolunda giden, onun gibi olmak isteyen Hitlerin gövde gösterilerine sahne olan kapı.

Sütunlu Cadde antik kentin en önemli yerlerinden. Şans tapınağına kadar uzanıyor ama günümüzde geriye pek bir şey kalmamış. Yağmur başladığında arabaya gitmek için acele etmiyoruz. Biraz ıslanmak herkese iyi gelir. İkimiz de şans tapınağında, bizi dört duvar arasına hapseden salgın günlerinin bir an önce bitmesi için şans diliyoruz.

Binlerce yıl önce kurulan şehirlerle bugünkü şehirler arasındaki benzerlikler her seferinde beni etkiliyor. İnsanın mantığının, inançlarının, düşüncelerinin değil de daha çok duygularının meydana getirdiği mekanlar, yaşam alanları. Yürüyüş yolları, dini mabetler, sanat merkezleri, geçit törenleri için yollar ve daha birçok şey. Her şeyi şekillendiren zaman, yaşadığımız ânın sınırları dışına çıkmamıza izin vermiyor, her şeyi kendi gizeminde saklı tutuyor ve bizler sürekli o gizemin peşinde oradan oraya savruluyoruz.
Dönüş yolunda yağmur şiddetini arttırdı. Oradan Adam Kayalara gitmeyi düşünüyorduk ama o havada orada olmanın tehlikeli olduğunu söyledi arkadaşım, Silifke’ye gittik. Sahile yakın restoranlardan birinde, yağmurdan kaçanların arasına karıştık. Bütün masalar dolu, deniz dalgalı, hırçın. Arkadaşım mavi yengeç sipariş etti garsona. Yanında pul biber ve limon suyundan yapılan sosla geldi. İlk kez yengeç yiyorum. Kemikleri kırılgan, eti beyaz, tavuk etine benziyor ama damakta farklı bir tat bırakıyor.
Yağmur fırtınaya döndü, rüzgâr hızını arttırıyor, geç saate kadar bira içerek havanın dinmesini bekliyoruz. Hava durumuna bakıyor arkadaşım, yarın gene denize girebileceğimi söylüyor. İnanılmaz, oysa havanın birkaç gün kapalı olacağı fikri içimi karartmıştı, uzun süre düzelmeyeceğini düşünmüştüm. Arkadaşım bir kez daha bana, Akdeniz’de, Mersin’de olduğumu hatırlatıyor.






