Sartre’a göre, varlık insanın özünden önce gelir fakat dışsal bir dünyanın bu öz üzerinde kurduğu baskı, insanın özgürlüğünü kaybetmesine sebep olur.
Kadın, salonun kapısını kapattığında içeriye son bir kez bakmadı. İçli sesiyle konuşan o adam — kelimeleri titrek ama amacı keskin — salonda kalanlara hâlâ aynı şeyleri söylüyordu: sistemin içinden muhaliflik yapmak. Kadın, dışarı çıkarken bunun yalnızca başka bir kontrol biçimi olduğunu biliyordu. Bedenin içinde, daha derin bir yerde duyduğu yorgunluk, bu bilginin kalıntısıydı. Söyleşinin gerçekleştiği yer, mermer zeminli, geniş camlı bir binaydı. Önü sabahları hep ıslak olurdu. Sanki gece vakti üzerine çiseleyen gölgeler sabahı beklemiş gibi.
Birinci geçiş noktasına ilerlerken sokaklar dikleşti, basamakları eski taşlardandı, her adımda bir çağrışım vardı. Gölgelerden uzayan vitrinler, kurumuş çiçeklerin arkasında kalmış vitray camlar, yer yer tekinsiz bir aydınlık eşlik ediyordu yolculuğa. Yolun tam ortasında, çatlak bir kaldırım kenarında durdu. Eğildi, sol eliyle taşı yerden aldı, yüzeyi pürüzlü, bir tarafı siyaha çalan griydi. Çantasının içine attı hemen. Bu yerden aldığı ilk taştı. Daha pek ilerleyemeden karşısına bir görevli çıktı. Göz teması kurulmadı. Avuç içleri açıldı, parmaklar gerildi, el çizgileri boyunca parmak uçlarına kadar dokunuldu. Bir şey aranıyordu, kadının bedenine sakladığı düşünülen bir şey. O an kadının aklına şu cümle düştü: “İnsan kendisi olmaya mahkûmdur.” Ama o, burada kimdi?
Kadın, Sartre’ın varoluşçu felsefesinin derinliklerine çekildiği bir anı yaşıyordu. Sartre, insanın varoluşunun özünden önce geldiğini söyler, yani insan doğuştan hiçbir özle gelmez, kendi kimliğini, varlığını ancak seçimleriyle inşa eder. Ancak burada, kontrol noktasında kadının kimliği sürekli sorgulanıyor, varlığı bir başkası tarafından taranıyordu. Hangi kimlik, hangi varlık? Kadın, bir an için Sartre’ın felsefesine başvurdu: “İnsan kendisi olmaya mahkûmdur.” Ama burada, bedenine ve varlığına yapılan bu müdahale, onun kimliğinden uzaklaştırıyor, bir başka kimliğe dönüşmesine sebep oluyordu.
İkinci geçiş noktasına ulaştığında, meydan genişlemiş, binalar alabildiğine yukarı çekilmişti. Gökyüzü görünse de oraya ulaşmak zordu. Eski bir sinemanın önünden geçerken vitrindeki bir afiş gözüne çarptı. Kulağına, aşağıda uğuldayan tramvay raylarının sesi geldi ama ortalıkta tramvay yoktu. Sokağın ucunda, çatlamış zemindeki bir taş dikkatini çekti bu sefer. Daha düz, daha soğuktu. Taşı aldı. Tam sırt çantasının ağzını açarken üstü aranmaya başlandı yine. Bu kez ağzının içi, dilinin altı, diş etleri bile kontrol edildi. Metalik bir soğukluk, hiçbir şey demeden yapılan bir el kontrolüydü olan. Kadın gözlerini kapadı. Boşluk dokunulmazdı. Ta ki başka bir cümlenin sesi zihninde yankılanana kadar: “Hiçlik, varlığın yansımasıdır.” Görevlinin bakışı, kadının göz kapaklarını delip geçmeye çalıştıysa da bir iz bulamadı.
Sartre’a göre, varlık insanın özünden önce gelir fakat dışsal bir dünyanın bu öz üzerinde kurduğu baskı, insanın özgürlüğünü kaybetmesine sebep olur. 1984’te de Orwell, bireyin özgürlüğünü yok sayarak devletin ve toplumun sürekli kontrolü altında yaşamaya mahkûm bir dünya tasvir eder. Kadın, her kontrolle birlikte daha fazla özgürlüğünü kaybediyor, her arama kimliğinin daha da silikleşmesine neden oluyordu. Sartre’ın “hiçlik” olarak tanımladığı durum, burada Orwell’in tasvir ettiği toplumun baskıcı yapısında somut bir hâle geldi. Hiçlik, varlığın tamamlayıcısı değil, yok edicisi konumundaydı artık.
Üçüncü geçiş noktasında, kaldırım çizgileri birbirine daha yakın, dükkân vitrinlerinin ardında kapanmış hayatlar, taş balkonlardan sarkan solgun çiçekler vardı. Bu bölge sessizdi ama bastırılmış bir hareket barındırıyordu içinde. Yerde bulduğu taş daha hafifti, rengi neredeyse beyazdı. Kadın eğildi, taşı alırken çantasının ağırlığını ilk kez fark etti. Sonra, yine kontrol noktası ortaya çıktı. Bu defa sırttan başlandı arama. Kürek kemiklerinin çizgisi boyunca, sonra omurganın iki yanı. Kollarını yukarı kaldırdı. Dirsek içleri, koltuk altları arandı. Kumaş tene değdi, biraz sendeledi, soğuk bir ürperti, kaşıntı gibi bir şey yaşandı. Bu arada kimse bir şey söylemiyordu. Başkalarının da üstü aranıyordu. Güpegündüz, her sokakta kontrol noktaları vardı ve gelen geçenlerin hem kimlikleri kontrol ediliyor hem de üstleri aranıyordu. Kadın, taşların çantasındaki yerini düşünürken, iç çamaşırına kadar uzanan aramaları şu cümleyle bastırmaya çalıştı: “Bakış, bizi bize yabancılaştırır.” Şu an yabancıydı. Hem gözlere hem kendi bedenine.
Kadın, taşı çantasına koyarken Sartre’ın özgürlüğün özünü, varoluşla ilgili en temel sorusunu anımsadı: “Özgür olmak, kendini yaratmak mıdır?” Orwell’in 1984’ü, tam da bu özgürlüğün yok olma sürecini yazar. Kadın, her taşla birlikte daha fazla yük taşıyor, her adımda özgürlüğünü daha fazla kaybediyordu. Ancak Sartre’a göre bu kayıp, tamamen bir başkasına ait olmak değil, kendi varoluşunun anlamını yeniden inşa etmek için verilen bir savaşın sonucuydu. Bu, Orwell’in tasvir ettiği distopik dünyada çok daha karmaşık bir hâle geliyordu. Kadın, kimliğini inşa etmeye çalışırken her adımda varoluşunu kaybediyor hem özgürlüğünü hem de kimliğini yok eden bir sistemin içine hapsoluyordu. Bu, Sartre’ın varoluşçuluğunun en karanlık yansımasıydı. Özgürlük, ancak bir içsel mücadeleyle elde edilebilirdi. Burada kadının bilinci tamamen kapanıyordu demek daha yerinde olacak. Açık bir bilincin dışsal etkenlerle mücadele ederken yorulacağını varsayarak şunu söyleyebiliriz artık: “İnsan kendisi olmaya mahkûmdur.” Fakat 1984’ün dünyasında kimse kendisi olamaz ki. Kadın, taşları toplarken her adımda bu farkı daha fazla hissediyordu. Sartre’ın özgürlük anlayışı, 1984’ün kontrol noktalarında hiçbir zaman varlık bulamazdı. Çünkü özgürlük hassastı. İçeride onu bulacağını sanan bedenin, aramalar esnasında kıpırtısız kalması, dışsal unsurların içeriye geçişini engellemiyordu. Ve kadın, her arama ile birlikte hem özgürlükten hem de zamandan uzaklaşmaya başladı. Topladığı taşların arandığını biliyordu. Niçin artık onları vermiyordu, sadece birer taştı onlar, yüklediği anlamları sadece kendisinin bildiği. Hele de kimlik kontrolü ile üst aramasıyla bulunacak şeyler miydi? Fikirlerini somutlaştırma çabası, şehirdeki kontrol noktalarına denk geliyor, daha önce sırt çantasının içine attığı bir taşın hatırlanması ile sona eriyordu döngü. Her gün evden çıkıp işe gittiğinde, işten eve döndüğünde üstü aranıyordu. Sırtındaki çantaya yerleştirdiği taşlar ya umursamıyor ya da yoklardı. Kadının onları uydurduğunu düşünebiliriz. Ya da kaybetmekten korktuğu fikirleri hatırlamak için sembollerden yararlandığını, kapalı kapıları zorladığını, sokakta olmayı önemsediğini düşünebiliriz. Böylece pekala 1984’ü ve Sartre’ın özgürlük anlayışını yorumlayabiliriz. Bu distopik evrenin bir hikâyenin, romanın taslağı olduğunu da söyleyebiliriz.Gerçeğe ne denli yansıttığını görmezden gelerek, kontrol noktalarının sırt çantasını ağırlaştırdıkça ağırlaştırdığını hayal edebiliriz.
Bazen düşecekmiş gibi yürüyor. Söylenmemiş fikirlerin ağırlığı altında ezildikçe hem kendine hem de başkalarına yabancılaşacağını söylemek, bir öngörüden çok sıradan bir yoruma dönüşünceye kadar hayal kurabiliriz.






