Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Şubat 2024

Roman

Yan Yana Durduğumuz Yerler

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

1

0


Aziz Gökdemir’in başarılarından biri hemen hemen her anlatıcının farklı sesini bize geçirebilmesi.

Bazen okuduğunuz roman ya da öyküyle daha ilk sayfalarda ayrı bir bağ kuracağınızı anlıyorsunuz. Nasıl oluyor bilmiyorum, anlatmak zor ama anlatmaya çalışacağım. Aziz Gökdemir’in yayımlandığı 2019’da gözümden kaçan ama çok şükür keşfedip okuduğum romanı Yangından Sonra’nın ilk bölümünde, “Civan”da, ben bu romanı çok seveceğimi anladım.

Bu arada ben roman diyoruma ama Aziz Gökdemir “Civan”ı tek başına bir öykü olarak Gezi Direnişi’nin hemen ardından bir seçkide yayımlamış. O nedenle roman yerine zincir öyküler demeyi tercih ediyor. Bunu bilmesek bence romanın bir öyküden yola çıkıp geliştiğini anlayamazdık çünkü Civan’la birlikte her mutsuz ailenin mutsuzluğunun kendine özgü olduğu çekirdek ailesini de bütünüyle tanıyıp anlıyoruz.

“Civan” beni 2013 Mayıs’ına ışınladı. ’80 sonrasının apolitik çocukları olarak bir şeye isyana kalkışmışken, olaylar sarpa sarmamışken, polis şiddeti daha artmamışken, umudumuzu sokağa, dayanışmamızı gençlere borçlu olduğumuz, hâlâ Facebook kullandığımız o günlere… Birkaç gün geçtikten sonra yaşadığımız orantısız şiddetten başka unutamadığım şeyler de var. Divan Oteli’ne taşınan yaralıların hiç ummadığımız bir biçimde misafir edilmesi sonrası sosyal medyada Koç ailesini övmeye doymayanlar türemişti. Serde toyluk var tabii, böyle bir tartışmada Divan Oteli’nin neyin üzerine yapıldığını ya da polislerin altındaki akrep ve tomaların hangi fabrikadan çıktıklarını bilip bilmediklerini sormuştum. Hayatımın ilk lincini yemiş bulundum.

aziz gökdemir

Derdim Gezi’yi burada övmek ya da yermek değil, sosyal medyada bu yeterince yapılıyor. Ben bugünden bakınca pek bir şey kazanamadığımızı, olanın o genç yaşında hayatını kaybedenlere olduğunu düşünüyorum. İşte o gençlerden biri olan Civan’ın gözünü açıp da kendisini bulduğu otel odasında Tavit Bey ve Sırpuhi Hanım’la karşılaşması beni çok etkiledi.

“‘Bu oda boş demişlerdi, kusura bakmayın,’ diyorum. ‘Sizi rahatsız ettim. Beni yanlışlıkla buraya getirmiş olacaklar.’

Gülümseme sırası bu kez mavi saçlı kadında. ‘Yanlışlık yok, çocuğum. Bu oda boş, ama biz hep buradayız.’

‘Yan yana yattığımız yer,’ diyor Tavit Bey.

‘Bir tarihte yani.’

‘Ne zaman topladılar mezarlarımızı anuşig?’

‘Bin dokuz yüz otuz dokuz. Buncağız daha dünyada yoktu. Ne bilsin bunları.’”

Bir romanın daha ilk bölümünde hem Gezi Direnişi hem de Ermeni mezarlığının yerlerinden edilmiş sakinleri karşıma çıkınca, işte en başta bahsettiğim gibi Yangından Sonra’yla özel bir bağ kuracağımı anladım. Mahallem, uzun yıllar yazdığım Agos, Ermeni komşularım ve inkârla yazılmış resmi tarihe zerre inanmayışım derken bazen bir yazarla tam da aynı yerde durduğunuzu anlayıveriyorsunuz böyle.*

Mutsuz aileler

Civan, romanın ilk sayfasında “Çekirdek Ailemizin Son On Beş Yılı” adlı bir çizelgede tarihlerle verildiği üzere ailenin ilk kaybı. Dört çocuklu bir çekirdek aile var karşımızda. Selahattin Bey’le Ruziye Hanım’ın Ferhan, Neslihan, Civan ve tekne kazıntısı Selin adlı çocukları. Bu çizelgeden romandaki bölümlerin tarihlerini de takip edebiliyoruz. Ölümlerden bahsetmem spoiler olmayacaktır çünkü çizelgede zaten üstü çizilerek kimin, ne zaman öldüğü belli edilmiş. Hemen hemen her bölüm aile bireyleri tarafından anlatılıyor. Bazıları bir bazıları ise iki kez anlatıcı oluyor. Kitapta “Bu Hayat” bölümündeki anlatıcı Neslihan’ın erkek arkadaşı Barış, bu istisnalardan birisi. Son bölüm “The End” ise bir kapanış/tamamlanış gibi Tanrı anlatıcıyla aktarılıyor. Her bölüm bize ailenin bir başka ferdini açıyor, bir dertten, o anki duygusundan, bazen bir mektuptan, bazen günlükten tanıyoruz o kişiyi. Aile bireylerine dair küçücük ayrıntılar buluyor Aziz Gökdemir, bu ayrıntılar bize ailenin ekonomisinden kültürel anlamda mahallesine kadar muazzam ipuçları veriyor.

Annenin anlatıcı olduğu ikinci bölüm “İçimdeki Den(s)iz”de Ruziye’nin ne denli iyi bir okur hatta izleyici olduğunu anlıyoruz. Aziz Gökdemir pek çok atıfı romanın sonunda ansa da emin olun bir bilmeceyi çözer gibi biz okurlara kalan bazı alıntılar, isimler de var. İki çocuğunu iki yıl arayla kaybedip hemen sonrasında hayat arkadaşıyla sonsuza dek vedalaşmak, annenin çok özenmesine rağmen intihar edemediği için kendisini suçlamasıyla sonuçlanıyor. Bölümde ölümcül hastalığıyla sona yaklaştığı için şükreden Ruziye, uykusuz gecelerin sonunda ne zaman işinin biteceğini düşünüp duruyor. Aziz Gökdemir’in başarılarından biri hemen hemen her anlatıcının farklı sesini bize geçirebilmesi. Ruziye içlerinde en içten olanı. “Sevgili Sylvia Plath. Anne Sexton. Nilgün Marmara. Kararlılığınızın yanına yanaşamıyorum. Ramón Sampedro, sana helal olsun.”

Çocukların anlatıcı olduğu bölümlerde hep sessiz, mücadele etmemiş, her şeye boyun eğmiş biri olarak tanımlanan anne karakteri kendi içinde bir cevher. Evin en çok okuyanı, düşüneni, kullandığı sözcüklerden, ait olduğu mahalleye kadar her şeyi didikleyeni… Ama böyle değil midir zaten? Çocuklar annelerini pek tanımaz. Her karaktere ayrı üzüldüğüm bu romanda evlat acısı yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hayal bile etmeye korktuğumdan, Ruziye’nin intihara böylesine özenip yapamaması, her şeye rağmen geride kalacak Selin’i düşünmesi, özellikle ikinci okumamda göğsüme büyük bir taş gibi oturdu.

aziz gökdemir

Romanı ilk okuduğumda ilk sayfadaki çizelgeyle, kimin hangi yılda, kaç yaşında olduğuyla, ne zaman öldüğüyle ve başlarına gelen olaylarla daha çok ilgilenmiştim. Yukarıda anlattığım son derece vurucu gelen otel/mezarlık meselesi dışında karakterleri lineer bir zaman çizgisine oturtarak tanımaya çalıştım. Bu yazıyı yazmadan önce tekrar okuduğumda ise tüm karakterler çektikleri acıyla yüzüme çarptı. Romanı tanıtırken yazarın bile “en meymenetsiz karakter” olarak bahsettiği Ferhan’ın düştüğü duruma, son bölümde uyuşturucu uğruna yapmayı teklif ettikleri, sattıkları derken öyle üzüldüm ki kendime de şaşırdım çünkü ilk okumamda Ferhan’dan nefret etmiştim. Sanırım romanı okuyup da yazı başına oturana kadar geçen sürede sürekli düşündüklerimle, tekrar okumalarımla, yurt dışında okuyan oğlumun Ferhan’a benzemesinden korkmamdan tutun Ruziye’nin çektiklerine, evin en küçüğü olarak kendimi yakın bulduğum Selin’in yalnızlığına kadar, aşırı empatiden aile bireylerinden biri gibi oldum. Bu çok sık yaşadığım bir şey değil, yaşayınca yazıya dönüşüyor zaten ama benim duygusal okurluğum kadar böylesine trajik bir romanı duygu sömürüsü yapmadan, düz ama katmanlı bir biçimde aktararak bu denli bize geçirebilen yazarın başarısı. Bundan eminim.

Yıllar evvel neden evlendiklerini bile tam hatırlamayan, aslında zaman geçtikçe birbirlerine pek de uygun olmadıkları ortaya çıkan, dört çocuk sahibi olan, araya kısa süreli bir ayrılık sığdırıp sıkıcı küçük hayatlarına geri dönen bir kadın ve bir erkek, Amerika’ya gidip kaybolmayı seçen büyük oğulları, polisin öldürdüğü küçük oğulları, bizim ne olduğunu bildiğimiz ama onların bilmediği bir biçimde yine hayatını kaybeden büyük kızları derken, bu aileden geriye tüm bu ölümlerin sırtına yığıldığı, yıllarca evden dışarı çıkmayı reddeden annesiyle bir başına yaşayan Selin kalıyor geriye. Selin’in ilk kez anlatıcı olduğu “Dünyada Kalan” bölümünün distopik kurgusu, yazarın romanı sunarken yaptığı açıklamayla kafamızda iyice oturuyor. Sona doğru annesini yalnız başına gömmüş bir Selin var. Sesi artık daha gür çıkıyor. “Küçük bir dipnot kendisini nasıl hissederse ben de öyle hissediyorum şimdi kendimi.” diyen ama hemen sonrasında “Biraz ürkek, ama daha ziyade korkuyu yenmeye çalışan ve ileri bakan bir ben. En önemlisi, ben. Ben, Selin.” cümlelerini kurarak tüm bu yıkımdan güçlenerek kendi yaşamına yol alacağını umduğumuz küçük kardeş.

Gerçekten Kurmacaya

Aziz Gökdemir, ’90’lı yıllarda tanıdığı ve yetişkin üç çocuğunu art arda yitiren bir aileden bahsediyor yine kitabın nasıl ortaya çıktığını anlatırken. Yani her zaman olduğu gibi hayat sanattan önde. Elbette o aileden yola çıkılan bambaşka bir aile var karşımızda. Bu aile mutsuzlukta kendisine özgü, aynı Tolstoy’un dediği gibi… Belki neden mutsuz olduklarını anlayamayacak okurlar da olacak, klasik hikâyeler yok çünkü, şiddet, dayak, kavga, gürültü yok. Elimizde küçük ipuçları var. Civan’ın Amerika’daki abisine yazdığı mektupta yine gerçek bir olay aktarılıyor, iki erkek kardeşin hiçbir zaman çok yakın olamayacaklarını imlercesine. Civan hayatında ilk kez gösterilere katılıp kendisini bir yere ait hissettiğini yazıyor mektupta. Ne kadar tanıdık ve sonrası belli.

Neslihan, Boğaziçi’nde okuyup rahat rahat kariyer düşünecekken ölüm oruçlarıyla ilgileniyor, Boğaz’ın eşsiz manzarasının arkasındaki gecekondu mahallelerinde yaşananları, acıları biliyor. Sonrasındaki mutsuzluğu için kadın erkek eşitsizliğinden tutun da öldükten sonra herkesin başka bir ucundan çekiştirip politikasına alet ettiği kardeşi Civan’a kadar tonla sebebi var. Bu mutsuzluğu aktardığı tek bölüm “Seksen Saniye”de küçükken babasının ona Nâzım şiiri okumasını anımsıyor. Sonra da yine babasının kesip sakladığı bir sayfada altını çizdiği satırlar: “Tanrım neden bizi çocuklarımızla vuruyorsun? Eğer bir sorun varsa, neden bunu aramızda halletmiyoruz?”

En meymenetsiz Ferhan’a gelince… Neyi, neden yaptığını hiçbir zaman anlayamayacağız. Büyük göçmenlik hayalleriyle geldiği Amerika’da erkeklikten azade olamadan kendini düşüre düşüre geldiği yeri “The End” bölümünde göreceğiz zaten. Bu bölüm bir casusluk filmi gibi heyecanlı ama bir yandan da Amerika’ya, kurulan ve yıkılan hayallere, evsizlere, mutluluğu sentetik uyuşturucuda arayan zombie’ye dönüşmüş insanlara dair. Yine de Eğin’deki Ermeni evlerinin kapı tokmaklarından bahsedecek kadar memleketinin hikâyelerine hakim Ferhan böyle olmasaydı, ne olurdu, diye düşünmeden duramıyor insan.

Hikâyemiz sonlanırken Ferhan’ın annesiyle son telefon konuşmasına şahit oluyoruz. Annesi ağlayarak en son Hrant Dink’in birinci ölüm yıldönümünde aradığını söylüyor Ferhan’a. Annenin böylesi bir günü kerteriz alması, o günü anımsaması bana yazarla yine aynı yerde durduğumuzu hissettiriyor. Çünkü bu kitapta bahsi geçen herhangi bir politik olay, darbe, cinayet, direniş beni bu memlekete dair hep aynı yere götürüyor. Olan biteni anlayabilmemiz için 1915’i kerteriz almaya…

Yangından Sonra içerdiği fotoğraflar, alıntılar, şiirler, yazarlarla çok katmanlı; anlattığı insan hikâyeleriyle çok derin; okudukça çoğalmasıyla çok zengin bir metin. Aziz Gökdemir telifi tekrar kendisine geçen bu eseri artık kendi sitesine** koydu. İlgi duyan herkesin okuması dileğiyle.

* Surp Agop Ermeni Mezarlığı, tüm uğraşlara ve haklı mücadeleye rağmen, 1939da bütünüyle istimlak edilir. Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi yıkılır; mezar sahiplerine, mezarları taşımaları için süre tanınır. Ardından, mezarlığın üzerine büyük binalar dikilmeye, Elmadağ da bugünkü halini almaya başlar. Mezartaşlarının çoğu, şehir planlamacısı Henri Prostun tasarladığı yeni Eminönü Meydanı’nın onarımında ve Gezi Parkı’nın merdivenlerinin yapımında kullanılır. Lütfi Kırdardan sonra göreve gelen Belediye Reisi Prof. Fahrettin Kerim Gökay, arsanın satışına başlar. Öncelikle misafirhane yapılmak üzere Koç’a satılan arsanın üzerinde bugün Divan, Hilton ve Hyatt Regency otelleri, Gezi Parkı, TRT İstanbul Radyosu ve Harbiye Askeri Müzesinin bir bölümü bulunuyor.

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/2794/gezi-parki-nin-yani-basindaki-ermeni-mezarligi

** https://gokdemir.com/yangindan-sonra.html

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Edebiyat Dünyasının Garip Dostlukları:..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayşegül Kula

12 Haziran 2025

Barikat

Mine Hanım, buyurun denmesini beklemeden üç kişilik odamıza giriyor. Sevde Hanım, İhsan ve benim odam. Sevde Hanım ile İhsan’ın geniş ahşap masaları karşılıklı. Kaloriferin bulunduğu çıkıntının önüne yerleştirilmiş ufak beyaz masa benim. Üzerinde bir laptop, not defteri ve kimsenin bulamadığı..

Devamı..

Yabancılaşma ve Kontrol: 1984 ve Sartr..

Gökçe Bilgin

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024