Sayın Bayan Dalloway
Sayın Bayan Dalloway, masamda oturmuş rüzgârın bulutları sürüklemesinde ilham ararken aklıma geldiniz. Göğün mavi griliği, hiç görmediğim Londra’da nasıl acaba. Rüzgârın şiddeti arttıkça, açık pencerelerdeki tül perdeler dansa başladı. Perdeler hareketlendikçe aklınıza Antigone’nin çaresiz çırpınışları geliyor mu sizin de? Yoksa çayınızdan bir yudum alıp akşam partisine mi odaklandınız.
Sadece kendini yaşayan bir kadın olmakla, toplumun ve geleneğin dışladığı kadın olmak arasındaki farkı hissettiğinizi biliyorum. Hikâyenizin satır aralarından çıkardığım sonuç bu. Kendini kendince seviyor olmak, yakınlıkların önündeki engellerden biriyse, korkularımızı tanımaya çalışmakla aşılamaz mı. Antigone hepimizden çok korkmuştur. Kendi kadar, kendini var eden her şeye, dolayısıyla abisinin ölüsüne sahip çıktı. Kin beslemek için değil, sevmek için doğduğunu haykırırken böyle bir insanın var olduğu sevincini bıraktı bizlere.
Sizi ne zaman düşünsem, büyük pencereleri olan bir odadasınız. Kenardaki dolapta üst üste dizili bembeyaz havlular. Kapağı açıldığında lavanta ve beyaz sabun kokan meşe dolabın üstüne cam vazo var. Nedense mavi ortancalarla dolu. Sayıları vazonun alabileceğinden fazla, sıkışmış kalmışlar.
Gökyüzünün griliği koyulaştı. Rüzgâr şiddetlendi, yağmura az kaldı. Shakespeare’nin Fırtınasını anımsıyorum. Adaya sıkışıp kalmış Prospero, arzuları ve korkularının aslında kölesi olan Caliban, hiçbir şeyden habersiz Miranda sanki kurgunun ortancaları.
İçimi döküyorum Bayan Dalloway. Kimsesiz yolcuların neye yanıt vereceklerini bilemediklerinin ayırdında olarak. Yalnızca yaşadığımız anların tadını arttıracak bir incelik, bir bağlılık olan insanların alçıdan beyaz maskeleri olduğu gibi kalsın. Parti hazırlıklarınıza dönün siz, bilin ki varlığınızı anımsadığım her anda değişmenizi, değişmemizi diliyorum.
Bulanık Bir Suda
“Ben ki dört duvar arasında yaşarım
Küçük bir sokaktan geçerim her sabah
Gökyüzü maviyse mutlu
Bulutluysa tedirgin içe dönük.”
Oktay Rifat’ın dizeleri. Son iki dizeye şapka çıkarıyorum.
Bulut arttıkça, rüzgâr şiddetlendikçe ölümün sabunumsu nemli kokusu gelir burnuma. Bergman’ın şövalyesi gibi pazarlığa girişirim, itiraz ederim mutlak sonuca. Ne fena. Öte yandan bundan değil mi sanatla başka dünyaların kapılarını aralayarak dayanma gücü bulmaya çalışmak. Öyle ya, bir kitap okuruz hayatımız değişir. Romanı yazan olmak ya da kahramanı, ne değiştirir. Sanatı gerçekleştirmek ya da alımlayıcısı olmak o kadar da farklı değil. Herkesin hoşnutsuzluğa içten gelen bir tepkisi var. Bunu sanat aracılığıyla tanımlayabilenlerin yolu açık olsun. Okuyup yazmanın, işitip görmenin, yani dünyayı sanatla tanımlama felsefesinin ereği, gökyüzünün maviliğinde gizli olabilir.
Beğendiklerimizi algoritmalar seçiyor olmasın?
Müzik için konuşuyorum. Ana akım müzik tabanlarında algoritmalar, popüler şarkıları öne çıkarmaya, en çok dinleneni daha çok dinletmeye yönelik çalışıyormuş. En fazla para kazandırandan daha fazla para kazanma derdi.
Bu arada sektör durma noktasına gelmiş. Kârlılık oranları yüzde yedilere kadar düştüğünden alternatifler aranmaya başlanmış çoktan. Bir çeşit kendini tekrarlama durumu, alımlayıcıda sıkışıklık hissi yaratmış olabilir. Sıkışan kaçar, öyle ya.
Henüz spotify’ı terk etme planım yok. Üç yüz, beş yüz dinleyici takipli grupları her gittiğim yerde, reklamsız dinleme hazzı bana iyi geliyor. Ne onlar kazanıyor ödediğim aidatla ne de ben kaybediyorum. Çok şahane bir şarkının, solistin ya da grubun peşinde koşarken, aramıza girmeye çalışan yapay zekâ ve algoritmalara nanik yaparak yolumu buluyorum.
Yapay zekâ ve algoritmalar, telefon, gazete, televizyon, hatta diziler ve belgeseller aracılığıyla hepimizi şekillendirirken kaçacak fazla yer yok. Sanat ve dalları dışında.

Bu Dünyayı Kim Yarattı?
Leibniz yaratılmış dünyayı mükemmel buluyor. Bağlamında değerlendirmek gerekir elbette. Ben yine de Nietzsche’nin dünyayı dertli birinin yarattığı söylemine gülmeden geçemiyorum.
Üçlü ilişkilerinde terk edilmiş olan, o krizle Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü kısacık bir sürede tamamlayan, kamçılardan falan söz eden Nietzsche’nin söylemine kulak vermek önemli. Ona göre yeni değerler yaratmak için öncekileri parçalamak gerekir. Tanrı ölmüştür. Ahlaksal ve dinsel yargıları reddetmeli, yönetimlerin babacan tavırlarına karşı konmalıdır. Çünkü dinin, ahlakın, yönetimlerin varlık koşulları, insanlığı kategorik olarak köleleştirmekten öteye geçemez. Bu yüzden özgür olmak isteyen insanın kendi aklını kullanmaktan başka seçeneği yoktur.
Aklını kullanan, özgürleşmek isteyip de Kuçuradi’nin söylediği gibi, değer harcayan olumsuzluklar karşısından acı çeken uygar insan, kendini kandırmak istemezse, belli bazı koşullarda yapabileceği bir şey olmadığının farkındadır. Vazoda sıkışmış kalmış mavi ortancalar gibi.
Leibniz bunların nesini mükemmel bulmuştu? Mükemmel ve her şeye gücü yeten ir tarafından yaratılmış bir dünyada kötülüğün yer alamayacağını, iyinin her daim üstün geleceğini savunuyordu. Optimist filozof.
Zihnimin bana ait odasında düşünüp duruyorum.
Yağmur başladı. Mutfağın penceresi kapalı mıydı? Perde sıkışıp kalmasın, ıslanır. Gidip bakayım, belki çay demlerim.
Serdivan Yolları Taştan
Behlül, Neden Çıkardın Bihter’i Baştan
Altmış, elli ve otuzlarında olan dört insanı bir araya getiren şeylere eşlik eden naneli kısır, kıymalı börek ve iki renkli kek sevdası, bunların bolluğu, şişen mideler ve üst üste içilen çaylar ve dahi sular, asıl konulara girilmesine engel olamazdı, olmadı.
Ankara’dan yaklaşık üç saatlik bir hızlı tren yolculuğuyla ulaştım Arifiye durağına. Dostlar çoktan karşılamaya gelmişti. Gezme, dolaşma faslından sonra, gün batımıyla eve girdik. Çay yapıldı, biralar çıktı, sofra kuruldu, şarap açıldı.
Masadan sandalyelere, koltuklara dağılan dörtlünün sağdan soldan konuşmaları, onları bir araya getiren edebiyat ve yazma sevdalarına yönelecekti elbette.
Sohbet arasında, tükettiğim kısır miktarından kaynaklı, uzanmam gerekti. Kitaplığın yanındaki kanepeye kurulup bir kitap seçtim. Dilek Yılmaz’ın ev sahiplerine imzaladığı öykü kitabı. Rastgele okuduğum öyküler o kadar hoştu ki sohbetten kopmuşum. Seslendiklerinde, öyküleri çok beğendiğimi söyledim. Bir dilim bisküvili pastayı üzülerek reddettim. Hareketlenmek için kitabı bıraktım. Televizyondaki youtube listesine el atmak için ayağa kalktığımda Aşk-ı Memnu reklamı çarptı gözüme.
“Dostlar,” dedim, “mutlu aşk yok mudur?”
O da nereden çıktı, diye yanıtladı biri.
Aragon dedim. Bihter olmasın diyerek güldüler.
Dizi iki bin on beşte çekilmiş. O zamanlar, Radyo Odtü’deki Modern Sabahlar programını asla kaçırmazdım. Programcılar haftada bir gün mutlaka dizi kritiği yapar, “aşki fefnu” da şu olmuş, bu olmuş anlatıp durulardı.. Bir kere bile izlemediğim halde Adnan kimdir, Behlül neyin nesidir, ezbere biliyordum.
İki bin yirmi beşte şarkıları durdurup Aşk-ı Memnu’nun en çok izlenen parçalarını tıkladığımız andan itibaren giderek sessizleştik. Bu kadar bilinen, neredeyse klişeleşmiş söylemler, aşkın ışığı, acının gözlerdeki nemli gölgesi… Aman Allahım, o nasıl oyunculuk öyle. Dizi çekersem sadece tiyatrocularla çalışacağım.
Tam on yıl önce çekilmiş dizinin fragmanları neredeyse altı milyon tık almış. Uşaklıgil’in kendisi bile tahmin edemezdi bunu. Oyunculuktan mı, uyarlamanın başarısından mı, Bihter’in bile mutluluğu bulamamasının yarattığı bilinç altı hazdan mı bilinmez.
Kısırı hazmedememiştim, daha börekle pasta vardı sırada. İş yerimden, hayatın zorluğundan, özgürlüğün engellenmesinden ve her türlü baskıdan, şu yaşadıklarımızdan nefret ediyordum. Acı içindeydim. Heidegger’in korkudan korkma hatasına düşmeyecektim. Şükür dostlarım vardı, sanat vardı sığındığım. Eh sağlığım da yerindeydi. Çayımı yudumlarken ağzımdan çıkıverdi, “Bütün bölümleri baştan izleyeceğim.”
Acıdan ve korkudan sıyrılmak için zaman kazanırken birkaç tık da benden gelsin.


.jpg)



