Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ağustos 2022

Edebiyat

Kültürün Taşıyıcısı Olarak Hikâye Anlatıcısı

Raşel Rakella Asal

Paylaş

0

0


Hikâye anlatımında insanlığın geçmişi, bu geçmişi şimdiki zamanda anlatması ve geleceğe taşıması ile zaman (geçmiş-şimdi-gelecek) tüm süreçlerde açığa çıkmış olur. Bu zaman çizgisi insanoğlunun yaşamsal ortaklığını barındırır.

Hangimiz Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları, Dede Korkut hikâyeleri ile büyümedik? Hangimiz İtalyan çocuk yazarı Carlo Collodi’nin bir kültürel simge haline gelen roman karakteri Pinokyo’nun maceralarını dinlemedi! Hangimiz Pamuk Prensesi, Yedi Cücleri, Kırmızı Başlıklı Kızı, Grim Masalları’nı, Anderson Masalları’nı, Ezop Masalları’nı unutabildi? Hangimizin duygularına dokunmadı! Hangimizde hüzün, neşe, heyecan, merak gibi hislerimizi açığa çıkarmadı! Yüreklerimizde kalıcı iz bırakmadı!

Proust’un yitik zamanı arayan romanı gibi Pinokyo’nun öyküsü de yitik çocukluğunun arayışıdır. Pinokyo içinden gelen serüven çağrısına cevap vererek, çıktığı serüvenden büyük kazanç elde etmiş, büyümüş ve insan olmuştur. Pinokyo kendisini iten bu serüven çağrısını Peri Kızı’nın yardımıyla, fakat en çok de kendi gayretiyle değerlendirmiş ve mutlu sona ulaşmıştır. Pinokyo’yu evrensel yapan nedenlerin en önemlilerinden biri, güçlü sezgileriyle aşama aşama belirlediği hedefe ulaşmış olması ve dolayısıyla çocuklara bir başarı öyküsü olarak sunulmasıdır. Carlo Collodi’nin ülkesini ve gününü aşan bir sesle tüm insanlara seslenmiş olması bu eseri evrenselliğe taşımıştır.

Collodi çocukluğundan beri uydurma masallar anlatır, anlattığı öykülerle arkadaşlarını büyülediği için onların hayranlığını kazanırmış. Kardeşi İppolito’nun dediğine göre: “Bu işi öyle iyi ve öyle mimiklerle yapardı ki, dünyanın yarısı zevk alır ve çocuklar onu ağızları açık dinlerlerdi.”

Masal dinlemeyi kim sevmez? Hele çocuklar… Freud çocukların en severek ve kendilerini vererek yaptıkları işin “oyun oynamak” olduğunu, her çocuğun oyun oynarken düş gücünü çalıştırdığını, kendine bir dünya yarattığını ya da kendi dünyasındaki şeylerin yerlerini değiştirip onlara yeni bir düzen verdiğini söyler. Çocuk kurguladığı oyunu çok ciddiye alır ve oynarken duygularını oldukça fazlasıyla kullanır. 

Bu noktada Freud yazarların da çocukluk anılarına önem verdiklerini, gözü açık düş görme gibi, düş gücüne dayanan yaratıcılığın da önünde sonunda çocuklukta oynanan oyunların bir uzantısı olduğunu ve onların yerini aldığı varsayımından yola çıkarak bu yorumu getirir.  

Çocuklarınızı büyütürken onları oyun oynarken, odada dolaşmalarını, kendi kendilerine söylendiklerini duymuşsunuzdur. Oyuncaklarıyla oynadığını görmüş, kendi kendine konuştuğunu dinlemişsinizdir. Onun eline bir şey aldığını ya da yerde bir kamyonu ittiğini ya da önünde yükselen kutudan kuleye bir kutu daha eklediğini, tıpkı bir filmde veya bir hikâyedeki anlatıcının açıklamaları gibi ne yaptığını söylediğini ya da yaptığı işlere eşlik edecek bir öykü uydurduğunu izlemişsinizdir. Her hareketin bir sözcük doğurduğunu, ya da sözcüklerin bir başka hareketi başlattığına tanık olmuşsunuzdur.

Çocukların ayrıntılı bir şekilde gözlem yapma, bir nesneyi kendi özelliği içinde görme yetenekleri sınırsızdır. Çocukların dünyasında karşı gelinmeyecek hiçbir kural yoktur. Kamyonlar uçar, bir kütle bir insana dönüşebilir, ölüler dirilir. Çocukların zihni hiç duraksamadan hızla bir şeyden ötekine geçebilir. Çocukları bulundukları dünyanın dışında bir yere taşırlar. Karnabahar bir ağaç, patates bir bulut, bulut bir adama dönüşebilir. Onların dünyasında korkusuz Red Kit’ler, büyümeyi reddeden Peter Pan, Küçük Prens özgürce yaşarlar.

Büyüklerin dünyasına adım atınca çocuk tüm bunları yitirir. O güne dek başına gelen her şeyi unutur. Yaşamının ilk üç yılında anne babasının onunla birlikte geçirdiği o binlerce saat, ona söylediği o milyonlarca sözcük, ona okunan kitaplar, onun için hazırlanan yemekler, onun için dökülen gözyaşları… Bütün bunlar çocuğun belleğinden sonsuza dek silinip gider.

Büyüdükçe ayakkabılarını bağlamayı öğrenişini anımsar. Annesinin sabahları onu uyandırışını anımsar. Babasının aynanın karşısında babası gibi kravat bağlamayı, evdeki kedileri gibi tüylü bir kuyruğu olmasını, bir sincap gibi çevik olmayı, uçarmış gibi ağaçtan ağaca sıçramayı arzuladığını anımsar. Babasının üç tekerlekli bisiklete bin, deyişini anımsar. Tüm bunların yanı sıra ona anlatılan masalları ise hiç unutmaz…

Anlatılan hikâyelerin özelliği çocuğa onun dünyasını, onun bakış açısı ile anlatılmış olmasıdır. Hem içeriği, hem de dilinin çocuklara göre olması, okuma kültürünün çocuklara kazandırılma açısından önemli bir işlevi de üstlenmiş olur. Masal, fabl, roman, çizgi roman, fıkra, öykü, destan gibi türler bu işlevi yerine getirmiş olurlar.

İletişim kurma yöntemlerimiz arasında, hikâye en işlevsel olanı. Kültürleri ve nesilleri aşan, yüzyıllardır insanlığa eşlik eden hikâyeler hepimize temas eder. Olayları masal şeklinde bir araya getirmek yediden yetmişe hepimizin hoşuna giden tek iletişim ve eğlence yöntemidir.  Çocukluğumda Kırmızı Başlıklı Kız masalını annemden dinlemekten ve ona anlattırmaktan bıkmazdım. Masal anlatıcılığı her zaman hikâyelerin tekrarlandığı bir sanat olmuştur her zaman. Hikâyeler akılda tutulmayınca bu sanat da yok olur.  Annem her defasında olayları o günkü ruh durumuna göre anlatır, bazı yerleri atlar veya bazı yerlerde ilaveler yapardı. Çocuk aklımla kendimi anlatının ritmine kaptırır, hikâyeyi can kulağı ile dinler, kendimden geçer, uykuya dalardım. Çocuklarımı büyütürken kendimi hiç zorlanmadan onları anlatırken buluverdim. Daha sonra torunlar geldi, onlar da bu karavana katıldı, böylece hikâye anlatma geleneğine beşiklik eden ağ kurulmuş oldu. Hiç kuşkusuz torunlarım da çocuklarına anlatacaklar ve bu döngü böyle devam edecek. İşte hikâye anlatma geleneğinin önemi burada yatıyor. Hiçbir zaman tanışmadığımız atalarımızla, ya da on ya da yirmi bin yıl önce yaşamış insanlarla bağlantıyı bu şekilde oluşturmuş oluyoruz.

Sözlü hikâye anlatıcılığı doğal olayları açıklamak için kullanıldı. Toplumlar hakkında yapılan araştırmalar, hikâye anlatmanın insanın yazı yazmayı öğrenmesinden çok daha eskilere dayandığını ortaya koyuyor. Milyonlarca isimsiz hikâye anlatıcısını düşünün. Bu hikâye anlatıcıları, gözlemlerini, deneyimlerini, kazandıkları bilgileri hikâye yoluyla başkalarına aktarmayı öğrendiklerinde medeniyet tarihi de başlamış oldu.

Günümüz psikolojisini önemli ölçüde etkilemiş olan Carl Gustav Jung’a göre bilinç ve kişisel bilinçdışı bireysel yaşantılarımızdan kaynaklanır. Ortak bilinçdışı ise, bireylerin ömürleriyle sınırlı değildir. Ortak bilinç dışını oluşturan öğeler, insanlığın geçmiş yaşantılarının ürünüdür ve bize nesilden nesle geçmişlerdir. Ortak bilinçdışını oluşturan öğelere “arketip” denir. Örneğin, anne, mağara, ağaç, ateş, dev, bilge, ihtiyar, gölge birer arketiptir. Hepimiz doğduğumuzda bilinçdışımızda belirli bir anne arketipine sahibizdir. Annemizle iletişimde bulundukça, bilinçdışımızdaki anne arketipi canlanmış olur, böylece anne kavramına sahip hale geliriz. Mitolojideki tanrıçalardan İsis, Venüs, Demeter, Athena ve Hekate de yüce-ana arketipinin sembolleridir. Bu tanrıçalarla ve tanrı-krallar arasındaki ilişki, masal kahramanları ile aynı paralelliği gösterir.

Bizler, ortak bilinçdışımızdaki arketiplerin varlığından habersizizdir. Arketipler, rüyalarda, sanat eserlerinde, masal gibi birtakım anonim edebiyat eserlerinde ortaya çıkar. Hikâye anlatıcısı bu arketipleri kullanarak masalını anlatır. Masallarda kahramanın gittiği uzak diyar, oradan getirdiği ödül somut olarak ifade edilse de aslında her şey soyut bir nitelik taşır. Kahramanın gittiği yer kendi iç dünyasıdır. Bilinçaltına ulaşan kahraman, orada bulunan, gizli kalmış birtakım yönleriyle tanışır, kendi içinde birtakım çatışmaları çözer, böylece gelişiminde bir aşama kaydetmiş olur.

Yirminci yüzyıl edebiyat eleştirmeni ve kültür tarihçisi Walter Benjamin (1892-1940) hikâye anlatımıyla Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nde dikkat çektiği “genişletilmiş zihin” kavramını tekrar gündeme getirir. Kant “herkes için ortak bir duyu” düşüncesini "sensus communis" kavramıyla ifade etmişti. Benjamin Kant’ın bu düşüncesini, toplumsal yaşantının bir ürünü olan hikâye anlatımında görür. Benjamin’in kullandığı “hikâye anlatıcısı” terimi insanlıkla bütünleşmeyi, yani Kant’ın sensus communis (genişletilmiş zihin)i içerir.

Walter Benjamin, "Hikâye Anlatıcısı" adlı makalesine şu sözlerle başlar: “Adı size ne kadar tanıdık gelirse gelsin, hikâye anlatıcısının hayatımızda hiçbir hükmü yok. Çoktan uzaklaştı bizden, gittikçe de uzaklaşıyor.” Onun bu sözlerinde tabii ki, hikâye anlatma geleneğinin kaybolmasına bir hayıflanma, bir serzeniş, geçmişe duyulan bir özlem sezersiniz. Bu gözlemiyle Benjamin modernleşmenin getirdiği popüler edebiyata dair önemli ipuçları vermiş olur. Ona göre hikâye anlatı ortak bir deneyim, bellek ve bilgi aktarımıdır. Bir geleneğin kuşaktan kuşağa aktarılmış olmasıdır. Böylece “anonim bir hikâye, masal ya da efsane” kaybolmamış olur. Hikâye anlatıcısının kişisel tarihinden beslendiği ve anlattığı bu deneyim dinleyicilerin de içinde yer aldığı kolektif bir deneyime dönüşür. Bu anlatı sayesinde hikâye her anlatılışta yeniden hikâye anlatıcısı tarafından kurgulanıp aktarılır. Anlatılan hikâye, anlatıcının hem kişisel tarihinden biriktirdikleri hem de onu yetiştiren bir önceki neslin deneyimlerini içermesi bakımdan zenginleşmiş olur. Hikâye anlatıcısı bu deneyimini anlatırken dilin esnekliğinden, tonlamadan ve ritim gibi olanaklarla hikâyesine canlılık, bir yaşanmışlık katmaya çalışır. Aslında hikâye anlatıcısı bir zamanlar dinleyicisi olduğu hikâyeyi anlatırken her anlatışında hikâyeyi yeniden kurgularken yeni öğeler katar. Hikâye anlatıcısı yalnız başına değildir, dinleyiciler de ona eşlik ederler, ara sıra hikâyeye katkılarını eksik etmezler. Dolayısıyla hikâye anlatımı o toplumun kolektif deneyimini beslemiş olur.

Hikâye anlatıcısı, yaşanılan, yaşanabilen veya yaşanacak olan olay veya olaylardan beslenir. Bu açıdan hikaye anlatımı, yaşamsal bir deneyimi aktardığı ve başkalarıyla paylaştığı için dünya ile iletişim yolu, geçmiş ile gelecek arasında bir köprü, bir süreklilik ifadesidir. Bu yönüyle bilgilendirici bir ürün olan romanın aksine olaylara farklı bakış açıları ve ortak bir düşünce sürecini geçirmiş olur. Ortak yaşamın öğeleri, herkesin benimsediği ve kabul gördüğü ilkeler haline gelir. Dolayısıyla her birey bu hikâyeleri rahatlıkla benimser. Bu yüzden herkes kendinden bir parça bulur ve başka kişilere de aktarmış olur. Benjamin’in sözleri ile söylersek, “bütün hikâye anlatıcılarının beslendiği kaynak, ağızdan ağıza aktarılan deneyimdir. (2001, s.78) Bu aktarımda başka bir zihnin de katkısı olabilir. Bu durum hikâye anlatımın en güçlü yönüdür. Çünkü her hikâye açık veya kapalı bir şekilde yararlı bir ahlâk dersi, bir nasihat, bir atasözü, bir düstur içerir.

Hikâye anlatıcısı anlattıkça yaşadığına bakar, anlattıkça kendini keşfeder, anlattıkça onlarca yıllık deneyimlerinin birikimini yakalar. Anlatmak bir bakıma hayatı paylaşmak, yaşama dair bir şeyleri hikâye etmek, farklı zamanlarda farklı kişilerin bakış açılarına yer vermektir. Deneyimin çoğul ve ortak bir eyleme dönüşmesi, bireysel bir dünya değil kolektif yaşamın ta kendisidir.

Maalesef modernleşmenin anlık, gel-geç ve durmadan devinen doğası hikâye anlatıcısını ortadan kaldırdı. Modernleşmeyle birlikte hikâye anlatıcısı ile dinleyici arasında kurulan iletişim yerini yazılı ve görsel kültüre bıraktı. Theodore Adorno aynı gözlemi halk müziği için yapar. Modernleşmeyle birlikte folk müziğinin yerini popüler müziğin aldığını şöyle ifade eder. “Bir zamanlar aristokrasiyi hem taklit etmek hem de onunla alay etmek için yapılan hafif müzik; bugün, insanı kaderine boyun eğmeye ikna etmekle işlevlendirilmiş bulunuyor. Folk müziği dirimsel gücünü yitirmiştir. Çünkü kendiliğindenlik özelliği olan “Volk-Halk” kalmamıştır. Modern topluma geçiş süreci bu eski toplumsal hayat tarzının maddi temellerini yıkıp, dağıtıp yok etmiştir. Bu süreçten kalan folk müziği değil, popüler müziktir. Popüler müzik, bütün popüler kültür görüngüleri gibi yukarıdan güdümlemenin ve yukardan empoze etmenin ürünüdür.”

Hikâye anlatımında insanlığın geçmişi, bu geçmişi şimdiki zamanda anlatması ve geleceğe taşıması ile zaman (geçmiş-şimdi-gelecek) tüm süreçlerde açığa çıkmış olur. Bu zaman çizgisi insanoğlunun yaşamsal ortaklığını barındırır.

Hikâye anlatımı geleneğinde bir başlangıç ve bitiş noktası yoktur. Olay örgüsünde kronolojik bir akış söz konusu değildir. Anlatıcının zihni yaşanan anda olduğu kadar, hem ileriye hem de geriye doğru hareket edebilir. Geçmişi hatırlama, şimdiki zamanda yaşama, gelecek zamanda hayal etme dikkate alındığında hikâye anlatımın insan zihnine yakınlığı açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla hikâye anlatıcısı geçmişle bağını korur, şimdiki zamanda yaşar ve geleceğe de kılavuzluk ederken kolektif bir belleğe dayanmış olur. Bu açıdan hikâye anlatımı geçmiş nesilden aldığını ve kendine mal ettiğini gelecek kuşağa aktarılmasında aracılık yapmış olur. Geçmişten alınan bir mirasın hem şimdide hem de gelecekte yaşanılması böylece sağlanmış olur. Ağızdan ağıza, nesilden nesle aktarılan bu miras hem anlatıcıda hem de dinleyicide binlerce insan hikâyesi ile harmanlanır, kolektif öznelerin sunduğu zengin deneyim dünyasına kapısını açmış olur.

Mağara duvarlarına çizilen ilk resimler, insanın anlatma ve paylaşma ihtiyacının başlangıcı olarak kabul edilir. Daha sonra uzun bir süre sözlü kültür yaşandı. Sözlü kültürden yazılı kültüre, basılı kültüre geçildi. Çağımızda elektrik-elektronik kültür dönemlerini yaşıyoruz. Her dönemin iletişim biçimi ve araçları değişse de değişmeyen tek şeyin kültürün taşıyıcısı hikâye sanatı olduğunu söyleyebiliriz.

 

Kaynakça

Mustafa C. Sadakaoğlu, Walter Benjamin’in Hikâye Anlatıcısı, Deneyim ve Enformasyon Yaklaşımı Bağlamında Popüler Edebiyat ve Azra Kohen, İnternet, Erişim Tarihi: 10 Ağustos 2022

Üstün Dökmen, "Pinokyo’nun Arketipler ve anababa-çocuk ilişkileri açısından incelenmesi", İnternet, Erişim Tarihi: 10 Ağustos 2022

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis yayınları, 2001

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aysun Kayacı Haklı mı? Demokrasiye Kar..Hasan Keser
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

22 Aralık 2024

Bir Kasırganın Düşündürdükleri

Düzensiz göçte katı güvenlikçi politikaları savunanlar, ‘vahşi’ özelleştirmeleri de aynı sınıf gözlüğünden savunageldiler.Hint Okyanusu’nun batısında, Madagaskar’ın ise kuzeybatısında yer alan Fransız Denizaşırı ili Mayotte’u Chido Kasırgası’nın süpürmesinin ardından ku..

Devamı..

Shakespeare’den Irkçılıkla İlgili Nele..

D. S. Brown

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024