Mine Hanım, buyurun denmesini beklemeden üç kişilik odamıza giriyor. Sevde Hanım, İhsan ve benim odam. Sevde Hanım ile İhsan’ın geniş ahşap masaları karşılıklı. Kaloriferin bulunduğu çıkıntının önüne yerleştirilmiş ufak beyaz masa benim. Üzerinde bir laptop, not defteri ve kimsenin bulamadığını aramaya çalıştığım tam 1230 sayfalık bir kitap. Stajyerlere büyük ekran vermiyoruz demişlerdi. Verselerdi bu kitap bu masaya sığamazdı. Ama sandalyelerimiz aynı. Başımı yasladığımda boşluğa düşmediğim yumuşak ve insanı sıcacık kavrayan bir sandalye. Sevde Hanım mini eteğiyle oturduğunda bacaklarının koltuğa yapışmasından şikâyet ediyor. O, yaza uygun koltuklara geçmek gerektiğini söylüyor. Bense hep pantolon giyiyorum.
“Bakan, hamile kadınlara laf edince İstiklal’e çıkışı kapatmışlar. Dönmesi zor olan şimdiden çıkabilir.” Mine Hanım bilgi verip başkaca bir şey sormadan odadan çıkıyor. Sabah çok erken geldiği, öğle yemeğini odasında yediği ve herkesten geç çıktığı için ofisin en az karşılaşılan ortağı. Güvenlik görevlisi Mesut abiden bile geç çıktığı oluyormuş bazı günler. Staja kabul edildiğimi söyleyen telefon geldiğinde beni yetiştireceği genç olarak seçtiğini hayal etmiştim. Tuvalet çıkışında karşılaştığımızda yardım edebileceğim bir şey olur mu sorumu cevapsız bıraktığından beri bu hayalimi bıraktım.
Kapı kapandığı gibi Sevde Hanım kocaman siyah deri çantasını açıp içinden kırmızı renkli makyaj çantasını çıkarıyor. Ufak aynasının karşısında bordo rujunu sürerken bir yandan hoparlöre aldığı telefonuyla Bebek’te yemek planı yapıyor. Konuşması bitince soruyorum: “Ben de çıkabilir miyim?”
“Çık yahu, durduğun kabahat. İstiklal ne polisten ne gazdan geçilir bir saate.” Sevde Hanım, yasal stajını yapan İhsan’a göz kırpıyor. “Yaz stajyerlerinin ofisi terk edemem huyları beni benden alıyor.” Bana söylediklerini duymamış gibi yapıp çantamı hazırlıyorum. Kitabı da çantama koyuyorum. Akşamları işim var diyerek odama kapanmak iyi geliyor.
Ofisin çıkışında Esra ile karşılaşıyoruz. Bana hanım demene gerek yok diyen tek avukat. Yaşlarımız yakın sanmıştım ama Sevde Hanım’dan büyükmüş. Bir iş istediğinde önce nasıl yapılacağını detaylarıyla anlatır. Düzelttiği metnin son halini müvekkilden sonra hemen bana gönderir. Önemli olan öğrenmekmiş. Kopyalayıp yapıştırmaktan başka zahmeti olmayan Resmî Gazete e-maillerinden sonra bile hep teşekkür eder. Şimdi siyah kumaş pantolonuyla tozlu merdivenlere oturmuş, spor ayakkabılarını giymeye çalışıyor. “Yapacak bir şey yok, babetle eylem zor. Sen eve mi?” Bu sorunun doğru cevabı evet ama ağzımdan “bilmem ki” cevabı çıkıyor. Merdivenlerden birlikte iniyoruz. Bir cesaret soruyorum: “Ben de gelebilir miyim?”
100 metre uzağımızdaki Taksim Meydan’na girişler kapatılmış. Taksim Cami ile Atatürk Kültür Merkezi, benimle yaşıt polisleri aralarına almış, bakışıyorlar. İkisinin de bize kucak açmaya niyeti yok. “Belliydi böyle olacağı, gel şu aradan Sıraselviler’e bağlanalım. Oradaymış bizimkiler.” İtfaiye arabasının sığamayacağı sokaklardan, üzerimize yıkılacak gibi duran yaşamaya bir maaş yetmez binaların önünden, soğuk gri metali soyulmuş barikatların arasından geçip kalabalığın olduğu yere geliyoruz. Kadınların çantalarına sıkıştırılmış büyük kartonlar diğer kadınları gördüğü gibi çiçek olmuş açılıyor. Üzerine kırmızı rujla yazı yazılmış beyaz bir kâğıt, gazeteden kesilmiş harflerle hazırlanmış mor bir karton ve boyalı kocaman bez bir pankart var. Pankartın arkası kalabalık. Uzun saçlı, kısa saçlı, başörtülü kadınlar. Sarışın, kumral, esmer kadınlar. Geniş omuzlu, orta boylu, minyon kadınlar. Kiminin sesi gür. Bazıları tek gelmiş gibi. Biz Esra’nın arkadaşlarının yanına geçiyoruz. “Topla saçlarını Rapunzel, bırak deyyus merdivenleri kullansın” yazısına çok gülüyorum. Favorim “bırak evi bok götürsün”. Mümkün mü sanki? Mümkünmüş gibi bağırıyorum, boğazım yanıyor.
“Nerede kaldın, saat kaç oldu?” Saatin 11 olduğunu karanlıkla değil de babamın mesajıyla fark ediyorum. “Toplantı vardı, birazdan çıkıyorum” cevabını atıp müsaade istiyorum. Esra bana Gümüşsuyu’na çıkan kısa yolu tarif ediyor. “Geriye dönerek gitme, zorlanırsın. Bak şu ileriki sokaktan bizim ofis tarafına çıkacaksın.”
Ara sokaklardan dolmuşların olduğu yere ulaşmaya çalışıyorum. Etraf çok karanlık. Altı saat önce sokak başlarına duvar ören polisler gitmiş. Onlardan geriye kalan, yalnızlıklarıyla baş başa bırakılmış birkaç barikat. Terk edilmiş değil de unutulmuşlar. Kamu malını terk etmek öyle kolay mı? Rüzgârın çöpleri sürükleme sesini duyuyorum. Uzaktan bir adam geçiyor. Polis olmayıp da bu akşam bu sokaktan geçen tek erkek.
Eve giriyorum. Neredeyse gece yarısı oldu. “Oradan buraya gelmek bir saat mi sürer” diye bağırıyor babam. 19 yaşında kız çocuğu bu saate kadar tutulmazmış. “Ofisteki kadınlara kocaları nasıl izin veriyor” diye de soruyor. İzin aldıklarını sanmıyorum demek istiyorum, susuyorum. Gözümden gelen yaşı görünce biraz yumuşuyor. “Tamam, geç içeri. Bir daha da ailem izin vermiyor de çık. Daha ikinci sınıfta zaten ne stajı. Memlekete gidemedik bunlar yüzünden.”
Odama geçip yalan söylemenin utancı yalan söyleyebilmiş olmanın huzuru ile yatağıma uzanıyorum. Üniversiteyi bitirdiğimi, ruhsatımı aldığımı, babetlerimle ofise girip spor ayakkabılarımla çıktığımı ve elimde “Babamın kızı değil, kendi hayatımın kadınıyım” pankartımla yürüdüğümü hayal ederek uykuya dalıyorum. Ayaklarımda biraz acı, sırtımda hafif ağrı, içimde büyük ferahlık.






