Bütün hücrelerine nüfuz etmiş olan sevgilisi, sevmediği bankacının aksine uğruna her şeyi verebileceği Goethe, beş yıldır üstüne çalıştığı Divan’ında bütün bir bölümü ona adamıştı.
Dünyaları birbirine bağlayan çevirmenlere
'Bir müennes yeg dururkim ehl ola/ Bin müzekkerden ki ol na-ehl ola'
Viyana’da pespembe çiçekler açmış kocaman ağacın altındaki bankta oturmuş, bir şeyler yazıyordum. Yazdıkça siliyor, yeniden başlıyor, bunaldıkça kalkıp içinde bulunduğum parkta tur atıp yerime oturuyordum. Şiirimi bitirebilmek için kulağıma çalınan Almanca kelimelerin arasından sızıp gelen, yitirmekten korktuğum Türkçe kelimeler arıyordum, buldum onları sonunda. Şiir yazarken insan ne çok şey düşünmek zorunda kalıyordu. Yazmak istediklerim, kimliğim, dilim, hatta cinsiyetim. Hiç tanışmadığım, artık yaşamayan kadın şairlerden şiir yazmayı öğrenmeye, kendime onlardan ustalar bulmaya çalışıyordum. Birkaç ay sonra İstanbul’a vardığımda kitapçıya koştum. Rüya görmüyordum, bulduğum kelimeler önümdeki sayfada gerçekten basılıydı. Şiirim yayımlanmıştı, artık kendimi yarı şair sayabilirdim. Bütün ömrüm boyunca en çok olmak istediğim şeydi bu. Ben şair olmak istiyordum. Yazmaya cüret etmek ne kadar zor olmuştu. Yıllarımı, okuma ayinlerini, uzun yürüyüşlerimi sanki bu cesareti toplamak için harcamıştım. Şiirler yazma cesaretini.
Marianne kalemi dikkatle yerine bıraktı, mürekkebin iyice kurumasını bekledi. Heyecanı yatışmadan mektubu zarfa koymaya kalkınca, mürekkep dağılıyor, yazdıklarını okunmaz hale getiriyordu. Beklerken bacaklarını incelemeye başladı, yirmili yaşlarının sonunda olsa da hâlâ on altı yaşındaki dansçı kızın ince bacaklarıydı onlar. Avusturyalı dansçıların çoğunun kalın bacaklı olduğunu hatırladı. Belki de onu diğerlerinden ayıran bu ince bedeniydi ve kocası görünümlü yaşlı Alman bankacının onu annesinden, bir skandal eşliğinde, parayla alıp Frankfurt’a götürmesinin sebebi de. Mürekkebin kuruduğundan emin olunca kâğıdı eline aldı, Weimar kentine göndereceği mektubu baştan sonra okudu.
“Divan’ı tekrar tekrar okudum; her seferinde içimde öyle bir his uyanıyor ki, bunu ne tarif edebiliyorum ne de kendime açıklayabiliyorum. Kalbim tamamıyla size açık olduğundan eğer siz, iç dünyamı ve öz varlığımı, umduğum ve dilediğim gibi (aslında buna eminim) tam anlamıyla kavradıysanız o zaman böylesine eksik kalacak tasvirlere gerek duymayacağım. Siz zaten içimde neler olup bittiğini tam olarak hissediyor ve biliyorsunuz.
Bazen insan hayatın bu gümüş parıltılarını, gökten bir armağan olarak kabul etmekten başka bir şey yapamaz.
Tamamen sizin olan
Marianne, Frankfurt Ekim 1819." Dayanamadı, kırmızı altın yaldızlı kapağa baktı, Divanı tekrar açtı, şiiri tekrar okudu.
“Şimdi senin adın Züleyhâ olduğu için,
Ben de övülmüş olacağım,
Sen sevgilimi överken,
Hatem olacak adım “
Bütün hücrelerine nüfuz etmiş olan sevgilisi, sevmediği bankacının aksine uğruna her şeyi verebileceği Goethe, beş yıldır üstüne çalıştığı Divan’ında bütün bir bölümü ona adamıştı. Züleyhâ’nın kitabı, Züleyhâname. Suleika ile sevgilisi Hatem, kendilerine seçtikleri isimler içinde yankılandı. Suleika, Suleika. Goethe genç değildi artık; gençliğiyle ünlü Yusuf değil, bilgeliğiyle öne çıkan Hatem olmaya daha uygundu. İran şiiri, aşk, Hüthüt kuşu. Yaşadıkları her şey damıtılmış biçimde şiirlerine sinmişti. Daha da önemlisi, Marianne, Goethe’nin kendisine yollamış olduğu Batı-Doğu Divanı’nda kendi şiirlerini de basılı görmüştü. Marianne değil Suleika’ydı o artık, dönüşümünü tamamlamış, şairlik makamına ulaşmıştı. Rüya değildi, gerçekti bu.

Marianne’nin rüyasından uyanmaya çalışıyor, kendimi hep yabancı hissettiğim Viyana sokaklarında yürüyerek Hâfız’ın etkisiyle yazılmış bu çok çarpıcı Divan’ın içinde kendime de yer arıyordum. Goethe ile Marianne’nin ilişkisi, ortaya koydukları eser, mektupları… Bunlar bana gerçek hayattan daha heyecan verici, daha güzel geliyordu. Kitapları takip etmek, kurmaca, birbiriyle konuşan eserler. Bu yüzden iz sürmeye başladım.
Goethe Hâfız’ın divanını okumuş, öyle etkilenmişti ki kendisi de Batı-Doğu Divanı’nı yazmıştı. Üstelik bu divanın bir kısmı da kendine Suleika mahlasını seçen Avusturyalı Marianne von Willemer ile karşılıklı mektuplarla yazılmış şiirlerden oluşuyordu. Doğu-batı diyaloğunun en zarif örneklerini içeren şiirler, dönüşüm, edebi bütünleşme. Bunları okudukça dayanamadım, denememi Züleyhâ mahlasıyla yazdım. Efsanedekine değil, şair Züleyhâ olmaya özenerek.
Büyülendiğim bu metinde, kültürümüze dair bir iz bulamamak beni dışlanmış hissettiriyordu. Türkçe, ne Farsçaya aitti ne de Alman kültürüne. Hâfız ile Goethe’nin diyaloğuna hayranlıkla kapılmış halde yürürken bunları düşünüyordum. Eve dönüp bilgisayarımın başına oturduğumda, karşıma çıkan bir makale beni derinden sarstı: “Goethe. Hâfız'ın Şiraz'dan İstanbul ve Viyana üzerinden Weimar'a yolculuğu.” Viyana hadi neyse de, İstanbul? Bu zincirde onun ne işi vardı?
İstanbul’da görkemli bir kütüphanede, Joseph önündeki kitaplarda kelimeleri arıyor, Türkçe kelimeler okuyordu. Büyülendiği Farsça şiirlere tam manasıyla anlayabilmek için Türkçe şerhlere yönelmişti. Gol-bolbol Farsçaydı, Türkçede bunlar gül ve bülbüle dönüşüyordu. O gül ile bülbüle âşık oldu, Almancaya çevireceklerini Türkçe okunuşlarına göre çevirdi. Onun çevirisini okuyan Almanlar, büyük şaire Türkçedeki gibi Hâfız diyeceklerdi, Farsçadaki gibi Hafez değil. Doğduğu şehir olan Viyana’dan, Konstantiniyye’ye gelmesi uzun sürmüştü sürmesine ama doğrusu bu yolculuğa değmişti. Doğu onu değiştirmiş, dönüştürmüştü. Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer, İstanbul’da Hâfız’ı çevirmeyi bitirdi, sonra da oturup Divan’a önsöz yazdı.
“Horace ve Hâfız, lirik ikiz yıldızlar gibi, ilki batıda, ikincisi doğuda olmak üzere, cesur tepelerle yükseldikleri şöhret takımyıldızları arasında parlıyorlar.
Mevcut Almanca çeviri, İstanbul'a yaptığı ilk ziyaret sırasında başlamış ve yedi yıllık bir süre zarfında tamamlanmıştır. Yardımcı olarak Türkçe tefsirlerden yararlanmış, bunları Sultan Abdülhamid'in kütüphanesinde inceleme imkânı bulmuştur. Amacı, Hâfız’ı Almanca okura tercüme etmek değil, Alman okuru Hâfız’ın dünyasına tercüme etmek olmuştur."
Goethe ve Marianne, işte bu çeviriden okumuşlardı Hâfız’ı. Gül ile bülbül, Divan, aşk, Süleika bütün bunlar, Türkçenin etkisiyle; Hammer’ın İstanbul’da, Türkçe bilmesi sayesinde yaptığı çeviriyle şekillenmişti. Makale bittiğinde bağlantıların güzelliğinden, Avusturya’nın hayatımda kapladığı yer göz önünde tutulunca, Avusturyalı birinin bu alaşımın esas maddesi olmasından çok etkilenmiştim. Dillerin böyle birbirine geçerek yarattığı bu muazzam yapılar karşısında gözyaşlarını tutamıyordum. Dışlanmış hissetmeme gerek yoktu artık, doğuyla batıyı batıyla doğuyu birleştiren, Hatem’le Suleika’ya can veren köprüydü Türkçe, bütün bu mucizenin kökü İstanbul’daydı. Bunların peşinden koşup, bu bağlantıları anladıkça hayatla ilişkim değişiyordu. Sıradan, cansız gördüğüm şeyler dallanıp budaklanıyor, içimde yeşeriyor, kocaman ağaçlara dönüşüyordu. Üstelik Goethe’nin Hatem’liği de buralarla ilgiliydi, aradıkça neler buluyordum.
”Divan’da Hatem Zograi karakterinin en önemli özelliği, onun isminin kökeninde yatan "at-Tughra’i" unvanıdır.
Hatim ile "tuğra" (Osmanlı padişahlarının imzası olan kaligrafik mühür) arasında anlam ve işlev açısından yakınlık vardır. Tuğra, belgeleri ve paraları geçerli kılan bir simgedir. Bu anlam katmanları Goethe'nin Süleyka Kitabı’ndaki "mühürleme" (Siegel) metaforuna bağlanır.” Goethe, Suleika’ya olan aşkını bir tuğrayla mühürlemişti.
Divan’ın gizli kahramanı Hammer’le ilgili okumalarıma devam ederken birden karşıma bu tarihçinin Osmanlı şiiri hakkında yaptığı incelemesi çıkıverdi. Hammer, tıpkı Alice’in peşinden koştuğu beyaz tavşan gibi, beni bilinmeyen edebi bahçelere çağırıyordu. Sappho’yu çok sevdiğim için okuduklarım arasında şu cümle beni yakaladı, bir şair hakkında Osmanlı’nın Sappho’sudur diyordu Hammer. Ne kadar ilginç olabilirdi en fazla, 15. Yüzyılda yaşamış bu kadın. Yine de merak edip okumaya başladım.
Büyük konuşmamak lazım. Mihrî’yi araştırmaya başladığımda, Sappho’ya benzetildiği için ilgimi çekmişti yalnızca. Mihrî, kendi divanı olan tek kadın divan şairimizmiş. Şiirlerini de Farsça yerine biraz uğraşınca anlaşılabilen bir Türkçeyle yazdığını görünce kendisine karşı olan merakım iyice arttı. Mihrî, 15. Yüzyılda, Sultan Bayezid’le ahbaplık ediyor, hiç korkmadan aşk şiirleri yazıyor, şairliğine zarar gelmemesi için evlenmiyor. Mihrî, sultanlara yoldaşlık edebilmiş muhteşem bir şair, büyük usta. Epigraftaki dizeleri “Eğer ehil ise, ehil olmayan bin erkeğe göre bir kadın daha iyidir,” anlamına geliyor.
Hakkında yazılmış çok kaynak var. Okudum, okudum. Sappho sandığım Mihrî, hiç ummadığım başka biri çıkacakmış meğer.
“Gencecik etti Züleyhâ gibi Mihrî seni aşk”. Mihrî tarihteki ilk şair Züleyhâ’ymış, kadın şairler Mihrî’den sonra bu mahlası kullanmaya başlamışlar. Bunu okuduğum anda yaşadığım hisleri, ben de Suleika’nın mektubundan yararlanarak söyleyeyim ne tarif edebilirim ne de açıklayabilirim. İşler burada da bitmiyor. Mihrî’nin hocası, şiiri kendisinden öğrendiği, bazı kaynaklara göre âşık olduğu biri var. Bu kişinin mahlasıysa Hatemi. Almanya’daki Hatem ve Suleika… Amasya’daki Hatemi ve Züleyhâ... Metinlerarasılığı hayatın sırrı olarak gören biri için ne keşif ama. Bu muhteşem yankı karşısında kelimelerim tükeniyor.
Osmanlı tarihçisi diye bildiğimiz, benim şair yönünü çok yeni öğrendiğim Hammer’ın mezarı Viyana’ya yarım saat mesafede. Mezartaşı buradaki katolik mezarlarına benzemiyor. İlber Ortaylı Hammer için:“, Şarka cahilane bakan insanların susmasına, düşünmesine sebep olmuştur. Onun mezarı bile yeni bir üslubu temsil eder. Üstünde Arapça “Hüvelbâkī üç dilin tercümanı Müverrih Yusuf bin Hammer” diye devam eder,” diye yazmış. Tarihçi, doğuya karşı olan önyargıları kırabilmek için kendisine Yusuf diyormuş, mezar taşına da öyle yazılmış. Joseph von, Yusuf bin Hammer. Avusturyalı Marianne’ye Suleika’yı, bana Mihrî’yi öğreten, üç Züleyhâ’yı birbirine bağlayan Viyanalı Yusuf. Belki de Yusuf bütün bu yolları, şiirler yazmak isteyen bu kadının yani benim yalnızca kelimeleri değil altı yüzyıl önce yaşamış pirimi üstadımı bulmam , Mihrî’ye kavuşmam için katetmişti. Rüya değil, gerçek bu.
Yararlandığım Kaynaklar:
Batı-Doğu Divanı, Çev. Gürsel Aytaç, Hece Yayınları
Marianne und Johann Jakob Willemer, Briefwechsel mit Goethe, Insel Verlag
Marianne von Willemer und Goethe, Geschichte einer Liebe, Dagmar von Gersdorff, Insel Verlas
On the Meaning of “Hatem” in Goethe’s West-Östlicher Divan, Dorothee Metlitzki, Journal of the American Oriental Society, Vol. 117, No. 1
Goethe. Die Reise des Hafez von Shiraz über Istanbul und Wien nach Weimar. Oder: «Europa hatte nie eine reine Seele», Domenico Ingenito - Camilla Miglio,. - In: STUDI GERMANICI. - ISSN 0039-2952. - STAMPA. - (2013), pp. 247-264.
Mohammed Schemsed-din Hafis (Übersetzung: Joseph von Hammer-Purgstall) (http://www.deutsche-liebeslyrik.de/hafis/vorrede1.htm)
Baki, M. A.: Baki´s, des größten türkischen Lyrikers Diwan. Bearb. v. J. Hammer. Wien: Beck; Paris: Dondè-Dupré 1825 (Beschluss der im vorigen Stück abgebrochenen Recension)
Aus der Geschichte der Osmanischen Dichtkunst von Joseph von Hammer-Purgstall (1836)
250. yılında tarihçi Hammer, İlber Ortaylı
(https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/250nci-yilinda-tarihci-hammer-42477765)
- Mihrî Hatun, performance, gender-bending, and subversion in Ottoman Intellectual History, Didem Havlioğlu, Syracuse University Press
- TÜRK SAFO'SU Mihrî HATUN Divan Edebiyatının Tek Kadın Şairinin Yaşamöyküsü, Sennur Sezer, Kapı Yayınları






