Yüreğinize sıkışıp kalan sözcükler, bir gün bir yerde patlayıp dağılıp dünyayı bin bir renge boyayıverir. O renkler sizin içinizde vardı, ortaya çıkacak anı kolluyordu. Çiğdem Karadağlı’nın Çatlasa Tohum adlı ilk kitabındaki öyküler işte bu türden. Kısacası yürekten öyküler.
Saliha Yadigâr: Edebiyatla ilişkiniz nasıl başladı? İlk öykünüzü hangi itkiyle yazdınız?
Çiğdem Karadağlı: Çocukluğumdan beri edebiyatla iç içeyim ben. Özellikle öykü ve şiirle. İlk önce ninemin masalları girdi dünyama. Helvacı Kız, Bezelye Çocuk, Fakir Prenses. Ninemin dünler öncesinde masallar anlatan sesi, bugün hâlâ öyküler yazar kulaklarımda. Televizyonun olmadığı o uzun kış geceleri, çat kapı misafirlikler. Ninemin yaşı yıllanmış arkadaşları bir soba etrafında toplanır, Nazilli’nin Yunan işgalini, efeleri, kara bir bulut gibi gökte beliren çekirgelerin tarlaları nasıl istila ettiklerini, ekinleri, başakların tanelerini nasıl kemirdiklerini, o sene boş kalan buğday çuvallarını, açlığı anlatır, ben dinlerdim. Bir bir canlanırdı gözlerimde anlattıkları; işgal günleri, açlık, atın terkisinde köyden şehre gelen komşu gelinin pembe gelinliği, zemheri soğuklar, Nazilli basmalarının çiçeklerini doğadan alıp kumaşa basan Sümerbank işçilerinin elleri. Onlar anlatırken ben yaşardım. Sanırım iyi bir dinleyici olduğum kadar iyi bir gözlemciydim de. Anlatıcıların sesindeki hüzün, gözlerinde parlayan ışık, her şey ama her şey etkilerdi beni.
Annem, teyzelerim, hepsi düşkündü edebiyata. Şiir yazarlardı, o an gelen ilham sonrası dizelerin yürekten nasıl hemen oracıkta kâğıda dökülüverdiğini onlardan öğrendim ben, birbirlerine okudukları romanları anlatırlardı her fırsatta, dikiş dikerken ya da yolda gezerken. Cin Ali kitaplarından birini heceleyerek okumaya çalıştığım o yıl, yeni okuyup bitirdiği bir romanı anlatıyordu anneme en büyük teyzem. Teyzem anlattıkça Öğretmen Duysen, öğrencisi Altınay ve onların okul bahçesine diktiği fidanlar geçiyordu gözlerimin önünden. Yıllar sonra bildim: Teyzem, Cengiz Aytmatov’un İlk Öğretmenim adlı romanını anlatıyordu o gün anneme ve benim Aytmatov’a hayranlığım Cin Ali’yi hecelediğim o günde başlıyordu.
Şanslıydım, okumaya düşkün, ömrü boyunca kızlarının doğum günlerinde, onlara özenerek seçtiği kitapları armağan eden bir babanın evladıydım. Yine şanslıydım ki ortaöğretimim boyunca Türk dilini ve edebiyatını en yetkin öğretmenlerden, kocaman kütüphaneleri olan okul binalarında öğrendim. Yıllar geçtikçe küçük yaşlarda okuduğum, okurken adeta yaşadığım Çocuk Kalbi, Küçük Prens, Şeker Portakalı, Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu yerine artık yeni yazar ve kitaplarla tanışıyordum. Kitapçılarda, şehir kütüphanesinde, öğretmenlerimin ellerinde, uzanabildiğim her yerde beni bekliyordu kitaplar. Beni kendi dünyalarının içine çekiyor, yeniden doğuyordum her kitapta. Zaten yaşamın kendisi de okunacak bir roman değil miydi? Ve doğanın kendisi değil miydi bir güneş doğuşuyla bir güneş batımı arasında bize öyküler yazan?
Çok sevdiğim bir dostum ve meslektaşım. Aynı evde kaldık Ankara’da meslekte göreve başladığımız ilk yıllarda. Söyleşilerimizin çoğu kitaplar, yazarlar, şiirler, şairler, edebiyat üzerineydi. 1993’te yayınlanacak olan ilk kitabının öykülerini yazıyordu o günlerde, o birlikte yaşadığımız bahçeli küçük evimizde. Yaz, derdi bana ısrarla, lütfen yaz. İlk öykü denemem onun itkisiyle oldu: Kızım Ilgın için yazdığım Kiraz Çekirdeği.
SY: Sizi etkileyen yazar ve şairler kimler?
ÇK: Yazarlardan Cengiz Aytmatov ve şairlerden Bedri Rahmi Eyüboğlu. Her ikisinin de bırakıp gittiği eserleri okurken benzer duygular yaşıyorum. Her ikisinin de kaleminden dökülenler bir bir can buluyor, kâğıda basılı tümceler, dizeler içine alıp kendi dünyalarına götürüyor beni. Aytmatov’un Selvi Boylum Al Yazmalım romanında Asya oluyorum ıssız dağlarda bir kamyonun peşinde, Bedri Rahmi’de salkım saçak bir dal, günahını sevabını yüklendiği Karadut’unu, Çingenesini sevdiği gibi yüceltiyorum sevdayı. Aytmatov’la hiç görmediğim o diyarlara, Kırgızistan’daki bozkırlara gidiyorum Tolunay’ın ardından. İşte o an bir sevdanın içine düşüp; “Tanyeri pırıl pırıl parlar, önce dağların dorukları altın yıldızlar içinde kalır, sonra bozkırın hafif rüzgârı koyu mavi bir dalga gibi yüzümüze çarpardı. O yazı şafakları aslında bizim aşkımızdı” sözleriyle bozkırın aşkını yaşıyorum. Bedri Rahmi gibi resmediyor yazarken Aytmatov. Aşkı bozkır topraklarına çiziyor, tuval gibi kullanıyor kâğıdı. Bilmem sevdayı sözcükleriyle bu kadar nakış nakış resmeden oldu mu?
Ya aynı zamanda ressam olan Şair Bedri Rahmi’nin fırçasından dökülen o dizeler? O da yazarken şiirlerini aslında dizelerinin resmini yapar gibi değil mi?
“Seni düşünürken,
Bir çakıl taşı ısınır içimde.
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna,
Bir gelincik açılır ansızın,
Bir gelincik sinsi sinsi kanar.”
İşte o an... Nasıl da gelincikler gibi açıyor sevdalı narin yüreğim kırlarda ve nasıl da kanıyor kançiçekleri gibi. Bir sevda böylesine dizelerle resmedilebilir mi?
“O günü hiç unutmam. Güneş bulutların ardından yeni doğmuş bir çocuk gibi göründü. Yağmurdan yıkanmış pırıl pırıl olmuştu. Aliman sabanın açtığı ve çamurlaşan çizgiden çıplak ayaklarıyla yürüyor, her iki adımda bir durup mısır tanelerini serpiyordu.
Mısır taneleriyle birlikte umut, iyilik, hasret tohumlarını ekiyordu” diyor Aytmatov. Ve ben o kadar acılarla kavrulan toprakta umutla yeşerecek günlerimi bekliyorum şimdi.
“Yaşadım!
İncir dallarına yürüyen süt,
Yonca tarlasından gelen nefes,
Horoz ibiğinden damlayan kan,
Yollar ve sevgili türküler şahidimdir.”
Ah bu Bedri, ah bu Rahmi. Tuvaline dize dize resmederken beni, bir yolda ve bir rüzgâr esintisinde nefesime çekiyorum ağaç dalındaki inciri olgunlaştıran sütü. Şahidim oluyor dilimdeki bir Ege türküsü. Aytmatov ve Eyüboğlu, her ikisi de memleket sevdalısı. Biri Kırgızistan topraklarını işliyor ilmek ilmek romanlarında ve öykülerinde, diğerinin şiirlerinde burcu burcu kokuyor Anadolu toprağı. Her ikisinin de kaleminde geleneğiyle, folkoruyla, örf ve âdetleriyle, sevgiyle tüten sıcacık memleket köylüleri yaşamada. Her ikisi de gerçek insanın peşinde. Zaten bir yazar veya bir şair önce kendi halkının sosyal ve kültürel, manevi zenginliğini anlatmalı, değil mi? Aytmatov ve Eyüboğlu’nun dilinde daha bir yalın, daha bir değerleniyor sözcükler. Onlar anlattıkça anamın dilime yürüyen sütü, Kırgız bozkırlarına atılan tohumlar gibi. Pınarlar başından fışkırıyor Türkçem.
SY: Öykü yazarları çocukluğuna, gençliğine, geçmişine özlem duyar. Öykülerinizde nostaljinin önemine değinir misiniz?
ÇK: Geçmiş bir saniye öncesinde kalmış olsa bile bazen özlediğin, bazen unutmaya çalıştığın her şey dündür ve sadece sana aittir. Herkes anlatır dününü, özler, düne gider, dünüyle konuşur kendi kendine. Sadece öykü yazarları yazar dünlerini, yaşamı öykü tadında yaşayanlar. Onlar için yitip gitmemiştir yaşam, kalemin ucundadır. Yedisinde neyse insan yetmişinde de odur derler ya. Yaşantım boyunca çocukluğumdaki gibi kendi renklerimle gördüm dünyayı ve kendimce sevdim insanı. Çocukça. Yok olan bir şey yok o günlerden, sadece varlıkları başka bir boyutta ve içimde. Öykülerimi yazarken anlıyorum bunu. Hâlâ o çocuğun dilinden sözcüklerim ve hâlâ o çocuk tutuyor kalemimi. Yerinde duramayan, her şeyi merak eden, sürekli doğanın koynunda ve peşinde olmak isteyen, arkadaş çevresi geniş ama tek başına kaldığında kendi kendine yetebilen, alıp başını dağlara, bahçelere vuran ya da kuytu bir yerde kitap sayfalarına sığınan bir çocuktum. O zamanlar da okuduklarımı, düşündüklerimi, bildiklerimi, bilmediklerimi bir kâğıda olmasa bile yüreğime yazdığımı hissediyordum. Yazarcasına yaşarken yaşamı, zamanı geleceğe taşıyordum sanki, zaman bile yetişemiyordu bana. Her yer mekânım olabilirdi: Mahallemizdeki kuru incir mağazasının loş bodrumu, sürekli üzerlerinde dolaşırken kiremitlerini kırdığım komşu evlerin çatıları, içine girdiğim yağmur suyuyla dolmuş çukurlar, küflenmiş eski tel dolabından yaptığım oyuncak evler, gökte bulut, yerde çimen, her yer, kendimden bir parça bulduğum her yer mekânımdı. Herkesle, her şeyle yarenlik yapabilirdim. Bir nine, yeni yeni yürümeye başlamış bir çocuk, eskiden konakken şimdi viran olmuş o ahşap eve taşınan Çingene ailenin kızları, şişelere hapsedip büyüsün diye ekmek kırıntılarıyla beslediğim kurbağa yavruları, annemin yaptığı çubuktan bebek, akşama karışan kuşlar, yerdeki minik kırmızı böcekçikler, çalıda kuruyan yazma, babamın tatil hediyesi olarak aldığı üstü kadife kalplerle kaplı, içi masal kitaplarıyla dolu o tahta sandık, işte neye, kime gönül vermişsem hepsi yarenimdi. Gecenin ürkütücü karanlığı, yüzümü çatlatan kavurucu güneş, saçlarımda dolaşan rüzgâr bile arkadaşım. Yaş aldıkça da o çocuğun renkleriyle yaşadım dünyayı öyküler boyu.
Öykülerimin en bildik ve en büyük kahramanı; her şeyde kendini arayan ve kendinde her şeyden bir parça bulabilen benim çocukluğum aslında. Nasıl o günlerde düşünce kanayan dizime ebegümeci bastıysam, bugün de en umarsız, en onulmaz anlarımda önce doğada aradım yolumu ve hiç umarsız bırakmadı doğa beni, bana hiç ihanet etmedi, umudun rengi maviyi, yaşam sevincinin yeşilini yazdık onunla.
Sonra kızım Ilgın. Bir canın içinde kıpırdayan varlığı, onunla birlikte aynı anda, aynı havayı solumak, aynı güne aynı anda onunla uyandığımı hissetmek. O iç içe geçmiş yaşamanın yazdığı, içinde sonsuz öyküler barındıran o dokuz ay, bir daha yazamayacağım. Ilgın. Büyürken içimdeki çocukluğum oldu, öykü tadında yaşadığım günlerim, şimdi ise birlikte okuduğumuz en güzel öyküm.
SY: Bir önceki sorumu yanıtlarken biraz değindiğiniz için sormadan geçemeyeceğim. Öykülerinizde doğayla koyun koyunasınız. Yazmanızda doğanın etkisinin büyük olduğunu söyleyebilir miyiz?
ÇK: Bence önce edebiyatı doğurdu doğa, sonra beni. Odur aslında beni koynunda saklayan, onun her köşesi sözcüktür benim için ve gözlerime serilen öykü. Yeşilin yüzümü okşayan serinliğini, kayın ormanında güneşi çalan gölgeyi, üzüme çiy düşüren sabah esintisini, beni saran mavilikte gezinen bulutu, bataklıkta çamurla oynaşan ışığı. Bir kedi, bir kedi yavrusunun saçak altına sığınmışlığını, kayalıklarda açan baygın kokulu katırtırnağı çiçeklerini, şarabi rengi akşamdan dökülen kadehlerce şarabı alır doğa, bana getirir, şiir olur, dize olur, serer gözlerimin önüne. Sonra yaz der bana. Doğadaki seslerden de alırım sözcüklerimi. Ateşteki çalının çıtırdayan sesinden, bir şimşek gümbürtüsü yankısından, bir kuş cıvıltısından, bastığım kuru yaprakların hışırtısından, doğadan duyduğum her sesten. Doğayı gözlemlemek, onu hissetmek, onu dinlemek kalem oluyor bana. O sözcükler benim kalemimden dökülmek istediği için yazıyorum. Ve biliyorum ki; doğa, edebiyatın ta kendisi yazan için. Artık kentlerdeki çarpık yapılaşma sonrası bize küskün olsa da doğa, elini eteğini çekip gitse de yaşantımızdan ve edebiyat yoksun kalsa da esin kaynağından;
“Anılar defterinde gül yaprağı,
Gibi unutuldum” dese de bana bir Cahit Zarifoğlu dizesi. Ben unutamam. O kadar yaşamışız ki birlikte, iç içe. O kadar tamamlıyor ki kendini içimde şiirselliğiyle. Duvar dibinde açmaya çalışan bir çiçek bile ilham verebiliyor bana. O an uçsuz bucaksız ekin tarlalarının arasına karışan gelincik oluyorum birden ya da bir apartman bahçesinin ortasına susuzluğuyla kondurulmuş o canım havuz yerine coşkun akan pınarın kıyısında açan bir yabannanesi. Ben şimdi doğası yok edilen kent kaldırımlarında öyküler arayan biriyim aslında. O bir zamanlar toprağa gönlünce yayılan doğa buluyor beni çıkmaz sokak aralarında. Ve sonra birlikte yazıyor yazıyor yazıyoruz.
SY: Öykülerinizde hayatın keyifli anları da vurgulanmış. Sizce bu küçük anlar, öykülere esin kaynağı olabilecek kadar önemli midir?
ÇK: Yaşadığım öyle anlar var ki, onlarca öykü sığabilir içlerine. O an, beni közden alıp ateşe atan bir alev kadar yakıcı olabilir ya da bir gök ışıması sonrası, sonsuz bereketiyle bana gelen o ses kadar güçlü ve içime işleyen. O anın bende yarattığı etki, vurucu olmalı, vurgun yemişe döndürmeli beni, ansızın kendi derinliğine çekmeli. Orhan Veli “Birdenbire” adlı şiirindeki bir dizesinde der ki;
“Her şey birdenbire oldu
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan.”
Öyle işte; çocukluğumda yaz ortası, asfaltı erimiş yolda terden vıcık vıcık olmuş, kan ter içinde koşarken ben, birdenbire bastıran o yaz yağmuru, o serinleyen tenim ve asfalttan yükselen o buğu, ne öyküler dolusu bir an.
“Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire,
Yemiş birdenbire oldu” diye devam ediyor Orhan Veli dizelerinde.
Umut bir tomurcuğun patlamasında yeşil yeşil. O an biliyorsun, yakında yemişlerin olgunluğu avuçlarından dökülecek, öyküler akacak olgun meyvelerin sularından.
Bazen öyle derin yaşıyorum ki bir anı, bir günü, baştan başa öyküye duruyorum. Pıtrak otunun dikenleri arasında açan sarı çiçekler mesela, kesilmiş bir ağacın yere yıkılırken inleyen sesi, neyle üflenen bir ağıt, çamurla oynarken aslında kendisini yoğuran bir çocuk, dalda salına salına, ağzından bal akıtan kayısı, maden göçüğü altında kalmış bir madencinin kurtarıldığında parlayamayan o mahzun kömür gözleri. Duyduğum, gördüğüm, hissettiğim her an öykü olabilir benim için. Keskinliği kadar bıçağın, derinliği bıçak yarası gibi içime sızan her an. Önemli olan, o anın etimde açtığı çıbanın dokusu, irinin kokusu. Ya da o an uzaklardan gelen kumru ötüşünün ardında canlanan, dalları salıncaklı turunç ağacında sallanan o çocuk sevinçlerim, o coşkun yıllar. Kalemim o anın derinliğine düşmüşlüğünde yazıyor ve ne kadar derinse o kadar yüzyıl işte, bende bıraktığı izler kadar. Hele yazmaya başlayınca an, diğer bir anı çağrıştırıyor, o küçücük an öykü oluyor, roman oluyor içimde. Mevsim sonbahar, günbatımında göçmen kuşlar. Yabanördekleri, çulluklar ya da sumrular. Akşamın gurubunda kuş sürüleri başka kıtalara, başka bir iklime göç ediyor. İşte tam o anda zaman ve mekân ortadan kalkmış bende, bambaşka bir âleme göç etmedeyim. Bilmediğim yerlerin yolcusuyum. Bilinmezlikler umurumda değil, umutlarım olsun kanatlarımda, bana yeter. Gün olur, umulmadık bir yerde ama mutlaka başka bir öykünün ikliminde yazarım onları ben. Varsın olmasın ne bir kâğıt ne de bir kalem, yeter ki yüreğimden dökülsün sözcükler, öyküler, öyküler eklensin birbirine serin iklimlerde, o bana yeter.






