Görünen o ki Demirtaş’ın dört duvar yerine yazıyı ev bellemesi, yaşanacak bir yer olarak yazmayı seçmesi de edebiyata dahildir.
Selahattin Demirtaş okurları Jamal’da Demirtaş’ın önceki metinlerinden aldıkları tadı alamadıklarını söylüyorlar. En azından Diyarbakır’daki okuma gruplarındaki arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerden bu sonuç çıkıyor. Nedenleri de şöyle sıralanıyor; Yeşilcam filmlerine benzeyen bir roman, kötücül bir kadın karakter hatta bir değil iki kötü kadın karakter, Jamal’ın sürekli koşturması, durup düşünmek için zaman ayırmaması, dilinin ucundaki gerekli-gereksiz bilgi yığını. Ve bu koşturmacanın etkisiyle metnin de nefessiz kalması.
Edebiyat yaparak yazarın birlikte bakmamızı, üzerine yeniden düşünerek yorumlamamızı istediği bir/birkaç gündem olduğunu varsayarak başlayalım. Demirtaş’ın beraber bakmak, düşünmek ve yorumlamak üzere önümüze koyduğu Jamal’da neler var?
Jamal’da arkadaş sohbetlerinde de öne çıkan üç boyut tespit edebiliriz.
Birinci boyut Necmiye Alpay’ın K24’teki yazısında belirlediği üzere pembe roman ruhu.
İkinci boyuta şimdiye kadar yazar tavrı olarak cinsiyetçilik karşıtı olarak konumlanmış Demirtaş’ın Jamal’daki kadın karakterlerini yerleştirebiliriz.
Üçüncü boyuta da Jamal’ın ve romanın telaşı diyelim.

Birinci boyuttaki pembe romanlık durumu, roman iskeleti için geçerli bir sav olabilir. Seven ama sevdiğini belli edemeyen genç adam, kavuşamama hikayesi, zengin-yoksul ikiliği, seven sevdiğini alamasın diye arkasından döndürülen dolaplar kurgunun bilindik taşlara basılarak çatıldığını gösteriyor. Jamal’da bu roman iskeletini yazarın nasıl etlendirdiğine bakınca pembe renge çağın, savaşlardan kaçan, sınırları yürüyerek aşan, geldikleri ülkede de sonları öldürülmek olan göçmenlerin kara bahtlarının gölgesinin düştüğünü görüyoruz. Birlikte ve yeniden bakmamız gereken ilk şey göçmenlik, dünya ve ülke gündemi olabilir mi? Yazar bize pembenin artık bildiğimiz pembecik olmadığını, kararmış, kirletilmiş tonlarını göstermek istiyor olabilir. Göçmenliğin romana girişi, adını kendi adıyla değiştiren Cemal’in Yemenli arkadaşı Jamal sayesinde oluyor; öyle olağan öyle sıradan bir şekilde. Yazar biz hiçbir şey olmamış gibi hayatlarımıza devam ederken, günlük hayatın sıradanlığı içinde göçmenlerin yanı başımızda hayatlarımıza değmeden hayatlarını kaybedişini imliyor gibi geliyor bana.
İkinci boyut eril öğelerle donatılmış anne karakteri. Diyarbakır’daki okurların ağzından aktaracak olursam; Demirtaş’ın Aliye Rona’sı.
Demirtaş, Jamal’da hem siyasetiyle hem de önceki metinleriyle cinsiyetçilikle ilgili siyasetçi-yazar tavrını bilen okurlarını garipseten bir kadın karakter çiziyor. Cemal’in annesinin eril unsurlarla donatıldığını görüyoruz. Güç, para ve hırs dolu bir kadın. Demirtaş’ın şimdiye kadar yazdığı öteki kadınlara ne oldu? Yaşadıkları şiddete karşı koymak için zaman zaman kendi adaletlerini sağlamak niyetiyle gizli örgüt kuran kadınlar nerede? Nereden çıktı kapitalizme ve kapitalin kirli işlerine, ilişkilerine bulanmış bu kadın.
Burada cinsiyetler üstü/ötesi bir ufuk görebilir miyiz, diye bakmayı öneriyorum. Cemal’in annesi fallus edinmiş, fallus sahibi bir kadın gibi canlanıyor gözümde. Nihayetinde zengin bir kadın. Ne isterse alır.
Demirtaş’ın Cemal’in annesi üzerinden eril unsurların biyolojik açıdan kadın ve erkek olmakla ilgisi olmadığını gösteren bir imaj çizdiğini düşünüyorum. Sanki kadın veya erkek oluşun zihinsel bir inşa ve yaşama dair tutumlarla sergilenen performansların toplamı olduğunu söylüyor. Böyle okuduğumuzda, Cemal’in annesine birlikte yeniden bakıp yorumladığımızda “ne biçim bir kadın” demektense bu kişinin biyolojik cinsiyetine odaklanmak yerine kadın zihnine yerleşmiş fallogosantrik çıkıntıyı fark ediyoruz. Patriyarkal düzenin gücünü ele geçirmiş, sürdürücüsü ve daha genç, belki zayıf kadınlara çelme takan biri Cemal’in annesi. Böylelikle Demirtaş bu romanıyla yeni bir eşikte duraklatıyor okurunu; biyolojik kadınlar da dişil niteliklerini kaybetmiş olabilir. Kadınlık, erkeklik -veya üçüncü cins- gibi tanımlar zihinsel inşalarla ilgili kurulumlardır.

Peki, Arus’u ne yapacağız? Yine okuma gruplarındaki tartışmalardan aktaracağım. Demirtaş o eski miti, Adem ve Havva’dan beri tekrarlanıp duran o mi tekrarlıyor? “Kadın tuzak kurandır, erkek de tuzağa düşen” Peki o mitin söylediği tek şey bu mu? Değil mi ki erkek cinsi Adem şahsında yediği o elma sayesinde yeryüzü olanaklarını deneyimliyor. O elma, artık bir tuzak olarak okunamayacak kadar eskimedi mi? Yüzyılın kadınları Adem’in yediği elmayı başka şekilde yorumluyor ve miti ters yüz ediyorlar. Ama bu ayrı bir yazıya esin verecek kadar geniş bir konu.
Biz yine Jamal’dan devam edelim. O elma –bu kitapta– kadının erkeğe tuzak kurduğu fikrindense fallogosantrik bir zihnin genç bir kadına tuzak kurması, oyununa alet etmesine benziyor.
Üçüncü boyut, Cemal telaşlı bir karakter oluşu ve romanın hızı. Karakterimiz sokakta yaşıyor. Bedensel ve zihinsel temposu sokağın hızıyla paralel akıyor, bunu anlıyorum. Birinci tekil anlatım kullanıldığı için romanın dili de aynı hız nedeniyle nefeslenemiyor. Üstelik karakterde kendi kültürel kapitaline uymayan bir yan seziliyor. Durup düşünmediği, sokakta yaşama kararının zayıf bir nedene bağlı olmasından bile belli oluyor. Üzerine durup düşünse anne babanın boşanmasının bir yetişkinin kendini sokağa atmak için yeterli bir neden olmadığını fark ederdi. Bu bakımdan sokakta yaşama tercihinin daha bilinçli bir farkındalık üzerine inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Son olarak, Cemal’in zihninden hızlıca geçen ve bazen dile döktüğü onca gerekli- gereksiz bilgi yığını. Bu da metnin hızına katalizör etkisi yapıyor ve bu bilgilere gerek var mıydı sorusunu sorduruyor.
“Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle babaevindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın birikmesi kaçınılmazdır,” diyor Theodor W. Adorno, Minima Moralia adlı eserinde. Yazarın evini yazıda kurduğunu anlatmaya çalışıyor.
Görünen o ki Demirtaş’ın dört duvar yerine yazıyı ev bellemesi, yaşanacak bir yer olarak yazmayı seçmesi de edebiyata dahildir. O zaman arada karakterlerinin lüzumsuz gevezeliklerini kabullenmek de babaevinin çöplerini hoş görmek misali okurluğa dahil olsun.






