Yarım kalmış hikâyeler, vatansızlık ve muhacir olmak her Lübnanlının yakından deneyimlediği bir şey.
Sedirler ülkesi Lübnan’dayım. Lübnan, her sabah biraz şiir, her gece biraz barut kokar. Çünkü Filistinliler, içsavaş, İsrail saldırısı, İran etkisi, Hizbullah ve Suriyeliler derken Lübnan, bölgede hep yüksek gerilim hattının etki alanında vekalet savaşlarının yürütüldüğü bir ülke olageldi.
Ülke, gecenin ortasında ansızın açılan bir kapıya benziyor. İnsanların yüzlerinde okunan korkuların arka planında yakın zamanın savaşlarının korkunç hayaletleri saklı.
Filistinlilerin büyük kitleler hâlinde Lübnan’a göç etmesinde, “fosil” Arap Baas’çılığının ve özellikle Cemal Abdül Nasır’ın abartılı özgüveninin payı inkâr edilmiyor. Altı Gün Savaşları’nda bozguna uğrayan Arap despotları koltuklarını kıl payı korurken, yine sürgünün ağırlığı Filistinlilerin omuzlarına yükleniyor.
Lübnan'da yaşayan Filistinlilerin kesin sayısını kimse bilmiyor. 12 kamp ile 156 toplu yaşama yerinde yaklaşık 250 bin Filistinlinin yaşadığı tahmin ediliyor. Mağduriyetlerine rağmen bu insanlar Lübnan’da hiç sevilmiyor.
Lübnanlılar, Filistinlilerin kamplardaki sefil yaşantılarını, bir tabuymuş gibi, konuşmayı tercih etmiyorlar. Ve her şey karanlıkken, tek ışık taşıyanın lanetlenmiş olduğuna inanılması gibi, mevzuyu açanı da sevmiyorlar. Çünkü Hamas bu kamplarda hâlâ çok etkin. Ve Filistinli nüfusundaki baş döndürücü artış, ülkenin kırılgan demografisini tehdit ediyor ve mezhepçi hassasiyetleri de teyakkuza geçiriyor.
Filistin kampı Şattila’nın sakinleri, solucanların açtığı dehlizleri, köklerin uzandığı yarıkları genişleterek yaşayan köstebeğimsi varlıkları andırıyorlar. Şattila’da doğmuş büyümüş çocuklardan biri de fırıncı çırağı Samir: “Korkuyu yuttum ben, içimdeki zehir gibi damarlarımda dolaşıyor, geceleri soluk alırken onun kanatlarını hissediyorum” diyor bana. Samir anlatırken içindeki Mahmoud Darwish açığa çıkıyor sanki.
Filistinlilerin kamplarında her gece, sürgün için yeni bir haritadır. Burada korku, süreğen bir belirsizliktir. En çok gecenin içinde yankılanıp sürgünü, mekânsızlığı ve toprağın kaybını anlatır. Çünkü Lübnan, kırılmış bir özneye, bölünmüş bir zamana, iç içe geçmiş bir kayıp topoğrafyasına dair bir ülkedir.
Aslına bakarsanız, yarım kalmış hikâyeler, vatansızlık ve muhacir olmak her Lübnanlının yakından deneyimlediği bir şey, çünkü onlar da bir halının binlerce ipliği gibi dünyanın değişik ülkelerine dağılmışlar.
Lübnan’daki Filistinlilerin durumu bana antik bir Yunan trajedisini, Likayon mitini anımsattı: Kurban edilen insan ve hayvan etleri birbirine karıştırılmış, Zeus’a sunulmuştu. Tanrıya insan eti ikram eden ya da ondan yiyen, dokuz yıl boyunca kurda dönüşmeye mahkûm olurdu. Suçla suçsuzun birbirine karıştığı, cezalandırmanın artık tanrısal bir lanete dönüştüğü bu anlatı, bugün hâlâ kanla yazılıyor.
Hamas saldırısı ve ardından gelen şiddet sarmalı, insanların yaşamlarını yavaş yavaş vampirleştirdi. Likayon miti, bu kanlı arenada her gün yeniden doğan uğursuz bir ayine dönüştü. Ve ‘insan eti yeme’nin, ruhların en derin oyuklarında hazımsızlığa yol açtığı; bu uğursuz alışkanlığın, zamanla insanın en içteki usarelerini çürüterek onu bizzat kendi özüne karşı vampirleştirdiği fark edildi.
Bu yüzden Filistinliler arasında korku, eve dönme isteğinden daha güçlü, çünkü dönmek, yoklukla, ölümle, harabelerle, ‘vampirlerle’ yüzleşmek demek. ve vampirler bu insanlardan daha ‘silahlı’. Geri dönmek istemelerin ve geri dönecek bir yuvası olmamanın geriliminde her Filistinli travmatik bir gerçekliğe çarpar. Olmayan ülkeye dönüş, Filistinli kimliğin merkezinde yer alan bir Gordion düğümüdür.

Aynu’r Rummâne’den (Nar’ın Gözü) Beyrut’a gitmek üzere dolmuş benzeri bir aracın içindeyim. Arabanın sallantısından sağa sola yalpa vurarak ilerliyoruz.
Otobüs asfaltsız bir yolda bir çukurdan diğerine bir örümcek maymunu gibi zıplayarak ilerlerken, yanımdaki koltukta oturan yaşlı kadının biri muşmulaya benzeyen dudaklarını büzerek “ya Mesih, sen koru bizi” deyip, haç çıkardığını görüyorum.
Güneş batmak üzere, ancak hüzmeleri Kurnet El-Savda’nın doruklarındaki kar üzerinde hâlâ oynamakta. Otobüsün ön camında biriken serin çiy damlalarının Anti Lübnan dağlarının damlarından düşmüş olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Ve işte bir zamanlar Doğunun Paris’i de denilen Beyrut. Bazı kentler vardır korkunun biçimini almıştır. Adları anılmaz; onları andığınız an, içlerine sinmiş karanlık tarihleriyle kıskıvrak sararlar sizi. Beyrut işte bu nitelemeleri fazlasıyla hakkeden bir kent.
Minibüs duraklarından uzaklaştıkça kararan yollar ve ışıkları yanmayan evler göze çarpıyor. Karanlıkta her şey çözülüyor adeta. Görüntüler titriyor. Benlik parçalanıyor. Ve giderek sesler de yok oluyor, sadece içimde yankılanan bir sessizlik kalıyor geriye. Bu arta kalan sessizlikte bile korku var!
Belli saatlerde yaşanan elektrik kesintileri gündelik yaşamı felç ediyor. Sokaklardaki onlarca elektrik kablosunun, karmaşıklık ve görüntü kirliliği dışında artık bir işe yaramadıkları anlaşılıyor. Yakıta ulaşmanın da hayli zor olduğu ülkede jeneratörler de işe yaramıyor. Bir kaç ayrıcalıklı zenginin evlerinden yayılan televizyonların mavi katot ışıkları, bu şehirde elektriğin bile “sınıfsallaştırıcı” bir bağlamının olduğunu gösteriyor.
Elektrik kesintileri ve artan güvensizlik ortamı nedeniyle geceleri her yer ıssız. Geceleri kulağınızı yere dayadığınızda arada bir bir kapının çarptığını duyuyorsunuz ya da annenizin fısıltılarına benzer sesler... Bunlar, deprem öncesi toprağın altından gelen homurtuları andıran sesler. Sanki sessizlikle söz arasındaki çatlağı uykunun kenarında bekleyen bir iç uğultusuna çeviren bir şey. Çevrenizde patlamalar, içinizde korku varken kim uyuyabilir ki zaten? Lübnan’da anne, yıkılmış bir evdir, baba çökmüş bir duvar, çocuklar ise bahçede kuruyan zeytin fidanları.
Hristiyan mahallesi Eşrefiye’deki duvar yazılamaları F-35’lerin bitmek bilmez piklerine karşı duyulan nefreti gösteriyorlar: “Stop Israeli Agression!” Ve on binlerle sayılan ölümler. Rakamlar öylesine tiksinç geliyor ki bana; artık sokak numaralarına bile bakmak istemiyorum. Bu, yaşam değil; olsa olsa ölüm için acı verici bir ihtimaller dizisi. Bu kadar çok trajediye tanık olmak insanın ruhunu bir gecede bile on yıl kadar yaşlandırabilir.
Şii mahallesindeki duvar yazılamaları, Nasrallah’ın ölümünden sonra bile Hizbullah’ın, geçici heveslerin ürünü olmayan, üzerinde iyice düşünülüp taşınılmış dirençli bir proje olmaya devam edeceğini gösteriyor. Gerçi sıradan bir Lübnanlının gözünde Şii Amal Hareketi’nin lideri Nebih Berri siyasi ve ekonomik yolsuzluğun bir simgesi haline gelmiştir. Yine de İsrail'in bu gözü dönmüş şiddeti durdurmaması, köktendinci örgütlere yarıyor.
Meryem Ana ikonaları ve haç figürleri, Hasan Nasrallah’ın ve çoğunluğu Suriye’de ölmüş “şehitlerin”, İmam Homeyni’nin ve diğer Şii liderlerin dev posterleri, 2005 yılında suikasta kurban giden dönemin başbakanı Refik Hariri’nin fotoğrafları, Nakba’ya dair sloganlar, Charles de Gaulle caddesi, ismini Fenikelilerden alan Phoenicia Oteli ve Suudi bayrakları gibi sembollerin bu denli yoğun kullanımı, ülkenin mezhebi sekter yapısını ortaya koyuyor. Beyrut’taki bu semboller aslında kırık kalpleri anlatıyorlar. Kısacası, Beyrut sürekli yineliyor göstergeleri; yineliyor ki kent var olmaya devam etsin.
Lübnan, meşhur Taif Anlaşmasıyla birlikte dinî, mezhebî ve etnik fay hatlarının resmiyet kazandığı, kimliklerin siyasetin zeminine dönüştüğü bir ülke haline gelmişti.
Ülkede olup biteni “Sedir devrimi” olarak görenler oldu, ancak “devrim” sözcüğünün anlamı ve hayattaki karşılığı, boşlukta kalıyor. İç savaştan sonra sokakların dinamiğinin sivil siyasete olumlu etkileri gözlendi. Ancak bu küçük mozaiği bir arada tutan harç ne yazık ki, dinsel ve mezhepsel aidiyetlerin baskısıyla her gün biraz daha çatlayıp, börük börük dökülüyor. Harçtaki ilk dağılma, Hariri’nin öldürülmesi ile başladı ve bu suikast, Lübnan Sünnileri için Pandora’nın kutusunun açılması anlamına geldi.
Bana kalırsa, farklı etnik, dinî ve siyasi gruplar arasında bölünmüş Lübnan, bir mozaikten ziyade, parçaları birbiriyle uyumlu olmayan bir yap-bozu andırıyor.
Bir zamanlar, birbirine yaslanmış balkonlarından, inanç ve mezhep farkı ayırt etmeksizin, mehtaplı yaz gecelerinde birbirlerine kur yapmış insanların yaşadığı bu ülkede, şimdi binaların, pencerelerin, terasların birbirlerine sırt çevirdiği görülüyor.
Beyrut şimdilerde öyle bir mekândır ki, içine, acının, sefaletin, korkuların ve hayal kırıklıkların boca edildiği bir çöp konteyneridir. Şehrin, dev bir kabristanın sıra sıra mermer tabakalarından, yas örtüleriyle kaplı bir hafızası var. Beyrut, iç savaştan akıp gelen kanlı dalgayı bir sünger gibi emerken, Byblos'tan (Arapça’daki ismiyle Joubeil) yükselen büyük dalgalara karşı aciz kaldığı görünüyor.
Sıcak, nem ve rüzgar saçlarımı yelin önüne kattığı çalı çırpıdan bir kuş yuvasına benzetti. Konuşmalarından Dürzi olduğu anlaşılan bir berber dükkanına giriyorum. Dükkan, keskin kutuplardan münezzeh bir mekan olduğu izlenimi uyandırıyor.

Berberin kulakları, dedikodu ve dert dinlemekten sanki parşömen kâğıdına dönmüş. Çenesini biraz dinlendirmek için olacak, gazeteyi çırağına uzatıp başıyla okumasını emrediyor. Çırak, Şarkul Avsat’tan1 Semir Ataullah’ın makalesini akordu bozuk bir sesle okumaya başlıyor. Berber, bir yandan, “Walid Canbolat bu ülkedeki tek taşaklı liderdir” deyip istifzazi bir tartışmayı tetiklerken, diğer yandan da, müşterisinin elmacık kemiklerine kuru bir fırçayla sabun sürmeye başlıyor. Müşterinin, asabiyetle dolu berberden, Hz. İbrahim’in kucağındaki koç gibi korktuğu anlaşılıyor. Ve berberden merhamet dilenen bir yüz ifadesiyle, “Niye sustun zaîm Abbud, seninle dertleşmek, yağmurun toprakla konuşması gibi” diyerek berbere yalakalık yapıyor.
Birkaç hatıra eşyası satın almak için Souk Zalka’dayım. Karanlığın ay ışığı ve bir avuç yıldız çevresinde solgunlaştığı saatte, çarşıdaki gürültü, koyu bir kuş sürüsü gibi geliyor bana. İki yüzlüden, sırdaştan, müneccimden, kocaman egoları dar sokaklara sığmayan sonradan görmelerden, sürmeli gözlerden, kırışıklardan ve yüz buruşturmalarından oluşan dalga dalga kalabalığa karışıyorum.
Souk Zalka’nın aktar dükkânlarının, şık butiklerin ve restoranların dizildiği sokağında sıcak ve nemden bunalmış şişman kadınlarla mankenleri andıran hatunların yanyanalığı, Nalan’ın “ne doğan gün ne batan gün ne de dünya umurumda” şarkısını hatırlatıyor.
Çarşıda, sonradan Osmanlı torunu olduğunu öğrendiğim, güzel mi güzel, safran otu satan bir hatunla tanışıyorum. Göğsü adeta incilerden takılardan oluşan bir zırhla kaplı. Sohbet koyulaştıkça yaralarımızın ve sevinçlerimizin ortak olduğunu fark ediyoruz. Hanna, güney Lübnan’daki Hristiyan köyü Nakkura’dan. Nakkura’yı en iyi betimleyen metafor bence Anka kuşudur. Ancak insanlar artık dirençli olmak, küllerinden doğmak istemiyorlar. Sürekli teyakkuz, yormuş onları.
Sadece tüfeklerin ruhu vardır ya hani; duvarda, dedesinin içine ruhunu koyduğu, bir tüfek asılı. Hanna dedesinin kahramanlık hikayelerini anlatırken, sonunda serin bir okşayış geçiyor dilimin üstünden. Çünkü, gölgesinde ‘hiçbir tanrının barınmadığı’ ölüm bile serindir buralarda. Bu şehirde kin ve hamaset, serin su misalidir; ağzı donduran ve mideyi yakan nane gibi serin...
Hanna’nın vıcık vıcık kahramanlık hikayeleri yüzünden, iğnelerden ve bıçaklardan bir topaç dönmeye başlıyor içimde. Bunalmış olduğumu anlamış olmalı ki, Kıbbet Batata2 yemek için Tawlet Spouk el Tayeb Restoran’a davet ediyor beni.
Günlerin kısalmaya başladığı bir son yaz akşamındayız. Lokantaların ve gece kulüplerinin kapılarındaki rengarenk lambalar, arkada bir yerde jeneratörlerin harıl harıl çalıştığını gösteriyor.
Paris’li kadınları çağrıştıran şık giyimleriyle bir tavernanın önünde sıraya girmiş kadınlardan gözlerimi alamıyorum; Hanna göz ucuyla süzüyor beni.
Bir kenti kent yapan şey bunlar değil ki, diyorum Hanna’ya; bir şehri şehir yapan şey, bazen bir yersiz yurtsuzun kendini köprü korkuluklarına asmasındaki yalnızlıktır, diyorum. Bana, ajitasyon yapma, diyor. Çünkü bu ülkede insanlar siyaset yorgunu, ölüm yorgunu. Hemen mevzuyu değiştiriyorum.
Ama sözümü kesmese hani, bir şehri şehir yapan şeyleri anlatırdım ona. Mesela, bir kedinin tenekeden bir saçağın üzerinde kayarcasına yürüyüşüdür; limandaki silolardan etrafa saçılan hububattır, derdim. Tüm saçakları yok eden 2750 tonluk amonyum nitrat bombasıdır; balık ağlarındaki yırtıklardır; ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, tuzdan heykelleri andıran balıkçılardır, derdim.
Şehir dediğin, sokaklarına verilen ünlü sanatçıların adları, erdem, erdemsizlik, sayılar, bitki türleri, savaş tarihleri, yıldız kümeleri, her hatıra ile bir güzergahın her noktası arasında, belleğin anlık çağrışımlar yapmasına yarayacak bir benzerlik ya da bir zıtlık ilişkisidir, derdim. Yemeğimiz bitince, hesap bende, diyorum. Yeşil gözlerini kocaman açıp şaşkınlığını boca ediyor üstüme.
İnsanlar, ülke ekonomisinin çökmesi, rüşvet ve bölgedeki yüksek gerilimden oluşan konjonktür kırılmaları nedeniyle, birbiriyle itişip kakışan, kaygan duvardan, tavana doğru tırmanan yengeçleri andırıyorlar.
Beyrut Limanı’ndaki patlama, tarihteki nükleer olmayan en yıkıcı patlamalardan biriydi. Kentin büyük kısmını tahrip etti. İnsanlar, yoksulluk, evsizlik, işsizlik, güvenlik açığı, ilaç, elektrik ve su kaynaklarından mahrumiyet gibi sorunlarla daha da derin bir uçuruma itildiler.
Lübnan’ın, on yıllardır süren sorunlarının sorumluluğunu, İsrail’e, Suriye’ye, Hizbullah’a, Filistinlilere, İran merkezli Şii ya da Suud merkezli Sünni eksene, eski sömürgeci güç Fransa’nın “inertia”sına ve ABD’nin siyasi Makyavelizmi’ne yüklemesi düpedüz kolaycılıktır bence. Çünkü bu ülkede rüşvet ve irtikap hemen hemen her Lübnanlıya bir şekilde dokunan, zehirli bir bulaşıdır.
Bakır saatin, berberin çizgili perdesinin, fıskiyeli çeşmenin, Harissa’daki Meryem Ana heykelinin, karpuzcu dükkânının, Han el Sabuni’de münzevi ile aslan heykelinin, sarkıt mağaralarının, kemerli sütunların, Türk hamamının, köşedeki kahvenin, limana giden kestirme yolun birbirini izleyişindeki düzeni, şehrin, herkesin anımsamak istediği şeyleri karelerine yerleştirebildiği, bir çapraz bulmacaya benzediğini gösteriyor.
Beyrut, gümüş, oyma ve kakmalarına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven tırabzanlarına, paslı uydu antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini, bir elin çizgileri gibi barındırıyor içinde.
Zayıflıktan kaburgaları sayılan şehrin kara kuru atları, yüzlerinde anlatımsız bir ifadeyle, parlak madenî gözlerini bana dikmiş; adeta benden saman dileniyorlar.
Bir minibüse atlayarak Beyrut’tan Beka vadisine doğru yola çıkıyorum. Aslında bu sahil yolu Hatay Yayladağı’ından başlayıp Suriye-Lübnan hattı boyunca ilerler ve İsrail’den Gazze’ye kadar iner.
Gazze, kalbimin yarısı, ama oraya gitmeyi gözüm kesmiyor. Daha dün, “uygar” devletlerin karıncayı incitmeyen sivilleri bir ‘hayırseverlik kampanyası geçidinden örnekler’ sergilemek istemiş ancak gemileri, Doğu Akdeniz’in sularında alabora olma tehlikesi geçirmişti. İsrail, gemidekilerin ülkelerinde kabaran ‘Arabi öfkeyi’ de arkasına alarak, Hamas’ın 7 ekim 2023’teki baskınlarının görüntülerini onlara zorla izleteceğini söylüyor. Dozu ve imgelem gücü fena halde artmış şiddet görüntüleri muhtemelen, Gazze ile Kibbutz Be’eri, Kfar Aza ve Nir Oz’un yaralarını üst üst yığarak bir acı topaklanması oluşturacak.
İsrail’in en demokrat insanları bile, ülkelerinin aşırı sağcı radikalizminin, orantısız şiddetinin ve yayılmacılığının karşısına Hamas’ın köktendinci şiddetinin radikalizmini koyarak yaklaşıyorlar meseleye. Ve 7 Ekim travması, ülkelerindeki yozlaşmış savaş ağalarına gösterdikleri tepkilerini yumuşatıyor. Kısacası Lübnan’ın yerel aktörlerinin en ‘munis’ olanı bile, bir çeşit radikalizmle iç içedir. Radikalizm ve Ortadoğu’nun pratiği göz önüne alındığında Lübnan’daki siyasi yeniden yapılanmanın kaos ve karmaşa ile sonuçlanması, yüksek ihtimal dahilindedir.
Gazze gibi Güney Lübnan da, terörün de, savaşın da raconunun bir hayli değişmiş olduğunu gösteren ve söz konusu İsrail’in güvenliği olunca, her halkın ‘kalp kırıklığının’ aynı uluslararası empati ile karşılanmadığını kanıtlayan bir mıntıka. Evleri bombalanabileceği için sokaklarda uyuyan çocukları, otoparklarda yaşayan binlerce insanı görünce kalbi kuruyor insanın. İnanın, burada içinize çektiğiniz her nefes, bir meydan okuma gibidir.
Nahr al-Litani’nin öte yakasının derinliğine konuşlandırılmış Lübnan ordusunun askerleri, darı ekinini kargalardan koruyamayan tarla korkuluklarını andırıyorlar.
Yol boyunca çölümsü arazi ufuk çizgisine kadar uzanırken, bulutların koşturduğu bir gökyüzü açılıyor önümüzde. Rüzgarın bulutlara verdiği şekiller, yalpalayan bir yelkenliyi, çarmıhta ağlayan İsa’yı, gagası kanlı bir Kureyş Şahinini,3 bir çocuğun elinden kaçan kırmızı bir balonu, gökyüzüyle konuşan bir güvercini, bir bayrağın kalbinden oyulmuş; ‘dalları kırık bir sediri’ hafızaya çağırıyorlar.
Sonra gene dağlar; Jebel Labnen dağları. Demir gibi kesici sırtlarıyla bundan sonra umarsızca boz; sıcaktan uluyan binlerce aynasıyla insanı yakan çakıl denizinden bir boz... Seki, toz toprak kımıltısız yangın, ak sıcak, tuz ve boğuşma dolu bu haznede nasıl yaşayabilir ki insan?
Bu sıcak deli ediyor beni; katlanılmaz harlanmanın altında Bekaa vadisinin çölü, her yandan bağırıyor. Bu vadinin tarihi sizi, iyilik tanrısını bile yadsımaya zorlar.
Bir zamanlar Türkiye’den gelen, Filistin davasına gönül adamış devrimcilerin, Georges Habaş’ın (meşhur adıyla Al Hakim)4 militanları ile birlikte eğitim gördüğü Bekaa vadisine gün doğuyor. Şimdi hava çok soğuk, az sonra fazla sıcak olacak.
Etrafta dağ zahteri arıyor gözlerim. Kalmamış anlaşılan. Sadece gri bir sarıyla örtülü yamaçlar var. Anlayacağınız, büyük göz kamaşmasından önceki son yelkovan vuruşu acımasız zamanın tam kalbindeyiz. Ve koyu renkli giysilerimin üzerinde, yağmur sonraları sümüklü böcek izlerine benzer izler bırakan tuz...
Çölün ender çiçeklenmelerinden, sadece denizin bildiği aşklardan, aykırı bir buluttan, azgın ve geçici bir yağmurdan yoksun bir yer burası.
Ve işte yakıcı güneşin altında ak duvarları ile bozkırdan doğrulan Baalbek Tapınak Şehri; burası, acımasızca kamçılandıktan sonra yaralarına tuz basılıp çöle kovulmuşların kentidir.
Güneş daha da yükseldi, alnım yanmaya başlıyor. Çevremdeki taşlar boğuk boğuk çıtırdıyor sıcaktan. Bir tek, şehre doğrultulmuş tüfeğin namlusu serin; çayırlar gibi, akşam yağmuru gibi serin.
Güneşin dağladığı mızrakların vuruşu altında toprak, ağarıncaya dek ısınmış sac tabakası sanki; üstünde Pita ekmeği bile pişirebilirsiniz.
Neyse ki Han benzeri bir yere girip güneş çarpmasından kıl payı kurtuluyorum. Hanın ak duvarında, “Aldandık, ama yeniden başlayacağız. Bağışlama ülkesini yeniden kuruncaya kadar durmak yok. Evime dönmek istiyorum, yardım et bana” diyen gölgeler oynaşıyorlar.
Ezcümle, Lübnan bir kırık kalpler cumhuriyetidir ve başkenti Beyrut, Dante’nin İlahi Komedya’sında bir yer olduğunu unutarak, iyi anımsanmak için, hep telli duvaklı bir gelin, ama aynı zamanda hep aynı kalmaktan eriyen, çözülen ve yok olan bir şehirdir. Bu gidişle dünya unutacak onu.
[1] Lübnan’ın en popüler gazetesi.
[2] Patatesli içli köfte olarak tercüme edebileceğim, bulgur, soğan, sığır eti ve tarçın kullanılarak hazırlanan bir Lübnan yemeği.
[3] Kureyş Şahini, bir zamanlar Mısır ve Suriye’nin oluşturduğu Arap Birliği üyesi devletlerinin resmi armalarında sıkça görülen bir sembol; Arap milliyetçiliği ile ideolojik Baas’çılığın kuvvetli bir simgesiydi.
[4] George Habaş’ın hareketi daha sonra, Marksist, ulusalcı ve silahlı bir hareket olarak kendisini tanımlayan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni kurmak için Ahmed Cibril’in Filistin Kurtuluş Cephesi ile birleşti.






