“Hakiki olan, gerçeğe benzemeyebilir.”
– Alain Badiou
Yaklaşık 100 yıldan sonra Türkiye’de hakkı yeni teslim edilen bir yazar Mihail Bulgakov. Müfredat etkisiyle olsa gerek, Rus edebiyatı çoğu okur için 20. yüzyıla girildiğinde biter. Tabii biraz da 1917’de yaşanan bazı olayların doğal sonucu olarak, pek dikkate alınmaz. Öne çıkan bir iki isim dışında kimsenin adını bilmez sıradan okur. Bulgakov da uzun süre bu bilinmezlik halesinin içinde kalmış olsa da, son yıllarda üst üste yapılan çevirileriyle epey popüler duruma geldi. Geçtiğimiz aylarda görücüye çıkan Köpek Kalbi’nin tiyatro uyarlaması merakla bekleniyordu. Fakat Bulgakov dendiğinde elbette akla bir başka eseri, tarihin en tuhaf, en eğlenceli ve aynı zamanda en hüzün dolu hikayesi, Usta ve Margarita’nın büyük aşkı geliyor.
Usta, Sovyet döneminin ilk yıllarında edebiyata merak sarmış idealist bir genç. İki bin yıl öncesinden bir hikâye anlatmak istemiş, İsa Mesih ve Roma valisi Pilatus’un hikayesini. Tüm Hristiyanlık tarihini oluşturan temel çatışmayı, olması gerektiği gibi arka plandaki siyasi çekişmeler üzerinden anlatmak istemiş. Ama izin vermemişler. Dönemin “devlet onaylı” eleştirmenleri ya görmezden gelmiş bu çalışmayı ya da yanlış bulmuşlar. Bu da eserine görülmemiş bir tutkuyla bağlanan Usta’nın mahvına, büyük aşkı Margarita’nın hayata küsmesine sebep olmuş. Usta tımarhaneye, Margarita sevmediği kocasının evine… Neredeyse bir trajedi. Ama neyse ki ilahi bir güç girmiş devreye. Sözde yaramazlıktan başka bir şeye aklı çalışmayan Şeytan-ı Lain inmiş Moskova’ya ve her şey baştan sona değişmiş.
Usta ve Margarita, kısaca bir ifşa metni. Bunun ayrıntılarına birazdan değineceğiz. Fakat önce, karakterlerin üstünden geçsek iyi olur. Okuyan herkesin aklında en çok kalan unsurdan, gerçeküstü düzlemi oluşturanlardan başlayalım: Şeytan Woland ve maiyetinden. Woland çıbanın başı elbette. İddiasına göre İsa Mesih’in idam kararına bile şahit olmuş. Yanındakiler ona ne zaman ve nasıl eklendi bilmiyoruz. Bu nedensizlik ilkesi, aynı zamanda eseri özel kılan önemli bir unsur.
Korovyev ya da Fagot uzun boylu, zayıf, ekose takım giyen ve kelebek gözlüğü kırık bir tip. Woland’ın en yakın yardımcısı. İletişim becerisi yüksek. Uşak tipolojisi var diyebiliriz ona dair. Azazello (Azazil) ise tam tersine iletişimden nasibini almamış biri. Kritik görevler ona emanet. Bir görünüp bir kaybolan Vampir Helga daha çok bir renk olsun diye eklenmiş, biraz da iddialı bir şeytanın olmazsa olmazı kadın yardımcı kotasını doldurmak için.

Ayrı bir parantezde Behemot’u da tanıyalım. Okuyan kimsenin aklından çıkmayan bu karakter, devasa siyah bir kedi. Aynı zamanda anlatının en güçlü mizah öğesi. Hemen her kültürde rastladığımız kara kedi öğesinin bir temsili elbette. Fakat bu kara kedi mefhumunun Doğu Avrupa’ya özgü ekstra anlamlar taşıdığını da belirtmekte fayda var. Engizisyonun hüküm sürdüğü yıllarda düzenli olarak örgütlenen cadı avlarında, ölüme mahkûm edilen kadınların hemen hepsi birkaç kediyle birlikte yaşadığı için köyün kıt akıllı erkekleri kedileri de büyüyle ve kötücül güçlerle ilişkilendirmiş. Eski Yunan’da kediye dönüştürülerek cezalandırılan Hekate’nin zavallı hizmetçisinden başlayan kedi rahatsızlığı, böyle yeni gelişmelerle zirveye tırmanmış. Behemot adı ise bilindiği üzere ünlü bir şeytanın adı. Modern İngilizcede büyük sermayeyi de temsil ettiği anlamlar taşıyor fakat Bulgakov meselenin bu yönüne bakmış mıdır bilinmez.
Geri kalan karakterleri ise kısaca edebiyat ve eleştirmen çevresi olarak özetleyebiliriz. Bunlar daha çok, anlatının bürokrasiye ilişkin kısmını temsil ediyor. Daha ilk bölümde kaybettiğimiz Berlioz yazarlar komitesi (Massolit) başkanı. İvan Bezdomnıy ise genç bir şair.
Bulgakov, eseri oluştururken kendi döneminin sosyokültürel yaşantısına, bürokrasiye, edebi çevresine eleştiriler sunuyor. Fakat önceden pek rastlanmayan bir yöntemle yapıyor bunu. Olup biten çoğu şeye dair nedensellik unsuru yok. Woland’ın Usta’yı ya da Berlioz’u seçme sebebi İsa Mesih’e ilgilerinden kaynaklansa da İsa’yla ya da Pilatus’la onun neden bu kadar ilgilendiği muallak. İlk bölümde Berlioz-Bezdomnıy diyaloğuna dahil olmasına ilişkin en makul çıkarım, bu iki entelektüelin üst düzey materyalist görünmeleri olsa gerek. Neticede metafiziği komple reddetmek bir bakıma şeytanı da yok etmek demek. Fakat koskoca şeytanın bu alınganlık seviyesinde dolanması yine de düşündürücü. Maiyetindekilerin ona ne zaman eklendiği, Kant’la neden kahvaltı ettiği gibi unsurlar cevapsız.
Kimileri bunu bir hata yahut kitabın tamamlanmamış olmasının sonucu olarak yorumlasa da Bulgakov’un bazı nedenselliklerle pek ilgilenmediğini düşünüyorum ben. Onun asıl amacı, yerel öğelerle süslenmiş, yeni tarzı temsil eden bir ifşa metni yaratmak. Bu yeni tarz meselesini biraz açalım.
Eski Yaşam – Yeni Yaşam
Bulgakov’a dönemindeki başka yazarlardan biraz daha fazla şaşırma sebebimiz, sanıyorum Rus olmasından. Haksız da bir duygu değil bu. Eğer ortaokul sıralarında çeviriye meviriye bakmadan, yalnızca bir şeyler okutma takıntısıyla sizi edebiyattan soğutan bir öğretmene rastlamadıysanız, ileriki yıllarda ilk durağınız Rus yazarların klasiklere klasik denmesini sağlayan, aşırı klasik kurguları olacaktır. Bu kitaplar aynı zamanda gerçek hayatı malzeme edinmeleriyle de ünlüdür. Steiner’ın detaylı çalışması “Tolstoy mu Dostoyevski mi”de örnekleri bolca görüleceği üzere Rus romancıları birçok karakterini gazete küpürlerinde görüp yaratmıştır. Dolayısıyla bu neredeyse hiper gerçekliğin Bulgakov’daki fantastiğe dönüşümü, insanlara tuhaf ve kimi zaman rahatsız edici gelmiştir.
Bulgakov’un döneminde bu etkinin kat kat yüksek olacağı aşikâr. Sonuçta 1930’lardan bahsediyoruz. Yalnızca Rus coğrafyasında değil, her yerde tuhaftır böyle bir kurgu. Kafka’yı bir kenara koyarsak, o döneme dek üretilmiş romanlarda ana öğe, karakterin motivasyonuyla şekillenen eylemler zincirinden ibarettir. Tarz, yaklaşım fark etmez. Dr. Frankenstein için de geçerlidir bu, Raskolnikov için de. Jekyll ve Hide, kerameti kendinden menkul kimi tekniklerle bile olsa, başı sonu mamur bir ereğin peşindedir. Masallarda da böyledir bu, destanlarda da. Her ne yaşanıyorsa yaşansın “Neden?” sorusuna hep bir cevap vardır.
Bu soruya cevap vermeyi reddeden ilk yazar herhalde Kafka’dır. Onun yazdıklarında kahramanın motivasyonu, yalnızca içine düştüğü durumu anlamaya çalışmaktır. Dava neden sürüyor, sabah neden böceğe dönüşüverdik bilinmez. Kafka için önemli olan yaşanmışlıklardır. [1]
Bulgakov’u Kafkaesk bulmuyorum elbette, başka bir mesele var burada. Zaten diğer meşhur eseri Köpek Kalbi’nde böyle bir kurgu yok. Orada amaçlar, motivasyonlar son derece belirgin. Usta ve Margarita’da ise bunu yapabilmek için her olaya, her karaktere ayrı ayrı yoğunlaşmak gerek. Woland’ın amacı neydi, Pilatus İeşua’yı hem idama mahkûm edip hem neden gözyaşı döktü, Usta neden delirdi, 50 numaralı daire neden seçildi gibi soruların cevapları metni didik didik edince illa ki bulunur ama esasen Bulgakov’un bunlarla ilgilenmemesidir mesele. Bulgakov, dönemine ve coğrafyasına nazaran cesur bir yazardır ve dünyadaki gelişmeleri yakından izler.

Din, Bilim ve Darwin
Usta ve Margarita’nın yazılmaya başlandığı dönemde gerek Sovyetler gerek dünyanın geri kalanı tuhaf bir dönemi yaşıyordu. Dünya savaşları bir yana, sanat ve edebiyat kuramlarında da süregelen bir doğum sancısı mevcuttu. Özellikle İngiltere’de başlayan yeni edebi denemeler, küçük bir meraklı kitlenin radarından sıyrılmış ve kamuya mal olmuştu. 19. Yüzyıl ortalarında hız kazanan bilimsel keşifler, dönemin çocuksu meraka sahip entelektüellerinde görülmemiş bir heyecana ve bir fantazma furyasına yol açtı. Genetik ve evrim teorisinin her masada konuşulduğu bu dönemin en sansasyonel eserleri, çatlak profesör klişesini doğuran kitaplardı. Farklı türlerden yeni canlılar yaratmak, kimyasal sıvılarla yeni bir insan görünümü kazanmak, organ nakilleriyle puzzle oluşturmak oldukça revaçtaydı. Bulgakov da Köpek Kalbi’yle bu furyadan geri kalmamıştı.
19. Yüzyıl sonlarında sıradan insanlar, yeni bilimsel gelişmeleri öyle çok da içselleştiremeden takip ederken, bunların büyüden farkını da ayırt edebiliyor sayılmazlardı. Bu döneme dair anekdotlarda, karşılaştıkları şeyin bilim mi büyü mü olduğunu tartışanları aktaran örnekler mevcuttur. Gazetelere dahi konu olan bu çekişmeleri, içinde bulunduğum koşullarda örnekleyemiyorum ama meraklısı el yordamıyla bile kolayca bulacaktır. hiç olmazsa, The Prestige filmini izleyebilirsiniz.[2]
Bu kısmı da hallettiysek, artık Bulgakov’un kişisel meselelerine doğru ilerleyebiliriz.
Büyü, Materyalizm ve İfşa Hakkı
Her şeyden önce Bulgakov, kurgusundaki Usta kadar olmasa da kalbi kırık bir yazardı. Öyle akla ilk geleceği üzere, Sovyet zulmü falan yaşıyor değildi yine de. Bilakis, kimi eserlerini Stalin’in sevdiğini biliyoruz. Onun kırgınlığı, hiç Sovyet olmamış başka yerlerde de görülen ilişkiler ağına dairdi. Zaten daha giriş kısmında tanıştığımız iki yazarın diyaloğunda başlıyor bu gözlemler. Şair Bezdomnıy İsa hakkında kötü bir şiir yazmış ama Berlioz bundan şikayetçi değil. Sonuçta ikisi de komite üyesi. Asıl dert, yazılan içeriğin beklentiye uygun olmaması.
Massolit denen yazarlar birliği ve onun seçkin restoranı, en fazla dikkat çeken unsur. Bu kurumda bulunmak için onaylı bir yazar kimliğiniz olmalı. Başka türlü, dışarıda 15 Ruble tutan akşam yemeğini orada 5 Rubleye yiyemezsiniz. Fakat bazı iyilikler için kimlik de yetmiyor. Devletin sağladığı sayfiyede kitap yazma imkânı hem herkese çıkmıyor hem de Yalta olsun, Leningrad olsun, gözde mekanlar ne hikmetse aynı kişiler arasında dönüp duruyor.
Böylesi bir ortamda kendini var etme çabasına girişen Bulgakov’un en iyi ihtimalle dışlanmış hissedeceği açık. Kitabın kimi bölümlerinde buna dair vurgular mevcut. En dikkat çekici örnek, 28. Bölümde restorana uğrayan Korovyev ve Behemot’un kapıda kimlik krizi yaşadıkları kısım. Onları bir türlü içeri bırakmayan görevli, ısrarla yazar kimliklerini talep ederken şöyle diyor Korovyev:
“Dostoyevski’nin yazar olduğuna emin olmak için ondan illa kimlik sormak mı gerek? İstediğiniz romandan beş sayfa alın, karşınızda bir yazar olduğundan kimliksiz de emin olursunuz, öyle sanıyorum ki, hiç kimliği olmamıştır!”
– Siz Dostoyevski değilsiniz, dedi Korovyev’in kafasını karıştırdığı kadın yurttaş.
– Kim bilebilir ki bunu, kim bilebilir, diye yanıt verdi beriki.
– Dostoyevski öldü, dedi kadın yurttaş, ama pek de emin değil gibiydi.
– Protesto ediyorum! diye haykırdı hararetle Behemot, Dostoyevski ölümsüzdür!
Anlatı boyunca örtük olarak süren bürokratik eleştirilerin en somutlaştığı noktadır bu diyalog. Yalnızca yazar kimliği konusunda değil, sanatçıların yetkinliğine dair de sorgulamalar yapılır. Bezdomnıy, şeytanla karşılaşıp kliniğe yatırıldıktan sonra kendi şiirlerinin korkunçluğunu kabullenmeye başlar. Massolit’teki diğer yazarlar da geçer bu yoldan. Woland’ın kara büyüleri ifşa edeceğini iddia ettiği 12. bölümdeyse ifşa edilen şey büyüler değil, dönemin “seçkin” insanlarının yediği haltlar olacaktır. Tiyatro komitesi başkanı Woland’a yaptığı numaraların ifşasını göstermesi için baskı kurduğunda ifşalanan kendi yaşamı olur. Kadın oyunculara yaklaşımı, gönül ilişkilerine göre şekillenmektedir başkanın. Salondaki süslü püslü entelektüel seyirciler tavandan yağan sahte banknotlar için birbirini ezer. Korovyev’in yarattığı tezgahlardan dönemin en şık kıyafetlerini giyip çıkan kadınlar, üç beş dakika sonra giydiklerinin puf diye kaybolması sonucu iç çamaşırlarıyla kalırlar sokaklarda.
Şeytan dediğin zaten kaos sever, tüm bunlar artarak kolektif bir deliliğe dönüşür. Anlatıcının şu cümleleri, bilinçli bir karnaval ortamını çağrıştırır:
“… tüm bunlardan sonra Varyete Babil Kulesi’nin inşaat yerine döndü. Polis Sempleyarov’un locasına koşuyor, meraklılar bariyere çıkıyordu, cehennemi kahkaha patlamaları, çılgın haykırışlar işitiliyor, orkestra zillerinin altın çınlaması hepsini bastırıyordu.”
Bulgakov, dönemin yaşantısını ve bürokrasideki riyakâr tutumları şeytanlar yoluyla ifşa ederken, bir yandan da intikamcı bir hisse kapılmış olsa gerek. Edebiyat tarihinin en gözde dedikodularından birine, Dante’nin hayırsız arkadaşlarını cehenneme attığı İlahi Komedya’ya öykünerek hem de… 23. bölümde Woland’ın balosunda, dönemin ünlü ve etkili isimleri bir resmi geçit yapıyor gibidir. Bu kısma dair ayrıntılı incelemeye ihtiyaç olduğu açık. Fakat çevirmenin düştüğü kimi dipnotlar, baloda görülen kişilerin gerçeğe referansla yaratıldığını gösteriyor. Bu aynı zamanda, klasik Rus romancılığına bir dokundurma niyeti de içeriyor gibi. Dipnotlardan bazılarında gazete vakaları da hatırlatılmış. Aşırı okumadan kaçınalım fakat klinikteki Bezdomnıy’ın aşırı içkici Fyodor Dayı’sı gibi, dikkat çekici ayrıntılar burada da mevcut.
Yine dönemin yaygın söylemleri ve alışkanlıkları da düzenli olarak eklenmiş kurguya. Örneğin “Bezdomnıy” lakabı aynı zamanda “evsiz” anlamına geliyor ki bunun, çevirmenin dipnotta da ifade ettiği üzere, Gorki’ye bir gönderme olduğu düşünülebilir (Gorki: yoksul). Usta’nın yayınlanmayan eserine gelen tepkiler ise, Sovyet kültür politikalarına dair bir eleştiri. Sırf İsa Mesih’i kurgusal düzleme taşıdığı için çok sayıda eleştirmenin Usta’yı gericilik, İsa düşkünlüğü ya da Tanrı illüzyonculuğu nevinden yakıştırmalar yaptığı belirtiliyor.
Gerçek mi Romantik mi
Sona yaklaşırken biraz da kitabın üstkurmacasına değinelim. Daha önce de belirttiğimiz gibi, yenilikçi bir eser bu. Anlatının tümü, Usta’nın yarattığı kurgunun oluşumunu, sonradan dönüştürülmüş haliyle sunuyor. Pilatus’un hikayesi kimi zaman Woland’ın ağzından, kimi zaman Bezdomnıy’ın rüyasıyla tamamlanıyor. İki kurgu arasında net ayrımlar var. 1930’ların kimliği belirsiz anlatıcısı daha modern bir yaklaşım sergileyip canlı ve muzip bir dil seçerken, Usta’nın romanında anlatıcı dili oldukça geleneksel. Yeni anlatıda okura hitaplar, ters köşeler, kısıtlı bilgi aktarımı nevinden bakış açısına ilişkin deneysel yaklaşımlar görülürken, eskisinde ayrıntılı ve uzadıkça uzayan tasvirlerle örülü melankolik bir dil kullanılıyor. Bulgakov’un bu ayrım üzerinden de kimi iletiler tasarladığını düşünecek sebeplerimiz var. Mesela Woland’ın Usta’yı romantik bulması yahut Usta’nın finalde kitabını yakarken “Yan, eski yaşam, yan!” diye haykırması dikkat çekici.
Olup bitenleri sonradan kaleme alan ve bunu kimi raporlar, tutanaklar ya da dedikodular vasıtasıyla bize ileten modern anlatıcının sürekli artan muzipliği, edebiyat tarihinde örneklerine rastladığımız bir güvenli liman arayışını da hatırlatıyor. Don Kişot gibi çığır açıcı eserlerde görülen mizahi dilin sebebini, büyük bir meydan okumayı ancak mizaha sığınarak gerçekleştirmenin mümkün kıldığını savunan bir Jale Parla yazısı hatırlasam da bu kaynağa ulaşma imkânım olmadığından, ancak uygun koşullarda ekleme sözü verebilirim size. Fakat Bulgakov, kendi çevresi için sıradışı sayılan bu işe giriştiğinde, bu kadar problemi ancak bu yolla aktarabileceğine ikna olmuş olsa gerek. Kitabın ilk kısmının son satırındaki ifadeler, yukarıda yazdığım her şeyi özetler nitelikte:
“O gece Moskova’da başka hangi yabanilikler yaşandı, bilmiyoruz ve elbette öğrenmek niyetinde değiliz, üstelik bu gerçekçi anlatının ikinci kısmına geçme vakti geldi. Gel peşimden, okur!”
Anlatıda gerçekliğin rolü ve payı köklü bir tartışmaydı muhakkak. Ve bunun en üst perdeden konuşulduğu yer de eskisiyle yenisiyle Rus romanlarıydı. Bulgakov bu çekişmedeki tarafını hiç saklamadan gösteriyor. Hem yazdığı bu kitapla hem de kitabın içindeki diğer kitapla. Usta’nın eseri her ne kadar eleştirmenler tarafından anti-materyalist bulunduğu için basılmasa da, finalde varılan nokta Usta’nın kitabı bizzat yakması oluyor. Eş zamanlı olarak Bezdomnıy’ın eski şiirlerinden soğuması da bunu destekleyen başka bir ayrıntı. Kısaca Bulgakov, eski yaşamı bir kenara bırakırken, eskiye ait her şeyi de bir kenara bırakmayı arzuluyor. Fakat belli ki toplumsal gerçeklik çoğu kez buna izin vermiyor. Onun döneminin beklentisi, kurguladığınız gerçekliğin de kurgulanması, yarattığınız dünyanın belli sınırları aşmaması. Ne yazık ki bu da Bulgakov’a gerçekçi gelmiyor. Bu noktada bize ise, keşke Badiou’yla oturup ikişer çay içme şansları olsaydı diye hayıflanmak kalıyor.






