Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ocak 2021

Söyleşi

Yankı: Hayatımızdaki Şiddetin Patlamalarla Savurduğu Öyküler

Aynur Kulak

Paylaş

1

0


Distopik romanlar yazılıyor, filmler gösteriliyor ama bu çağ, yaşadığımız bu zaman tam da buna uygun. Kelime anlamına baktığınızda “aaa e biz bunu yaşıyoruz bu çağda” diyorsunuz. Yeni gerçeklik bu. Üniversitelere kelepçenin takıldığı, sağlık çalışanlarının tartaklandığı, kadınların variller içinde yakılırken katilerinin gülümsediği, hayvanların eğlence uğruna kesildiği ve daha niceleri; böyle korkutucu bir zaman.

Müge Koçak ile ilk kitabı Yankı odağında söyleşi yapmaya hazırlanırken Yankı içindeki her bir öykünün beni durdurarak düşünmeye sevk edeceğini, aynı zamanda beni hiç beklemediğim şekilde dağıtacağını tahmin etmemiştim. Bizi tamamen kontrolü altına alan öfkemizin insani standartlarda yaşamamız gereken hayatı nasıl bir şiddet arenasına dönüştürdüğünü, her bir parçamızın bir yankıya dönüşüp savrulduğu ve dağıttığı gerçeği ile yüzleşmemiz gerektiğini bizlere hatırlatan, buradan yola çıkarak çağımız insanının tüm detaylarını konuştuğum Müge Koçak söyleşisi için buyurun lütfen. 

Aynur Kulak: İşletme Fakültesi'nden sonra finans sektöründe kurumsal çalışma hayatı ve sonrasında hayatınızın önemli bir bölümünü kaplayan çalışma hayatınızı bırakıp yeni bir başlangıç seçerek hayat içindeki yolculuğunuza devam etmek. Ve edebiyat. Edebiyat ile olan ilişkinizi sormak istiyorum. Hayatında olup bitenlerin yanı sıra edebiyat ile olan bağınız nasıl gelişti?

Müge Koçak: Aslında hem halen çalışma hayatının içerisinde olduğumdan hem de yazma serüvenimin bir öncesi olduğundan, şu anda bulunduğum konumu yeni bir başlangıcı seçmemden çok, var olan bir sürecin kitap dosyamın kabul edilmesiyle birlikte yol haritasının çok daha net çıkması olarak tanımlayabilirim. Okumak ve yazmak inişli çıkışlı da olsa hayatımın her döneminde vardı. Bu arzuma ciddi olarak ilk yaklaşımım uzun yıllar önce yazmaya başladığım bir internet sitesiyle birlikte oldu (yasamdersleri.com). Gündüz çalışıp geceleri büyük bir zevkle içerik üretip, yazıyor ve okuyordum o zamanlar. Yaklaşık 2 yıl sonra elimi ayağımı çekmek istedim biraz. O biraz olan kısım da bir 10 yılı buldu sanırım. Bu süre zarfında yine okudum, yazdım, inceledim, izledim. Yazmak hep vardı, ama bir türlü oturup bir araya gelemiyorduk kendisiyle. Sanki bir şeylerin dengeye, düzene girmesi gerekiyordu. Bilmiyorum. Bu elbette benim için geçerli bir süreç. Bu nedenle “keşke ara vermeseydim” ya da “öyle olsaydı şimdi nasıl olurdu” diye düşünmüyorum. Böyle oldu, öyküler birikti, toparlandı, zamanı geldi, “e hadi” dedim. Ve şimdi buradayım.

AK: Yankı ilk öykü kitabınız. Nasıl bir süreçti Yankı’yı yazma süreci? Öykülerin yazılması, bir araya gelmesi nasıl bir sürecin sonucu oluştu?

MK: Yankı, birbiriyle bütünlüğü olduğunu düşündüğümüz öykülerin bir araya gelmesiyle oluştu. Yayınevine sunduğum dosyanın kabul edilmesiyle birlikte, Can Yayınları çağdaş edebiyat dizisi editörü Sevgili Cem Alpan ile birlikte kitapla ilgili sürecimiz başladı. Bu süreç içinde kitaptan oraya çok ait olmadığını hissettiğimiz öyküler çıktı, yeni öyküler katıldı ve bir ahenk yakalandı. Cem Alpan’ın tecrübesi kitabın basıma gidiş yolunda elbette benim için en rahatlatıcı etkendi. Hiçbir tereddüt yaşamadım.

Yankı’nın yazılma sürecinden çok aslında kitap dosyamın kabul edilme süreci benim için beklenmedikti. Başvurduğum ilk dosya Can Yayınları tarafından kabul edilmedi. Ben de yeni öykülerle farklı bir dosya hazırladım; bu dosyayı hazırlarken Koray Sarıdoğan’ın KalemKahveKlavye sitesinden çok faydalandığımı söylemeliyim. Daha sonra uzun bir süre ses çıkmadı dosyamdan. Cem Alpan dönüş yaptığında “yanlışınız var siz dosyayı reddettiniz” gibi bir şey demiştim galiba. O kadar kabullenmişim yani :) Bunu kişisel tarihimde şöyle ifade edebilirim: İnsanlık için belki küçük, ama benim için çok büyük bir adım. Hatta bir arkadaşım bana şöyle dedi: “Sen Real Madrid’e transfer oldun, farkında değilsin”:) Uzun süre heyecanımı yenemedim. Halen de bulutlar arasında olabilirim.     

Yüreğimiz deseniz o kadar çok bölünüyor ki, neyi nasıl toplayıp bir araya getireceğini tekrar tek yürek nasıl olacağını şaşırıyor. Haksızlıklara, zulme, eşitsizliğe, tacize, tecavüze, istismara karşı duyduğumuz öfkeden dişlerimizi sıkmaktan hepsi avucumuza dökülüyor.

AK: Yankı içindeki her bir öykü son zamanlarda insanlığın başına gelmiş yıkımların, parçalanmanın, iğdiş edilmelerin, aynası niteliğinde. Önlenemez gidişatların sonucu olarak başımıza gelenleri okuyoruz. Öldürülen insanlar, parçalanmış vücutlar, uzuvlar… Aslında benliğimiz, bilincimiz parçalanmış halde, bir bütünü temsil etmiyor artık. Yankı üzerine genel bir soru olarak, bir araya getirilmeyecek şekilde ortaya çıkan bu parçalanma ağır hasar bıraktı her birimizde ve tabii ki toplumda, ne dersiniz?

MK: Ne kadar doğru söylüyorsunuz. Öyle parçalanıyoruz ki artık ne yazık ki parçalarımızın nereye dağıldığını göremiyoruz, bizden uzaklaşan bir yanımızı yakalayalım derken, bir bakıyoruz elimiz gitmiş, bir bakıyoruz gözümüz bir göçüğün altında kalmış, kulağımız yakılan ağıtları duymaz olmuş, bacağımız bir tren kazasında kopmuş. Yüreğimiz deseniz o kadar çok bölünüyor ki, neyi nasıl toplayıp bir araya getireceğini tekrar tek yürek nasıl olacağını şaşırıyor. Haksızlıklara, zulme, eşitsizliğe, tacize, tecavüze, istismara karşı duyduğumuz öfkeden dişlerimizi sıkmaktan hepsi avucumuza dökülüyor. O zaman belki diyorum, belki herkesin kendi yapabildiği – benimki naçizane yazmak – bu parçaların tekrar toplanmasına yardımcı olur, belki yaralı bilinçlerde, toplumumuzda iyileştirici bir etkisi olur. Kendimizi sarsarak kendimize getirir.    

AK: Özellikle ilk iki öykünüz, "Yedinci Gün" ile "Ali-Veli-4950" yukarıda bahsettiğim zihinde yaratılan yıkımların, parçalanmaların somut olarak karşımıza çıkmaları açısından çok çarpıcılar. Aynı zamanda bu iki öyküde sokakta, yani dışarıda, aslında neler olup bitiyor, aynı zamanda evlerimizde, odalarımızın içinde aslında neler olup bitiyor, görmediğimiz veya görmek istemediğimiz şeyler neler, bunları da gösteriyorsunuz. Öykülerde parçalanmanın tüm gerçekliğini, çıplaklığını, cinselliğin en iğdiş edilmiş halini, ruhlarımızın paçavra edilip atılmış halini görüyoruz. Parçalanmalar ruhlarımızda, duygularımızda, zihinlerimizde olduğu için dışarının (sokaklar, caddeler) veya içerinin (evler, ofisler, dükkanlar) birbirinden farkı yok aslında diyebilir miyiz?

MK: Unutuyoruz. Toplum olarak balık hafızalıyız. Her birimizin içinde bir Dori yaşıyor. Arkamızı güne döndüğümüz anda unutuyoruz ve yola devam ediyoruz. Ben yazdıklarımla hatırlamayı, hatırlatmayı seçiyorum, bunun için çalışıyorum.

Sonra mesela kanıksıyoruz üstelik. Orada soğuk bir bölge var, kanıksama alışma bölgesi. İşte çöpten ekmek alan biriyle yüzleşmek rahatsız ediyor bizi ya da karton üzerinde uyuyan birini görmek. Yolumuzu çeviriyoruz, bakmıyoruz, yokmuş gibi yapıyoruz. Frederick Gros’un İtaat Etmemek kitabını okuyorum. Orada bir cümle var, diyor ki: “Ortalıkta geğirerek, insanlarla alay ederek yarı çıplak dolaşan kinik Diogenes karşısına çıkan herkesin direncini sorgular. Saf düşünceye değil, çıplak hayat gösterilen direnç.” Aynı bağlamda olmasa da biz de, bu parçalanmışlıklara, etrafımızdaki kötülüğe, çirkinliklere direnç gösteriyoruz belki. Sonra bir gün bir bakıyorsunuz kadın cinayetleri sayıya dönüşmüş, 1, 3, 5, 55, 105, 385 böyle gidiyor ve o aritmetik içinde duyguyu yitiriyoruz. Somut olan soyuta dönüşüyor, hayal edemiyoruz ve yok sayıyoruz. Aynı kitapta "beş on kişinin ölümünü bir durum olarak göz önüne getirebilirsiniz ama bin, on bin, yüzbinlerde her şey daha soyut, hayal edilemez bir hal alır" diyor.

Sokak ya da yan komşu ya da kendi evimiz. Ölçekler farklı olsa bile, özünde hayatımızdaki şiddetten doğan patlamalarla savrulup duruyoruz, dağılıp parçalanıyoruz.

AK: Kedilerin artık fareleri yemediği, farelerden ordular kurulduğu zamanları yaşıyoruz. Duman öykünüzü okurken çoğunluğun (yani bizlerin) azınlıkta kalma durumunu bir duygu bir ruh hali olarak nasıl büyüttüğümüzü, azınlıkların ise bundan faydalanarak çoğunluğa nasıl da dönüşebildiklerini düşündüm. Roller değişti ve geldiğimiz noktada dünya tam da bu öyküde anlatılan bir yere dönüştü. Çoğunluğuz, daha büyüğüz ama hiçbir şeyi halledemediğimiz gibi, dışarıda kalmışlık hissi ile doluyuz. Fantastik olan, distopik olan her şey hızla gerçeğe dönüşüyor. Üstelik korkutucu ve korkunç bir şekilde. Ne dersiniz?

MK: Kesinlikle. Distopik romanlar yazılıyor, filmler gösteriliyor ama bu çağ, yaşadığımız bu zaman tam da buna uygun. Kelime anlamına baktığınızda “aaa e biz bunu yaşıyoruz bu çağda” diyorsunuz. Yeni gerçeklik bu. Üniversitelere kelepçenin takıldığı, sağlık çalışanlarının tartaklandığı, kadınların variller içinde yakılırken katilerinin gülümsediği, hayvanların eğlence uğruna kesildiği ve daha niceleri; böyle korkutucu bir zaman. Bunları okuyunca bile ruhumuz daralıyor çıldırma noktasına geliyoruz. Aklımıza gelen tek çözüm nedense kafamızı kuma sokup kendi dünyamıza çekilmek. Konfor alanlarımızı terk etmek istemiyoruz.

AK: Yankı’yı okurken, bir öyküden diğerine geçerken uzun metraj bir filmi izliyormuş hissine kapıldım. Karakterler, mekanlar, olaylar hepsi ayrı ayrı öyküler olmasına rağmen aslında bana bu izlenimi verdi. Tabii bunun en büyük nedeni, bir şeyler oluyor bitiyor (kendi hayatımız da dahil olmak üzere) ve bizler sadece izliyoruz psikolojisi de buna etken.  Kitaba ismini de veren "Yankı" öykünüz izlemelere doyamadığımız evrende bizi kendimizle yüzleştiriyor. Yüzleşiyor muyuz gerçekten, izlediklerimizin biz olduğumuzun farkında mıyız?    

MK: Yankı’nın açılış metaforu beni çok düşündürmüştü. Sabah kalktığımı, aynanın önüne geçtiğimi hayal etmiştim. Ayna buğulu, kendimi göremiyorum ve orada öylece bekliyorum. Sağdan soldan insanlar geçiyor, hayat geçiyor, koşturmaca, işler, güçler artık ne olursa. Ben bekliyorum hala. Neyi bekliyorum. Amacım ne? Birisini bekliyorum. Gelip o aynayı silecek ve beni kendimle yüzleştirecek. Yani etkenliği başkasına verip edilgenliği seçiyorum. Ve o kimse gelmiyor. Godot’u Beklerken’den bir sahneyi paylaşmak istiyorum – haddimi aşmış olmazsam.

Gogo: Böyle devam edemeyeceğim ben.
Didi: Sana öyle geliyor.
Gogo: Ayrılsak? Belki daha hayırlı olur.
Didi: Yarın asarız kendimizi, Godot gelmezse.
Gogo: Ya gelirse.
Didi: Kurtuluruz.

Hepimizin ellerimizle o aynayı silip kendimizle yüzleşme sorumluluğumuz var.

AK: Rüyaların ve hayallerin içinden geçiyoruz öyküler boyunca. Kitabın anlatımı ve dili düşünüldüğünde öykülerin en önemli boyutunu oluşturuyor bu durum. Şimdiki zaman, yani yaşadığımız çağ ve zaman anlatılıyor öykülerde; ama bize tüm öyküler evvel bir zamanın içinden aktarılıyor sanki. Bir masal misali anlatıyorsunuz. Gerçeklikten uzak, yer yer saçma sapan belki ama altı kazındığında korkunç derecede gerçek. Zeberget’in anlatıldığı öykü mesela ya da Kor Adam’ın anlatıldığı, Sultan ile Afiyet Hanım’ın anlatıldığı, hatta kitabın başına gidersek "Ali-Veli-4950"…  Çağlar değişse de aktarılan öykülerden şunu anlıyoruz ki, insanın içindeki o karanlık nokta hiç değişmiyor, orada bir yerde hep duruyor ve nesilden nesile varlığını sürdürüyor. Kitabın anlatımını ve dilini oluştururken kendiliğinden mi oluştu bu durum, yoksa hayır tam da buydu yapmak istediğim mi dersiniz?

MK: Öyküleri kurgularken kendiliğinde gelişmedi anlatım ve dili. Ben absürt anlatımı, öyküleri yani, saçmayı çok heyecanlı bulan biriyim. Camus demiş ki: “İnsan irrasyonel ile karşı karşıyadır. Kendi içinde mutluluk ve mantık için bir arzu yatar. Absürt bu insan ihtiyacı ve dünyanın saçma sessizliği arasındaki anlaşmazlıktan doğar.” Öykülerin anlatımındaki tuhaflık, tekinsizlik bu arayışla ortaya çıktı. Benim kalemime aşina olan arkadaşlarım öyküleri okurken artık şöyle ayırıyorlar: “Bu normal olmuş, bu Mügece olmuş.” Katmanlı, zamansız, tuhaf, tekinsiz öyküleri çok seviyorum. Bunları okumayı sevdiğim için de böyle yazmayı, böyle bir dil kullanmayı tercih ediyorum.

AK: Dünya küresel pandemi dönemi yaşıyor ve ilk pandemi içeren öyküyü Yankı’da okudum diyebilirim. "Hayat Öpücüğü." Hayat öpücüklerimiz, temaslarımız, mesafe anlayışımız büyük bir sınavdan geçtiği gibi iyi de bir darbe aldı, ne dersiniz? İletişimin bu denli kuvvetli olduğu, tıbbın, bilimin bu denli ilerlediği bir çağda dünya neden pandemi gibi bir sürecin içine girdi sizce? Ne oldu da tüm bunlar başımıza geldi?

MK: Kendimce yorumluyor olsam bile, ne olduğu ya da neden olduğunu çok değerli bilim insanları, sağlıkçılar, akademisyenler anlatıyor, ben bu kısıtlı bilgimle bilmediğim bir alana dair yorum yapma hakkını vermiyorum kendime.  Ancak geçenlerde bir yazıya rast geldim, bir şey arıyordum, bir öyküm için salgınlarla ilgili bir bilgi. Bunu ararken, İstanbul Üniversitesi Yayınlarından Avrasya İncelemeleri Dergisi- 2017 tarihli Özgür Yılmaz tarafından kaleme alınmış 1847-1848 Kolera Salgını ve Osmanlı Coğrafyasındaki Etkileri isimli bir araştırmaya denk geldim. Giriş kısmı şöyle başlıyor: “Kısa bir sürede hızla yayılarak binlerce ve hatta bazen milyonlarca insanın ölümüne yol açan salgınlar, imparatorlukları çökertmiş, orduları kırmış, toplumun psikolojisinde derin tahribat yapmıştır. Öyle ki insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan salgın hastalıklar toplumların birbirleriyle münasebetleri sayesinde yeni yayılma alanları bularak daha evvel hiç görülmedikleri alanlarda çok sayıda ölüme ve güçlü devletlerin zayıflamasına neden olmuştur.”

Nedenleri hakkında değil ama sonuçları hakkında belki birkaç şey söyleyebilirim. Umarım herkes için çok zorlu geçen, acı kayıpların yaşandığı bu dönem bittiğinde –ki bitecek-  yine balık hafızalarımıza geri dönüp, pandemi boyunca yitirdiğimiz sağlık emekçilerinin değerini, sevdiklerimize tutunmanın önemini unutmayız.

Birlikte huzurla nefes alabileceğimiz toprakların çoraklaşmasına izin vermememiz dileğiyle...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

5000 Kitap Arasında UyuyabilirsinizOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alastair Bonnett

30 Mayıs 2026

Asya ve Afrika’nın Eko-Distopik Romanl..

Görünen o ki, durum artık değişti ve bir zamanlar bilimkurgu olarak görünenler yalnızca Doğu’nun değil, Batı’nın sorunu haline geldi. Çevre felaketlerini konu alan romanlar, bu gibi konulara ilişkin spekülatif ve geleceğe dönük tasavvurları..

Devamı..

Midas Nedir? Midas’ın Avantajları Nele..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024