Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Temmuz 2021

Söyleşi

Hakan Kökcü: “Ben kemikle insanın en çiğ halini, komşuluklar ile de dar çemberlerini inceledim.”

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Hakan Kökcü ile ilk kitabı Kemikler ve Komşuluklar odağında yapmış olduğum söyleşi yeni dünya düzeni ve yeni ultra modern insana karşılık orta düzeyin altında, kendi alanlarından çıkmaksızın dar çerçevelerinin içinde yaşayıp giderek varlıklarını sürdüren insanlar ve yarattıkları sınırlı durumlar üzerine kapsamlı bir bakış açısıyla gerçekleşti. Çünkü modern dünya ve modern insan nereden nereye gelmiş olursa olsun, Kemikler ve Komşuluklar’daki sekiz öyküde anlatılanlar güncellikleri adına dar bir alanı kapsasa da akışına devam ederken, o insanlar orada bir yerde yaşıyor, varlıklarını sürdürüyorlar.

Hakan Kökcü ile Kemikler ve Komşuluklar öykü kitabı odağında gerçekleştirdiğim söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü mezunusunuz. 13. İstanbul Bienali ve Artist 2016’da “Yazın Performansları” gerçekleştirmişsiniz. Gözlerim ilk yazın performansı nitelemesini tırnak içine aldı. “Yazın performansı” nasıl bir performanstı? “Yazma performansı izletmek!”, gerçekten ilgi çekici, hem yazma düşüncesinin hem de eyleminin yönünü değiştirmek adına farklı bir açılım. Edebiyat ile olan ilişkinizi, bu ilişkinin, bağın sizin için ifadesini sormak isterim buradan yola çıkarak. Hem gerçekleştirdiğiniz yazın performanslarına hem de bağımsız olarak edebiyat ile olan bağınıza istinaden, edebiyatın sizin için ifadesi nedir?

Hakan Kökcü: Ben bu iki süreci de birer araştırma olarak adlandırıyorum. 13. İstanbul Bienali’nde kırk gün süren bir yazma deneyimi yaşadım. Okuyucu ile izleyiciyi bir arada gördüm bu süreçte. Yazıldığı an okunmasını tecrübe ettim. Bu performatif araştırmalara başlarken bir hedef noktam yoktu. Ben de sadece süreci ve bu sürecin getirilerini görmek istedim. İzleyici ya da okuyucuyla yazmak ve okumak arasındaki zamanı ortadan kaldırıp bükmek istedim. Artist 2016’da ise sekiz saat, dantelden yapılmış bir kafesin içinden yazıp iğneledim. Bu arayış, dantelin boşluklarından okutmaya zorladı ziyaretçileri. Bu süreçte yine zamanı deneyimledim, Ayrıca okumak ve yazmak üzerine düşünmek için çokça zamanım oldu. Yazın performansları benim için biçim, zaman, doğaçlama, izleme hatta gözetleme gibi deneyimlerin bir bütünü. Ben bu araştırmanın yansımalarını yazdım. İkisinde de benim için ne anlattığını, çoğunlukla ne gördüğümü. O an ziyaretçileri yazmaya başladım ve bu deneyim etrafı izleyen benim gözümden onları kendilerini tekrar görmeye zorladı.

Edebiyat ile karakterimin aksine oldukça tutucu ve seçici bir ilişkim var. Yeni biçim denemelerine karşı çoğu zaman temkinli oluyorum. Görmek istemediğim bir metni, kulağıma çokça çalınsa da duymazdan gelebiliyorum. Edebiyat konusunda, kelimelerin kültürel arka planlarını düşündüğüm için çoğu zaman Türkçe metinleri okumayı tercih ediyorum. 

AK: Kemikler ve Komşuluklar kitabınız içindeki sekiz öykü ile okuyucuyla buluştu. Kemikler ve Komşuluklar’ın yolculuğu nasıl oluştu? Sadece yazıyordum, öyle kendi kendime ve birkaç mecrada da yayınlanıyordu öykülerim ama kafamda bir kitap düşüncesi yoktu mu dersiniz yoksa hayır, bir gün kitaplaştırmak isteği hep var mıydı?

HK: Öykü formu ile anlaştıktan hemen sonra ilk öykü dosyamı oluşturmaya başladım. Hep bir öykü kitabı fikri vardı aklımda. Çok başlıkla, küçük ve parçalı doysalar oluşturdum. Hepsi birer klasör olarak bir dosyaya dönüşmeyi bekliyor hâlâ.

Kemikler ve Komşuluklar aslında başka bir dosyamı neredeyse bitirdim derken, bir anda ortaya çıktı. Kitaba adını veren cümleyi de içeren "Öğle İblisi" öyküsü, melankoli imgesi ile ilgili araştırmalar yaptıkça etkileyici örneklerle karşıma çıktı. Bütün dosya "Öğle İblisi" etrafında döndü durdu. Başka öyküler de vardı aslında ama en son bu sekiz öyküyle istediklerimi söylemiş olduğumu düşündüm.

AK: "Kovuk" kitabın ilk öyküsü. “Kapıdan girer girmez devasa bir ayna karşılıyor sizi bizim evde.” Kitaba bu cümle ile güzel bir genişlik duygusuyla başlıyoruz. “Aynanın yanında, duvarla arasında o ince boşlukta koyu ceviz bir ayakkabılık.” Birkaç cümle sonra ise aynanın yarattığı genişlik duygusu “ince boşluklara” evriliyor. Hikâyeyi bize anlatan kişi bir çocuk. Ev birkaç paragraf boyunca çocuğun gözünden o kadar minimalize ayrıntılarıyla anlatılıyor ki; “Tuvalette bir soba borusu açıklık var apartman boşluğuna bakan” bir kovuğun veya sıkıştığı bir aralığın rahatsızlığı, huzursuzluğu içinden bizlere sesleniyor hissiyatı yaratıyor. Devasa bir ayna ile karşılandığımız evde geniş bir alanda değil de bir kovuğun içinde yaşayan, tüm nesnelere mikroskobik düzeyde odaklanmış, soru sormaması ve iyi çocuk olması istenen bir çocuğun varlığı bize ne yapar? "Kovuk" öyküsü, geniş çocuk algısı ve dünyasını daracık bir yere konumluyor. Ve bu yüzden etki gücü -kısacık bir öykü olmasına rağmen- çok kuvvetli. Ne dersiniz?

HK: "Kovuk", şimdiki hâlinden daha da kısa bir öyküydü. Dosyaya da o şekilde girmişti. Kitabın editörü Fatma Nur Kaptanoğlu ile çalışmaya başladığımızda o kadar ısrarla o çocuğa dair sorular sordu ki ben öyküye eklemeler yaptım. Bu eklemeler beni de heyecanlandırdı ve daha da yazdım. Yazdıkça yazdım. Oysa okurken de yazarken de oldukça kısa öyküler tercih ediyorum. O heyecanın havada asılı kalmasını seviyorum. Nur’un sorularıyla o kadar başka bir hâl aldı ki kafamda, öykünün büyük bir kısmını sonradan ekledim.

"Kovuk", aslında görüp görebildiği sadece o ev olduğu için, bu kadar detaylı bilmek zorunda kalmış, hatta belki banyoya kapanmasını düşünürsek, ezberlemeye maruz bırakılmış bir çocuk. Kovuk onun hem evi hem kendisi. Küçük yaşına rağmen sırtında üzüntüden yaralar döken ve üstelik bu yaraların sıkıntıdan çıktığını dahi bilen bir çocuk, bu yüzden o avuç içi kadar evini, satır satır okuyabiliyor.

Aynalar hem size bir görüş verir hem de görmekle aranıza bir aracı koyar. O ayna da o evi genişletmiyor -genişletemiyor- maalesef. Kapıdan girer girmez, kendinizle yüzleşmenizi sağlıyor (sebep oluyor) sadece. İtiraf etmeliyim ki, bu evi yazarken kendi çocukluğumun evlerini çok düşündüm. Doksanları ve sonrasında evlerin o çok hızlı değişimini. Olmazsa olmaz objeleri, günlük kullanım eşyalarını. Büyük bir yolculuktu ama hepsinden ortaya bu ev çıktı. Söylemeden edemeyeceğim ki evler de en az aynalar kadar hindir. Kimini kovukta yaşatır, kimini ufukta ama hep yüzleştirir.

AK: "Çarşamba ya da Perşembe". Kitabın en uzun, en mikroskobik, en minimal ayrıntılarına giren öyküsü ile karşı karşıyayız. Öykü biter bitmez ilk düşündüğüm şey; çocukluktan çıkıp yetişkinliğe geçtiğimizde yaşadığımız daracık kovuklarımız da bir genişleme oluyor mu? Aslında ilk elden bunu ifadelendirmek adına "Çarşamba ya da Perşembe" öyküsünün yazdığınızı düşünmüyorum ama kovuk, insanın içinde bulunduğu o dar çember biçim ve şekil değiştirse de farklı hayatları önümüze koysa da aynı sanki, ne dersiniz? “Akşamki salatadan kalan domates ve biberler bir başka kapta. Biraz limonlu ama bir şey olmaz. Yarımdan iki parmak az margarini eritip tavada, azıcık kavurur tuzla.” Orta düzeyin altında kalan yaşamıyla, geleneksel aile yapısı içinde, ev kadını olmanın tüm minimal ayrıntı rutinlerinde kaybolup, yok olmuş Sevim’i, asıl O’nu görebilmek mümkün mü? Bir yandan da nesneleri mikroskobik bir algıyla anlatırken insanı, öyküde anlatılan karakteri büyütmüş olmaz mıyız? Bizi sonuca -istediğimiz sonuca- götürecek olan şeyin bazen ters bir etkiyle oluşması gibi. Peki bu büyümeye rağmen görebiliyor muyuz Sevim’i, ne dersiniz? Sevim’in hayatı görünür olmaya -ve anlaşılmaya elbet- bu derece uzakken.

HK: Görmek biraz da arzuyla alakalı bir durum. Yoksa öyle bakıyorsunuz işte. Görmeye teşne olunca da etrafımızdaki bütün kovukları ve Sevimleri görüyorsunuz, orta yerde ve aleni. Aslında Sevim ve "Kovuk" öyküsü arasında herhangi bir bağ kurmadım yazarken. En azından metin olarak. Ancak öykülerin ev içine tıkılmış ruh hâllerini yansıtması birbirine yakınlaştırdı onları. Tüm coğrafyası evi olan bir çocuk ile genç bir kadının aynı yere bakmasını sağladı. Belki aynı şeyi görmediler belki hiç karşılaşmadılar ama siz de böyle şeyler söyleyince şimdi, artık birbirlerini iyi tanıdıklarına eminim.

Sevim, yani "Çarşamba ve Perşembe" öyküsü, dediğiniz gibi, evini hayat bilmiş bir kadının hikâyesi. Belli ki bilincinde de görünür olmak gibi bir derdi yok. Onun derdi "Çarşamba mı Perşembe" mi bilmediği günü geçirmek. Birbirinin aynısı olan günlerini. Toplumun beklentilerini yerine getirememiş, o yüzden kendini köşe bucak temizliğe vermiş. Gitmeye meyli yok. Kaçmak istemiyor. Görev diye önüne konanları layığıyla yerine getirmeye çalışıyor. Kendince geçiriyor da. Bütün evi en ince ayrıntısına kadar sindirmiş Sevim, ne anlatırsa anlatılsın büyümüyor maalesef. Biz görmek için baksak da Sevim ve diğer karakterler kendi içlerindeki yangını fark etmedikleri sürece çok fazla bir şey göremeyeceğiz gibi.

AK:: "Öğle İblisi". Bu öykünün ismi neden "Kemikler ve Komşuluklar" değil? Bu niteleme öyküde geçiyor ve anlatılmak isteneni tam olarak ortaya çıkarıyor aslında. Sonradan öykünün ismi kitabın da ismi olsaydı diye düşündünüz mü hiç? Çünkü kitaba da ismini veren bu nitelemede aile içindeki hiyerarşinin, normların, geleneklerin kemikleşen yapısında kız çocuğu olmanın, kadınlığa adım atmanın eşiği anlatılıyor. Çok kemikleşmiş, içine kimseyi almayan, içerdekini bile (kız çocuk ise eğer) yok etmekte hiçbir sakınca görmeyen aile yapısına Kurban Bayramı ekseninde bakmayı konuşmak isterim sizinle. Mikro ve makro boyutta tüm yaşamımızın ayrıntılarını geri dönülmez şekilde oluşturan aile kavramı bizlere neler yapıyor?

HK: "Öğle İblisi" kitabın kavramsal çerçevesini oluşturuyor. "Öğle İblisi"nin kitabın adı olması konusunu çok düşündüm aslında ama dediğim gibi o kavramsal çerçevenin altını çizmek istemedim. "Kemikler" ve "komşuluklar" kelimelerinin çoklu anlamlarına sığındım diyebilirim. Dilimiz o kadar geniş ki, bir kemik komşuluk kelimesi size onlarca şey ifade edebiliyor. Ben kemikle insanın en çiğ halini, komşuluklar ile de dar çemberlerini inceledim. Çok arada kalsam da bu ismin daha çok içime sindiğini düşündüm.

Yalçın Tosun, "çocuklar tekinsiz, aileler uçurum" demişti bir kitabında. Onun da sizin de hakkınız var. Aile var olmaya başladığımız andan itibaren bizi hem göklere çıkaran hem yerlere çeken bir kurum olarak karşımıza çıkıyor. Daha doğrusu çoğunlukla önümüze dikiliyor. Ben yaşamımın bütün ayrıntılarını büyüdüğüm evden görebiliyorum. Şimdi bile herhangi bir davranış biçimi üzerine düşünmeye başladığımda cevabını kendi evimden, ailemden bulabiliyorum. Tabii bunun bu coğrafya ile direkt bir ilgisi de var. Biz bu topraklarda aile kurumunu başka bir gözle görüyoruz. Onun kutsanmasıyla büyüyoruz. Çoğunlukla da kucaklaşıyoruz ama bazen bir yamalı bohça gibi kalakalıyoruz orta yerde. Ne bütün ne parçalı.

Ben aileyi bir bayram sabahı hayal etmeye başladığımda bu öykünün oraya gideceğini düşünmemiştim. Detayları o kadar kısalttığım bir öykü ki "Öğle İblisi", sadece o evin o kokusunu, börekleri ve tatlıları, bakışlarıyla birbirini seven ve inciten insanları görmeye başlayınca öykü buraya evrildi. Bayram benim için, kendi çocukluk anılarıma baktığımda her zaman kalabalığı ve koşturmayı hatırlatır, belki adını dahi bilmeden elini öptüğüm insanları. Bu sebeple herkesin, yani bohçadaki tüm yamaların bir araya geldiği bir an olsun diye bayramı seçtim. Tanrıya ulaşmaya çalışırken kendi çocuğunu gözden kaçıran birini anlatabilmek için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca kurban kültü, antik zamandan beri tanrıyla olan direkt ilişkiyi temsil ettiğinden o aileyi kendi kutsalıyla (ki bu defa ailesi değil) bir mücadeleye düşürmek istedim. Kutsal uğruna kurbanları, semavi anlatıların evrildiği yeri, kız çocuğunun ailesinin gözündeki değerini görmek istedim. "Öğle İblisi" öyküsü, gündüz vakti başı hiç bilmediği bir belaya bulaşan o küçük kızın, önce aile dediği dar ve yamalı hikâyesi. Sonra, sonra hepimizin.

AK:: "Bir Avuç Dünya", "Hiçbir Zaman Bestesi", "Görmedim", "Tek Nefes Süleyman" ve "Beklenen". Bu beş öykü ile nesnelerden ziyade veya bir yapının içindeki (evlerin içindeki) eşyalardan ziyade kişilere ve kişilerin duygularına, beklentilerine odaklanılıyor. Özellikle "Hiçbir Zaman Bestesi"ndeki Ahmet, "Tek Nefes Süleyman" öyküsünde “Gitmek için annemi sevmemeyi öğrendim” diyen Süleyman bu anlamda çok etkili karakterler olarak karşımıza çıkıyorlar. Duygular ve beklentiler söz konusu olunca insan ne hâle geliyor bunu konuşmak isterim. Mikroskobik bakışlarla nesneyle bağ kuran, nesneyi eli, ayağı, gözü gibi yaşamının odağına yerleştiren insana karşılık insanın duygularına ve hissettiklerine mikroskobik düzeyde bakabilip, onu anlayabiliyor muyuz? Mesela Beklenen öyküsündeki babayı anlayabilmemiz mümkün mü?

HK:: Evet. Bugün de değilse de yarın mutlaka. O hikâyeyi bir zaman geliyor, anlıyoruz. Umarım bizim deneyimimiz daha az üzücü olur. Saydığınız öyküler diğerinden daha ayrıksı evet. Tam olarak öğle iblisi kavramının bireyde ya da bedendeki tezahürü üzerine öyküler. İtiraf etmeliyim ki, öyküleri sıralarken başlangıçtaki o sıkışmışlığı bu öykülerle dağıtmaya çalıştım biraz. Özellikle "Beklenen" öyküsünü düşündüğümde, bildiğimiz bir sona doğru, dünyanın en ağır adımlarıyla götürsün istedim hepimizi. Sıkışmışlıktan boşluğu. Kitaba bir çocukla başlayıp, ölümün ta kendisiyle bitirme fikri beni hemen cezbetti.

AK: Özellikle ilk iki öyküde, "Kovuk" ve "Çarşamba ya da Perşembe"deki anlatım dikkat çekici. Öykülerin kahramanları birinci tekil “Ben” ile anlatıyorlar öyküleri bizlere fakat yer yer, belli belirsiz “O” anlatıcı da çıkıyor ve daha çok bizimle değil de (okuyucuyla yani) karakterle konuşuyor sanki. Bu öykülerde -ve kitabın tüm öykülerinde aslında-, metni destekleyen bilinç akışları, geçmişe gitmeler, geleceğe uzanmalar, bir hayale veya rüyaya tutunmalar yok. Olmadığı için de ayrıca dışardan bir anlatıcı, bir iç ses de diyebileceğimiz bir anlatıcı peyda olmakta zaman zaman. Tüm ayrıntılarına zoomlandığımız nesneler gibi karakterler için de şimdi, o an, yaşanılan o durum var, anlatılması gereken. Edebi metinleri var eden hiçbir yan kurguya, başta anlatımla, anlatımınızla tutunmuyorsunuz. Neden tutunmadınız ve tutunmadığınız hâlde anlatım böylesine güçlü bir yerden bizi nasıl yakaladı?   

HK: Öykülerin gerçeklikle arasının iyi olması, metin üzerinde de beni rahatlattı. Hem hikâyelerin çoğumuzca biliniyor olması ve hatta tanıklık etmemiz herhangi bir şeye ihtiyaç duymadan hepsini söylememe yardım etti.

Kendimce oynadığım karakter oyunları kimi zaman televizyondan kimi zaman vapurdan oluyor. Gözüm birine çarpıyor. Ona bir hikâye yazmaya çalışıyorum. Özellikle sabahları işe giderken. Bir görüntüye hikâye yazabilmek için bütün detaylara ihtiyaç duyuyor insan. Ben de o görüntüdeki tüm detayları kafama yazıyorum. Saçından, ayakkabısına, yüzüğünün şekline kadar. O yüzük beni kuyumcuya, o model beni semte götürüyor. Böyle böyle gerçekle arası iyi oluyor öykülerin. Benim de, sizin incelikli sözleriniz sayesinde diyebiliyorum ki bazı okuyucunun da ne mutlu! smiley

AK: Kemikler ve Komşuluklar orta düzeyin de altında yaşamların anlatıldığı, insanların belli bir rutin içinde günü kurtardıkları, plansız, hayalsiz bir şekilde yaşayıp gittikleri, sizin de söylediğiniz gibi “kendi dar çerçevelerinde” yaşayıp gidiyorlar. Yeni insanın tarif edildiği, yeni dünya düzeninde mikroskobik bakış açımız da olmasa neredeyse yok hükmünde sayacağımız yaşamlar her biri de. Ama varlar, oradalar ve yaşıyorlar.. Modern hayatla, kişisel gelişimle, farkındalıkla, biyoenerji ile teknoloji, dijitalleşme ve siber iletişimle kafayı bozmuş ve tüm algıları ile oynanmış, bozulmuş yeni insan, yeni dünya düzenine karşılık Kemikler ve Komşuluklar’daki öyküler… Yeni dünya düzenine ve yeni insana karşılık Kemikler ve Komşuluklar’da karşımıza çıkan “o insanların da” hâlâ orada yaşıyor ve hayatlarını sürdürüyor olmaları gerçeğini atlamaksızın konuşmak isterim.  

HK: İnsan da dünya da değişecek. Bunun aksini düşünmüyorum. Ayrıca bunun bilincindeki insanın bilmediği o yeni dünyaya dair yazması beni şaşırtmıyor da. Sadece şunu aklımdan atamıyorum, bu değişim uzun yıllar sürecek ve bugün bunu konuşan bizim o hayali dünyayı görmeye ömrümüz yetmeyecek. Sadece bu süreçte, üstelik bilinçsizce üzerinde tepindiğimiz dünyanın en kötücül deneyimlerini yaşayacağız. İnsan değişecek evet ama bir yerde de o ilkel hâl hep var olacak diye düşünüyorum. Bir çivi yazılı tablet okuduğumuzda, ilk kanunlara baktığımızda, eski yazıtlardaki öğütlerdeki konuların bugün, haberlerde konuşulan -konuşulmayan- konularla aynı olduğunu görebiliyorsunuz. Teknolojik ve kültürel ilerleme ne kadar fazla olursa olsun, o hâl bir yerlerde asılı kalıyor insanda. Siz de takdir edeceksiniz ki önüne hangi sıfat gelirse gelsin insan bir şekilde kendini açık ediyor her defasında. Üstelik de hep aynı yerden.

Kitaptaki insanlar, dediğiniz gibi ekonomik sıkıntıları hissedilen karakterler. Aynı zamanda git gide beter bir yere evrilen dünyada, paraları olmadığı için herhangi bir yenilik dahi tecrübe edemeyen insanlar ve bu dünya deneyiminin adı yaşamaksa, evet yaşıyorlar.

AK: Birçok teori, öngörü ve daha da önemlisi yeni dünya kurgusuna yüzde yüz adapte olmamız gerekiyormuş gibi bir algı oluşturulmaya çalışıyor insan yaşamı üzerinden ama yeni dünya gerçekte nasıl şekillenecek sizce? Edebi metinler nasıl oluşacak bundan sonrasın da ve siz neler yazmak, neler anlatmak istiyorsunuz?

HK: Ben dirensek de istemesek de o değişime ayak uyduracağımızı düşünüyorum. İnsan hafızası çok kırılgan, en azından bükülmeye çok müsait. Kendi ağzımızdan çıkanları bile unutuyoruz. Ben başımızdaki pandeminin ilk günleri sokağa maskeyle çıkmak zorunda kalırsam bir gün yaşıyorum demem demiştim. İki yıl. Şimdi sanki vücudumun onanmaz bir parçası gibi hissediyorum. Edebiyat tarafına gelirsek de çok büyük değişimler olacağına eminim. Metinler ve gösterim biçimleri bambaşka yerlere evrilecek bence. Yenilikleri tecrübe etmek güzel olacak. Mecraların değişmesi belki anlatım gücünü arttıracak, bilemiyorum, birlikte göreceğiz.

 

Kapak fotoğrafı: Hakan Kökcü ve Fatma Nur Kaptanoğlu ©Sinem Kökcü

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kızıl Saçlı GeceA. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tuba Karamuklu

25 Nisan 2025

Kaygı Robotu: Çocukların Kalbindeki Se..

Biz ne zaman neşemizi kaybettik? Belki de çocukların kaygıları üzerine bu kadar az konuşmamızdan.Günümüz ebeveynlerinden biri olarak, bugünün ebeveynlerinin maruz kaldığı baskıların çocuklara da doğrudan yansıdığını fark ediyorum. Bu da haliyle, kaygı..

Devamı..

Traktör Yürüyüşünde Taşralı Melankolin..

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024