Sanat inceden bir eğitim alanı aslında. Her daim de her toplumda böyle olmuş bence.
Melike Pehlivan İşler ile Amorf Kitap etiketiyle okurla buluşan ilk öykü kitabı Leke hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Melike Hanım, ilk öykü kitabınız “Leke” geçtiğimiz günlerde Amorf Kitap etiketiyle okurla buluştu. Kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve ilk kitabınızın ortaya çıkış sürecini anlatabilir misiniz?
Melike Pehlivan İşler: Merhaba öncelikle teşekkür ederek başlamak isterim sözlerime. Leke benim ilk kitabım, ilk öykü kitabım. Çok özel ve kıymetli benim yazarlık serüvenimde. Bu soruyu ne vakit sorsanız alacağınız cevaplara benzer bir cevabım var aslında, ortaokulda yazmıştım ilk metnimi. Kelimelerle aramın iyi olduğunu, yazarak kendimi ve hislerimi isabetli ifade ettiğimi o yaşlarda öğrenmiştim. “11. Koğuş” isimli, kadın mahkumlardan oluşan diyalogları bol bir metin yazmıştım. Dönüp dönüp okumuştum. O gün kanca attı bana yazmak fikri. Yazmaya kendini adamış herkesin geçtiği blog yazma, bol bol okuma yollarından da geçtim haliyle. Kurmacanın büyüsü benim karşıma ilk sinemada çıktı. Seyretmekle kalmadım, çok çalıştım filmleri, sahne sahne okuma yaptım, not aldım. Sinema teknikleri ve tarihi konusunda çokça çalışmaya katıldım. 2020 yılında artık kendi kendine yazmak yetmeyince Sanal Yazıevi’ne üye oldum. Açılan bir kapı diğerinin açılmasına vesile oldu diyebilirim. Öğrenci olduğum çatıda bugün eğitmenim. Kurmaca ile olan ilişkim… Bakın bu hem zor hem de kolay bir soru benim için. Ben kalemi elime alır almaz kuruyorum. Hemen kalemimden bir insan dökülür. Çırılçıplak. Sonra ben ona elbise, geçmiş, gelecek, kaygılar, sevinçler, mutluluklar, hüzünler giydiririm. Kalabalık benim kalemim, bir karakterle başladığım roman bir mahalle olarak tamamlandı mesela. Romanı bitirdikten sonra, henüz basılmadı, öykü çalışmaya karar verdim. Çok üretken bir öğrenciydim. Hocam Nil Devletoğlu bir gün “Dosyanı hazırla artık!” diye beni uyandırınca hazırladım Leke’yi. Yazmış olduğum bütün öykülerden, ki sayısı oldukça fazlaydı, seçim yaptım. Zor bir seçimdi. Sekiz ay boyunca dosyaya çalıştım. Sonrası malumunuz. Leke’nin geldiği yerden ve Amorf Kitap’ın desteğinden çok memnun olmakla birlikte, kitabı emanet ettiğim okurlara da teşekkürü bir borç bilirim.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız neler oluyor?
MPİ: İlk cümleci’yim ben fena halde. İnsan benim ilham kaynağım, gözündeki hüzün, yüzündeki kekremsi renk, ellerindeki şeytan tırnağı, topuklarındaki çatlak, dudağının dışına taşmış ruj beni hemen hikâye kurmaya götürüyor. En büyük silahım kulağım. Fena bir dinleyiciyim. Kim kime neyi nasıl söylüyor? Hangi kelimeleri seçiyor, neden seçiyor, ne diyor, ağzından çıkanı gerçekten kast ediyor mu, arkasında başka bir anlam yatıyor mu? Sinema benim beslendiğim diğer önemli kaynak. Seyrederken üç yere çok dikkatli bakarım: ekrandaki bütün detaylara, yönetmenin hayatına, filmin çekildiği yıl ülkenin ve dünyanın durumuna. Bu üç bakış sayısız bilgi edinmenize sebep olur, inanın bana. Karakterlerimi yazarken yanıma gelirler. Nevrotik gibi gözüküyor değil mi? Sohbet ederiz, genelde onlar konuşur, kahve içeriz karşılıklı.
SP: Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişileri söz konusu olduğunda. Öykülerinizin taslaklarını nasıl oluşturuyorsunuz?
MPİ: Sonunu bilmem. Öyle mühendislik işi değildir yaptığım, sonu şuraya gidecek diye yazdığım öykü sayısı yok denecek kadar azdır. Akar sadece, kalemimin insanına güvenim çok fazladır, o nereye gitmek isterse itiraz etmem, giderim. İkinci ve üçüncü taslaklarda törpüleme yapar mıyım? Tabii ki kurguda çorbanın terbiyesindeki gibi top top olmuş un parçacıkları varsa açarım, okuyucu tarafından anlaşılmadığını düşündüğüm bir düğüm varsa çalışırım, kurguyu ince süzmeye çalışırım. En sevdiğim an da üzerine uyuma hali. En az üç gün, şartlara göre, en fazla bir ay üzerine uyurum. Tekrar okuma yaparım. Boğazım düğüm düğüm olduysa hikâye bitmiştir, sıra yenisini yazmak vaktidir.
SP: Melike Hanım, diyalog ve iç konuşma tekniği ağırlıklı öykülerinizin dil ve anlatımına nasıl çalışıyor, dramatik kurguları nasıl oluşturuyorsunuz?
MPİ: Ben kendi kendime çok konuşurum. Konuşmak istediğim kişi yokken de çok konuşurum onunla, tek taraflı diyalog anlayacağınız. Benimkilerin de bunu yapması çok doğal bana kalırsa. Hem bunu herkes yapmalı. Çoğu zaman bizi bir tek kendimiz anlayabiliyoruz değil mi? Ben neysem kalemimin insanları da o aslında. Her daim konuşurlar onlar. Birbirileriyle, kendi kendilerine, içine içine hep bir lafazan halleri var, evet. Gerçek olması için karakterlerin duyulmaları elzem bence, ister konuşurken ister bilinçaltlarındaki dertlerini anlatırken. Bilinçaltı çok sağlam bir yer, dilinden dökülemeyecek her şey orada saklı ve ben oralarda dolaşmayı çok seviyorum. O kutuları açmayı, sandıkları deşmeyi. Tozları üfleyerek kaldırmak yazarken kalbimin en büyük haline ulaştığı anlar.
SP: Kadınlık ve özellikle erkeklik durumları öykülerinizde öne çıkan izlekler. Sizce romanda, öyküde, şiirde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu, son dönemde ilişkiler, kadınlık ve erkeklik durumları, aile ve yabancılaşma mesela?
MPİ: Sanat inceden bir eğitim alanı aslında. Her daim de her toplumda böyle olmuş bence. Toplumun gözlerini elleriyle kapadığı ama parmak aralarından çaktırmadan görmeye çalıştığı ne kadar gerçek varsa sanat usul usul işlemiş. Yazmış, çizmiş, kitaplaştırmış, filme almış. Bunu Tolstoy dahi yapmış romanlarında, edebiyatın raconu bu bence. Gördüm, görüyorum diye haykırırken “Sen de gördün mü?” sorusunu sormak. Zor ve tumturaklı bir yol, farkındayım. “Şık bir misyonum var,” demek istemiyorum. Bildiğimi, gördüğümü kalemim yettiğince işliyorum oya misali. Birikenden taşanı yazıyorum, emanet gerçeği paylaşıyorum ki yok sayılmasın.
SP: Son olarak sizi çok etkileyen oyun karakterlerini sormak istiyorum.
MPİ: Ne hoş bir soru! Hamlet, Macbeth ve Kral Lear tabii en sevdiğim oyun karakterlerindendir. Gogol’un Poprişçin’inin de yeri bir ayrıdır bende. Sevgili Arsız Ölüm’ün Dimrit’i ve Ferhangi Şeyler oyunundaki karakteri eklemeden geçmek istemem. Düşünürken şükrettim; iyi ki sinemadan gelmedi bu soru. Cevap yazmazdım sanırım.






