Dün akşam yine aynı rüyayı gördüm.
Babamın eski arabasındayım. On beş on altı yaşlarındaki halimdeyim. Boyum bu kadar yok tabi o zamanlar, şoför koltuğunu iyice öne yaklaştırmışım, altımda iki kat minder var, ayaklarım pedallara zar zor yetişiyor. Direksiyonun bir karış üstünden yolu görmeye çalışıyorum. 77 model beyaz Ford Taunus, kocaman araba. Sanki ben direksiyonda olunca daha da büyük, dev arabası.
Arabayı çalıştırıp, bizim sokaktan çıkıyorum, tuhaf, arabada yalnızım, babam yanımda yok. Şaşırıyorum, nasıl izin vermiş tek başıma çıkmama? Ama çok da düşünmüyorum nasılını, sanki çok düşünürsem hisseder de birden o gür, asker sesiyle, “Leyla, derhal eve dön!” diye bağırır, benim bu büyük maceram da başlamadan biter.
Sakin sakin gidiyorum, birkaç ara sokaktan geçtikten sonra ana caddeye çıkıyorum, şansıma pek trafik yok. İlk korkuyu atıp, güvenimi toplayınca radyonun düğmesini çeviriyorum. Babamın her zaman dinlediği sanat müziği kanalı çalmaya başlıyor. Arabada babam ne isterse o dinlenir, radyoya dokunulmaz, dokunulması teklif dahi edilemez.
O arada nereye gideceğimi düşünmeye başlıyorum, yol ilerde çatal yapacak. Sahil yoluna mı çıksam? Yoksa bizim eski mahalleye mi gitsem? İkisi de olur, belki bir iki arkadaşa rastlarım da havamı atarım diye heyecanlanıyorum, uyandığımda bile hatırlayacağım bir kalp çarpıntısı. Artık büyüdüm, almış arabayı çıkmışım bir başıma, kimseye de hesap vermiyorum işte. Bu durumda, babamın radyosunu da dinleyecek değilim, şoför benim ya istediğimi dinlerim.
Başlıyorum radyoyu karıştırmaya, cızırtılı sesler arasında orta sahadan atağa kalkan Metin, topu sol kanattaki takım arkadaşı Şükrü’ye atıyor, karşı takımın defansı Şükrü’nün önüne etten bir duvar örerken kanalı değiştiriyorum. Gür sesli, seslerinin tonundan bir şeyleri bildikleri çok belli olan iki adam Türkiye’nin Ortadoğu’daki stratejik öneminin yadsınamayacağını tartışılırken tekrar değiştiriyorum kanalı. Derinden bir sinyal sesi geliyor, hangi tuşa bastığımı anlamaya çalışırken birden başımı kaldırıyorum ki sahil yoluna dönen çatalın ağzına gelmişim. Elim ayağım birbirine dolanıyor, direksiyonu sağa sola kırıyorum, önce gaza yükleniyorum sonra birden frene, arabayı tam çatalın ağzında durduyorum.
Arkadan acı acı fren sesleri geliyor, bu sesler uzun korna seslerine karışıyor, aynadan arkaya bakıyorum insanlar camlardan sarkmış, ağızların köpükler saçarak bağırıyorlar. Sağa mı dönmeli soldan mı devam etmeli karar veremiyorum, her iki yolun tam ortasında kalmışım ne sağdan geçip gidebiliyorlar ne soldan, arkadaki konvoy uzadıkça uzuyor. Öfkeli korna sesleri, uzaklardan büyüyerek gelip kulaklarıma vuruyor, arabayı da çalıştıramıyorum, çok çişim geliyor. Tam altıma kaçıracak gibi oluyorum ki, uyandım.
Apar topar tuvalete koştum, koca kadın utanmadan yatağı ıslatsın bir de...
Son zamanlarda iki güne bir bu rüyayı görür oldum. Her detayı aynı hem de, babamın arabası, bizim mahalle, çatala geldim mi durup kalıyorum, arabayı da bir daha çalıştıramıyorum. Sürekli aynı rüyayı görmek ne anlama gelir, diye internette arıyorum, bir şeyin çok etkisi altında kalınca olur yazıyor. Neyin etkisinde kalacaksam? Babamın beyaz Taunus’un etkisinde kaldım herhalde, uzun uzadıya onu gördüğüme göre.
Gözümü açar açmaz internette dolaştıktan sonra uyku falan kalmadı tabi. Kalktım bir iki müvekkil dosyası karıştırdım. Birisi çekişmeli boşanma, diğeri anlaşmalı. Aksi gibi de anlaşmalı boşananların çocuğu yok, ama çekişmelide iki çocuk var. Günlerdir devam eden, sıklıkla kavgaya varan görüşmeler, sanki birbirlerini hiç çıplak görmemişler gibi büyük bir nefretle sona eren uzlaşma çabaları. Kadın mal mülk istiyor, ev, yazlık, araba kadına kalmalı, iki çocuğun annesi sonuçta. Adam hem çocukları istiyor hem malları, kendinden boşanmak isteyen kadına bırakacak değil hiçbir şeyi.
Dosyalar arasında sabahı sabah edip toparlanıp evden çıktım. Ofise geldim, kızlara rüyamı anlattım, bir kahve yaptım, yanına çikolata verdiler istemedim, çikolatayı sevmem ben. Davaya daha saatler olmasına rağmen duramadım, çıktım ofisten, adliyeye geçtim.
Çekişmeli boşanma davası için duruşma salonun kapısında bekliyoruz şimdi.
Koridorların karanlığı yapış yapış olur böyle durumlarda, bilhassa çocukların olduğu boşanma davalarında. Dün birbirine düşmanca meydan okumaktan çekinmeyen, bu uğurda inatlaşıp çocuklarını adliyeye sürüklemekten geri durmayan kadınla adam bugün burada ortak işlenmiş bir suçun geç gelen pişmanlığıyla birbirlerinden ve çocuklardan kaçarlar. Kimisi tuvaletten çıkmak bilmez, kimi sigara üstüne sigara içer, içeri gelmez. Ya çocuklar... O korkulu gözler, ürkek bakışlar... Küçücük halleriyle anlam veremedikleri mide bulantıları, kramplarla boğuşurlar. Bazen dedeler, büyükanneler de olur kapının önünde, hiçbir şey yokmuş gibi davranmayı en iyi onlar bilir. Savaş alanının ortasında ayakta kalmış bir lunaparkın çaresiz palyaçoları gibi çabalarlar çocukları güldürmek için. Çocuklar o gün hayatlarında hiç yemedikleri kadar yazsa dondurma, kışsa çikolata yerler. Yıllar sonra bile ya dondurmadan ya da çikolatadan nefret etmeleri bu yüzdendir.
Sekiz yaşından küçükler mahkemede dinlenmez, o yüzden bugün, bu ufak tefek kara kafalı oğlan, ablasına göre daha şanslı. Ama dokuz yaşlarındaki kız birazdan hayatının yol ayrımında kalacak. Hakim, “Annenle mi yoksa babanla mı yaşamak istersin?” diye soracak. Çocuk bir annesine bir babasına bakacak. Öyle bir an ki anne, hızlanmakta olan bir trenden dışarı uzanmış, “Haydi, koş bana!” diye bağırıyor, çocuk şaşkın, koşmaya başlıyor trenin peşi sıra, düşünmeye fırsatı bile yok, sadece koşuyor. Annesinin ellerine yaklaşırken, babası adıyla sesleniyor. Çocuk, babasının sesinden adını duyunca dönüp bakıyor, o vakit farkına varıyor babasının varlığının, ayakları koşuyor ama kafası duruyor. Tren hızlanıp giderken çocuk istasyonda kalıyor, kiminle kaldığı önemli değil, her halükarda isteyerek seçmediği bir tercihin kucağında kalacak.
“Ve hep ‘keşke’ diyecek.”
Bu cümleyi kendi sesimden duyunca sersemledim, içimde böyle bir keşke taşıdığımın farkında değildim. Ben dokuz yaşındaydım, annem boşanmaya karar verdiğinde. Başka birini sevdiğini söylemiş, toparlanıp gitmişti. Bir kaç ay sonra mahkemeye gittik, kimi istediğimi sordular, ben babamı seçtim, kolay bir seçimdi, bizi bırakıp giden kadını seçmeyecektim elbette. Sonraları zaman zaman annemi görmeye gittim ama babamla yaşamaya devam ettim, mutluydum da.
Ta ki bugün bu ‘keşke’yi kendi sesimden duyana kadar.
Hakim çocukların velayetini annelerine verdi, anne mutlu, baba bitkin, küçük kız buruk, oğlan hiçbir şeyden habersiz iki ayrı yöne doğru ayrıldılar mahkeme binasından. Benim davam kafamda devam etti eve gelene kadar, tuhaf bir ferahlık, inceden bir utanç eşliğinde. Sevgiline evdeyim dersin de aslında dışarıdasındır, birazdan olduğun yerde onunla karşılaşırsın hani, onun gözlerindeki hayal kırıklığını görürsün, kendini savunacak olursun da, söz bulamazsın. Öyle dik başlı bir utanç, bir eziklik içimde.
Biraz dolandım arabayla, kendimle konuşurken yol ayrımlarını kaçırdım, rüyamda gördüğüm gibi, bol bol küfür yedim diğer şoförlerden, sonra nihayet eve dönebildim. Üstümdekileri sıyırıp kendimi yatağa attım, kafamda ne idüğü belirsiz sorular, yağmurun sesini dinleyerek dalmışım. Bütün gece rüyamda annemi taşıyan bir trenin arkasından koştum koştum koştum...






